Bu yürüyüşten despotizme bir alternatif çıkar mı? ‘Strateji’ diye bir şey var mı?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun son üç kilometreye girdiği sıralarda iki yabancı diplomattan aynı soru geldi.

Ne düşünüyorsun?

‘Heyecana davet eden; adalet çölünde susuz kalanları hiç kuşkusuz heyecanlandıran tarihi bir olay’ dedim ikisine de.

‘Ama, Türkiye’nin yığılmış ve karşılıksız bırakılmış taleplerinin, devlete çöreklenmiş hiç kimsenin yakasını bırakmayacağını gösterdiği için bana şaşırtıcı gelmiyor. 10 yıl kadar önce açılmış bir Pandora Kutusu var, ve bu iktidar ittifakı o kutudan çıkanları gaddarca geri tıkmaya çabaladıkça bu tepkisellik de sürecek. İki kere iki dört. Ama abartarak heyecanı kabartmak yerine ihtiyat gerekir.’

‘Neden? Baksanıza ne kadar büyük bir kalabalık…’ diye yazdı biri.

‘Türkçede güzel bir söz vardır, dedim.

‘Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer. CHP liderinin başardığı eylemi küçümsemiyor, önemli buluyorum, ama unutmayalım ki, bu ülkede bu denemelerin her biri muhalefetin derin hataları nedeniyle somut birer alternatife dönüşemedi. Gezi, 17-25 Aralık, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi, ve en önemlisi 7 Haziran. Bu sonuncusu ben de dahil pek çoğumuzu ters köşeye yatırdı. Başrol oyuncusu olarak CHP’ye güvenmek isteyen insanlar, kendilerini 1 Kasım’da buluverdi. Süt işte bu.’

Ve ekledim:

‘Bu yürüyüş için iki şey söylenebilir. Bir: Etkisini ve kalıcılığını anlamak için, iktidarın başındaki şahsiyetin, Reis sıfatıyla 15 Temmuz gösterilerini, kitlelere hitabı ve ne derece etkili kullanacağını görmek lazım. Yürüyüş ani parlayan bir alevdir, kuvvetle harlamıştır, ama unutulmasın ki, karşıda olağanüstü bir veritabanına sahip, başa çıkması zor bir zeka var. Erdoğan için bu aleve köpük sıkmak hiç zor olmayabilir. Kaldı ki, kendisine zeka ile meydan okuma kabiliyetine sahip tek siyasi figür, Demirtaş, eli kolu bağlı içerde.’

‘İki, asıl yürüyüş bundan sonraki yürüyüşe – eğer olacaksa – bağlı. CHP liderinin manifestosu, heyecanlananlar kızmasın, böyle kritik bir kırılma noktasına yakışmayacak kadar düşük profilli. Onca mesafe sonunda Maltepe’de alanın dörtte biri dolsaydı, bu üslubu anlardım. Ama yürüyüşün iki milyon küsur insanı toplaması başka bir şey. O kadar insan, o kadar katlanmış bir cesaret demek. Bıçak kemikte ise, manifesto gibi bir manifesto gerekirdi.

Kusura bakılmasın, bunun ama’sı mama’sı yok. Tam da bu yüzden, yürüyüşü belirleyecek şey bundan sonraki yürüyüş nedir sorusundadır.

Bir strateji var mı?

Nedir o, eğer varsa?

Kimlere nasıl ulaşılacak?

Yoksa bu 2007 Cumhuriyet mitinglerinin sadece bir devamı mı?

Yoksa 2014 seçimlerinin senaryosundan farklı bir yere gidilmeyecek mi?’

adalet

Bunlar sorulması gereken sorular.

‘Ama biraz da bunun tadını çıkaralım’ diyenler olabilir.

Buyurun çıkarın. Ama anlayın ki, iktidardaki üst akıl her saniyeyi değerlendiriyor. Oyun kurucu olan o. İçtüzükle Meclis kadükleşti artık, bundan sonrası eğer demokratik sivil muhalefet koreografisi ise, bilmek gerekir, oyun nedir? Kim bu oyunda yer alacak, kimler gene dışlanacak?

Türkiye’deki durum bir kimlikler, talepler, mağdurlar üçgenine sıkışmıştır.

Kimlikler kemikleşmiş, birbirine alerjili, kendisine ait hak arayışları, meşruiyet iddiaları ve önyargılarla meşguldür. Ama her birinin talepleri, Tarık Ziya Ekinci’nin hatırlattığı gibi, bir anayasa talebini – şimdi bir hayale dönüşmüş olsa da – canlı tutmayı gerektirmektedir. Çünkü kimliklerde kristalize olan talepler, aslına rücu etmeyi başaran, ve cezai muafiyet ve inkarda yeni ittifaklar kuran devletin mağduriyet üretimini hızlandırmıştır. Mağdurlar bir bütündür. Aynen kimliklerin ve taleplerin bir Türkiye bütünü oluşturması gibi.

Kemal Bey’in iki milyona kendisini eşitleyemeyen zayıf manifestosu sadelik ve berraklık yerine iktidarın söyleminden üremiş kavramları ve CHP’nin sıyrılamadığı dili kapsadığı ölçüde, riskler barındırmaktadır.

O manifestoda acaba başta Kürtler, OHAL rejiminin ve öncesinin tüm mağdurları kendilerini bulabildiler mi?

‘Tamam bu kez yoğurdu üflemeye gerek yok’ deme noktasında, bütünlüklü muhalefet için ikna olmaya hazırlar mı?

Bilmiyorum.

Umarım CHP yürüyüşle ilgili sağduyulu, partizan olmayan bir araştırma yaptırtıyordur. Saray’ın elinde şimdiden böyle araştırmaların olduğundan adım gibi eminim.

Heyecanlananlar gönül rahatlığıyla ‘bu kez tamam’ diyorlarsa onlar açısından mesele yok. Bana göre soru işaretleri kadar kaygı da var. Bu toplumun huzursuz ve mağdurlarını bir kez daha hüsrana uğratmak gibi bir lüksü yok CHP’nin.

Laik taban, Kürt taban, Alevi taban, Müslüman olmayanlar ve Cemaat tabanı mutsuzlukta birleşiyor. Mutsuzluk artıyor.

Muhalefette bütünleşme sağlanmazsa bunun sonu radikalizasyon ve ‘birbirine girme’dir.

Pişmiş aşa su mu katıyorum?

Ortada pişmiş bir aş var mı?

Yürüyüş bitti.

Asıl yürüyüş eğer olacaksa ne zaman, nasıl, kimlerle beraber, hangi takvimle, hedef ne?

Bunları anlamamız lazım.

Hem de vakit geçirmeden, lafa boğmadan.

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye’nin ‘rehine krizi’ büyürken…

Bir yılda nereye geldik farkında mısınız?

Öncesi de var tabii ama, şu 12 aya yakın dönemde yaşananlar eğer uyandırmamışsa, başka söylenecek bir şey yok.

‘Kürt kardeşlerim’ dedi, ‘Baldıran zehiri içerim’ dedi; zehiri olduğu gibi Kürt kardeşlerinin üzerine boşalttı.

‘Okyanus ötesinden destek veren kardeşlerime…’ dedi, ‘bu hasret bitsin’ dedi, ‘hapis cezasını çekip de çıkanları olusa halkımın bunlara sokakta hak ettiği cezayı verecek’ noktasına geldi.

Türkiye’nin en korumasız ve kaliteli insan kaynağına, başta gazeteci ve avukatlar, akademisyenler olmak üzere, memleketi cehenneme çevirdi.

12 ay doldu dolacak, hala ‘yahu bu kadarı da olmaz artık’, ‘inanamıyorum yaa’, ‘hukuksuzluğun artmakta olduğuna işaret bütün bunlar’ gibi nidalar eşliğinde gümbür gümbür gidiyor. Hiçbir şey, otokrasi gündemi ile faşizm yol haritası üzerindeki odaklanmışlığı bozamıyor. Bozacak gibi de görünmüyor.

İşte ‘Türk-İslam Sentezi’ ortağı MHP ile beraber içtüzük meselesini de çözmek üzere. Meclis de Saray müştemilatına dönüştürüldüğünde projeye ramak kalmış olacak.

Durmak yok.

Bu arada insan hakları savunucuları da baskı çemberi içine alındı.

Hakları yolum yolum yolunmuş olan, ‘adalet’ diye diye elde tek çare Ankara – Istanbul yollarını arşınlayan insanların ve mazlumların haklarını gözetmek için canını düşüne takmış adı sanı belli cesur insanlar için artık hak aramak da bir suç.

buyukada-gozalti

 

Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu üyesi Veli Acu, İnsan Hakları Gündemi Derneği’nden Günal Kurşun, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nden Nejat Taştan, Yurttaşlık Derneği’nden Özlem Dalkıran, eski Mazlum Der’li aktivist Şeyhmus Özbekli, Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün, Helsinki Yurttaşlar derneği’nden Nalan Erkem.

Apar topar derdest edildiler Büyükada’da. kendilerinden saatlerce haber alınamadı.

Derken karar: Yedi gün gözaltı.

Suçlama: Silahlı terör örgütü üyeliği.

Tabii ki aşağısı kurtarmayacak.

Amaç, herkesin sindiği ve yıldığı bir toplum yaratmak.

Bir kesim, ta 12 ay öncesinden beri olanları tasvip eder şekilde izlemekle meşguldü.

Kürt tabanı tarumar edilmiş, Cemaat tabanı ezim ezim ezilmiş, pek de umurlarında değildi.

Bunlar kaka insanlardı çünkü.

Ne güzel, Türkiye bağırsaklarını temizliyordu işte.

Zamanı gelmişti canım.

Derken, takke düşüverdi.

Görüldü ki buldozer dur durak bilmiyordu.

İdrak için 12 ay geçti ama, hala…

Başbuğgiller, onlar bunlar, ‘durmasın devam etsin, tabii kurunun yanında yaş da yanacak’ diye halkımızı telkinle meşguller.

‘Tabii canım ortalık temizlenecek’ diye alkış tutanların aklına 12 ay boyunca, ‘peki de bu atılanların yerine gelenler kim arkadaş?’ diye sormak gelmedi tabii.

Türkiye ipten kazıktan kurtulanın ‘kanun benim lan!’ diye gezindiği Vahşi Batı diyarlarına döndü mü?

Güzel, sayın seyirciler, şu anda Türkiye’nin bağırsaklarını temizlemesini izliyorsunuz.

Ortalık pırıl pırıl oluyor maşallah.

Cillop gibi Türkiye.

Şimdi bu dokuz kişi daha büyük olasılıkla tutuklanacak. Umarım ki yanılırım, ama maalesef kanun benim diyen zevatın davranış kalıbı böyle.

‘Ankaralılaşma’ süreci on numara.

Ekipler elde çekiç dolaşıyorlar.

Sesini çıkaran, kafa gösteren her yurttaş bir çividir.

İndir çekici.

İkide bir binlerce polisle şehir yolları kapatılıyor, ‘güvenlik operasyonları’ yapılıyor.

OHAL bahanesiyle düpedüz ala Turka bir faşizmin işletim sistemi halk üzerinde deneniyor.

İnsanın insanca yaşaması için ortaya çıkan herkes, öyle anlaşılıyor ki, bundan sonra bir toplu rehin alma harekatına maruz kalacak, kurban olacak.

Tutuklanan her gazeteci, her avukat, her akademisyen, her insan hakları aktivisti birer rehinedir artık bu rejimin elinde.

Bunlardan biri gazeteci kardeşimiz Deniz Yücel.

Mehveş Evin’in Berat Albayrak’ın mail hesabının hack’lenen içeriğini yayınladıkları için ‘terör’ uzantılı suçlamalarla tutuklu bulunan gazetecilerin davasıyla ilgili burada yazdıkları aydınlatıcıdır:

”Albayrak mailleri operasyonu kapsamında aranan gazetecilerden sonra tutuklanan ve farklı suçlamalar yöneltilen Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in dosyası bu davadan ayrıldı. Anlaşılan Yücel’in dosyası, Almanya ile pazarlıklar kapsamında değerlendirilecek. Niye böyle diyorum? Çünkü uluslararası kamuoyunun bu kadar gündeminde olan, AİHM’in Türkiye hükümetinden savunma istediği Deniz Yücel için ‘milli enerji politikamızı, hükümetimizi kötüleyen haberler yapıyordu’ türünden suçlamalar yapmaya kalkar, ya da twitter’dan paylaştığı hesapları suç unsuru olarak gösterirseniz, dünyaya rezil olacaklarını biliyorlar! Kişisel fikrim,Yücel’in tutukluluğunu meşru kılmak için Albayrak maillerinden daha ‘ağır’ gerekçelerin uydurulacağı. Zaten yurtdışındaki savunma ‘onlar gazeteci değil terörist’ değil mi? Eh, altını doldurmak savcılara kalmış…”

page_avrupa-parlamentosunda-turkiye-oylamasi-bugun_198762023

Avrupa Parlamentosu ‘Ankaralılaşma’ sürecini oylamayla teyit etti mi, etti.

477 evet, 64 hayır.

Ezici bir çoğunluk, üstelik yüksek bir katılımla, ”Türkiye’yi eze eze yöneteceğini sanan kadroya, AB üyeliğini rüyanızda bile görmeniz mümkün değil bu kafayla,” dedi mi, dedi.

Demokrasisi ‘yok hükmünde’ olarak tescil edilen ülkenin kaliteli ve cesur insanlarını rehin almış olan bu kadro da ”sizin kararınız yok hükmünde asıl” diye cevap verdi mi, verdi.

Peki ne olacak şimdi?

Tabii ki Türkiye’nin başına binbir türlü çorabi ören, ahaliyi iyice birbirine düşüren, insanların içindeki en feci kötülükleri teşvik eden bu zevat ve şakşakçıları zarar görmeyecek elbette ki.

Onların derdi, ‘kahrolsun insan hakları’ projelerinin AB’de kabul görmesi, ve işlerin ticaret aldım verdimiyle sınırlı olarak yürümesi.

Göreceksiniz öyle de olacak.

Bu arada insanlar tek tek toplanmaya devam edecek.

 

ılker

Başbuğgiller de, gözlerini belerte belerte ‘e tabii efendim, kurunun yanında üç beş yaş da yanar, ama devam etsin, tehlike büyük, Türkiye bölünür yoksa, hele bu FETÖ var ya bu FETÖ!’ diye öcü edebiyatına yüklene yüklene AKP marka yeni vesayet düzeninden hisse kapmaya çalışacak.

Gemisini kurtarmaktan başka derdi olmayan kaptan sayısının bu kadar bolluğu içinde bu ülke, daha nice sene-i devriyeler yaşar, daha nice demokraaasi nöbetleri görür.

Benim tek derdim rehineler.

Onlar için pazarlık edecek kimse de kalmadı çünkü.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Savunma Bakanı, ‘TSK’da yeni ihraçlar olacak’ derken bize ne anlatmak istiyor?

15 Temmuz’un birinci yıldönümüne yaklaştık. Bu şuursuz ve kanlı darbe girişimi sonuçları itibarıyla bir ‘kollektif intihar eylemi’ olarak tarihe geçmekle kalmadı, Türkiye’nin zaten çivisi çıkmış dengelerini tepetaklak etti ve ülkenin kurucu kurumu olan TSK’nin belinin kırılmasına da vesile oldu.

‘Allah’ın lütfu’ bir bahanedir söz konusu olan: ordunun kurmay kademesinin üzerinden silindir gibi geçildiği artık bir vakıadır.

Yaklaşık bir ay önce Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın yaptığı açıklamaya göre, darbe gecesinden bu yana gözaltına alınıp tutuklanan 48 bin 636 kişiden 166’sı general, 6 bin 810’u ise albay ve alt rütbelilerden oluşuyor. En 100 üst ve orta rütbeli subayın bazı NATO ülkelerine iltica başvurusu yaptığı ve bir kısmının kabul gördüğü biliniyor.

Eldeki resmi verilere göre TSK bünyesinde 348 general ve amiral var.

Bu rakama göre, şu anda TSK üst kademelerinin hemen hemen yarısı hapiste.

Adem Huduti, Anadolu 640

2. Ordu Komutanı Adem Huduti

Böylesine büyük bir tasfiyeyi gerektirecek yoğun ‘sızma’ya 15 Temmuz’a kadar kurum içi veya dışından kimsenin yıllarca ses çıkarmamış olduğunu, son bir yıldır ortalığı birbirinden süslü ‘FETÖ’ analizleriyle birbirine katan medya yorumcularının bu kadar büyük bir sızma var idiyse darbe girişimine kadar neden sessiz kalıp birdenbire coştuğunu anlamak elbette mümkün değil.

Şayet o meş’um darbe başarılı olsaydı aynı şahıslardan acaba hangi şaşaalı yorumları ters yönden okuyacaktık, hangi darbe güzellemelerini dinleyecektik diye kendime sorduğumda acaba neden bıkkınlıkla iç geçiriyorum, inanın ben de bilmiyorum.

Ama burası Türkiye.

Akıntı olsun da, kürek çekeni çok bulunur. Hep bulunmuştur.

Ona bakmayın da, asıl vahim olan bunca toksik ‘analiz’ yüzünden kafaların çok uzun bir süre daha karmakarışık kalacağı gerçeği.

TSK içindeki tasfiye şimdiden öyle boyutlara vardı ki, Stalin’in 1937’de Mareşal Tukaçevski başta olmak üzere en az 30 bin Kızıl Ordu subayını topluca imha ettiği ‘büyük temizlik’le kıyaslamak (her ne kadar çapı ve özgün koşulları farklı olsa da, ortada çok benzer birer ‘periferik despot’ portresi olduğu düşünülürse) gayet meşru hale geldi.

tsk

TSK tasfiyesi ne kadar sürecek ve nasıl bir ordu şekillendiği vakit sular durulacak henüz bilmiyoruz.

Ama, 15 Temmuz’un sürüklediği OHAL Türkiye’sinde olanları derli toplu anlamak istiyorsak, ordu üzerindeki despotik mühendislik hamlelerini iyi okumak zorundayız.

Ergenekon davası sanıklarından olan, o dönemde çok uzun bir süre tutuklu kalan emekli askeri savcı Ahmet Zeki Üçok, geçenlerde çarpıcı iddialarda bulundu.

Üçok’a göre, Gülen Cemaati son 30 yılda TSK’ye 60-70 bin öğrenci sokmuş. “Oysa darbe sonrasında 7 bin 500 kişi ihraç edildi. TSK’da hâlâ, nereden baksanız 40-50 bin FETÖ’cü var. Halen ordu içerisindeki en güçlü grup FETÖ’cüler ve yeni bir darbe yapabilirler,” diyor Üçok.

Bu iddialar zamanın ruhuna uyduğu için hayli ‘coşkulu’, abartılı gibi duruyor olsa da ve hangi somut verilere veya kriterlere göre ortaya atıldıkları de hava kalmış gibi dursa da, buradan çıkacak en sağlıklı sonuç, TSK içinde Özal zamanında 1990’larda başlayarak yıllardır kabararak zıtlaşan; farklı ve karşıt eğilimleri temsil eden kliklerin birbirinin altını oyageldiği bir süreçte iç hesaplaşmanın 15 Temmuz traumasına rağmen henüz tamamlanmadığıdır.

Tamamlanmadı, ama TSK’nin beli iyice kırıldı.

Ama Saray’a bunun da yetmediği anlaşılıyor.

Yüksek Askeri Şura’ya az kaldı ve AKP’nin ‘altın vuruş’ için bu toplantıyı adeta bir dantela gibi örmekte olduğuna dair işaretler güçleniyor.

Savunma Bakanı Fikri Işık, ‘TSK’da yeni ihraçlar olacak’ derken, bunu kamuoyunu hazırlamak için söylüyor.

ılker

Epeydir Saray ve AKP yörüngesine geçmiş görünen Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da bu koronun içinde yer almakta.

Önceki gece Habertürk TV’de şunları söylüyordu Başbuğ:

”TSK 15 Temmuz’da Allah korusun bölünüp çatışma ortamına girseydi bu felaket olurdu. Bunu kim önledi? TSK’nın komuta kademesi. TSK’nın komuta kademesi olarak baktığınızda tümünün darbeye karşı olduğunu görüyorsunuz. Ya farklı bir tablo olsaydı? Konuşması bile zor TSK içinde çatışma ortamına sürükleyebilirdi. Bu facia olurdu.”

“Türkiye’deki ordu, polis, yargı, bürokraside ciddi boyutta temizlik yapıldığına inanıyorum” diye devam ediyor Başbuğ.

”Ama tamamen sıfırlandı demek riskli. Bunlar etkili bir faaliyette bulunabilir mi ben yorum yapamam ama bu olayı ciddiye almak lazım” diye ekliyor.

“Yeni bir kalkışma ihtimali var mı?” sorusuna ise “Olabilir. Bu çeşit iddialar ciddiye alınmalı. Artık bitmiştir, bir şey olmaz demek olmaz. Siz ne yapmanız gerekiyorsa yapın” cevabını veriyor.

Bu açıklamalardaki bazı ‘kodlar’ netleştirilmeye muhtaç.

  • Başbuğ üstü kapalı olarak, 15 Temmuz kalkışma sürecinde kurum içinde sıkı bir pazarlık yapıldığını söylüyor. ‘Önledi’ lafına dikkat.
  • ‘Komuta kademesi tümüyle darbeye karşı’ cümlesi, baştan aşağı kafa karıştırıcı. Bununla kuvvet komutanları kastediliyorsa amenna. Ama belli ki Başbuğ genel olarak ordu komutanları ve karargahtaki üst rütbelileri de anti-darbe kesiti olarak görmemizi istiyor. Oysa, peşpeşe açılan, bölük pörçük darbe davalarında komuta kademesinin hiç de darbeye bütünüyle karşı çıkmış olmadığına dair iddialar sıralanıyor. Yani? Yani Başbuğ, TSK içinde kendi ‘ulusalcı’ çizgisine yakın olan komutanları ve generalleri koruma altına almaya çalışıyor, ‘bunlara dokunmayın’ mesajı veriyor.
  • İzlediğimiz tartışma, Türkiye’yi kangren gibi saran kutuplaşma dalgasının TSK’yı nasıl içinden yıllarca kemirdiğini de gözler önüne seriyor. Türkiye’yi eritecek olan çürümenin her yeri nasıl sarmış olduğunu net anlatıyor.
  • Bir zamanlar TSK’yı yönetmiş olan bir eski subayın, hapiste tutulan silah arkadaşlarına ilişkin tek bir laf etmemesi, en azından dikkat çekici. Bir zamanlar cezaevi dışımda ‘Silivri Vardiyası’ kurarak yeri göğü birbirine katan subay aileleri, kendi kurumlarından insanların hakları konusunda topyekun sus pus.
  • Oysa, hem Türkiye hem de müttefikleri 12 aydır darbeci subaylara ve hatta darbeye fiziken karışmış karışmamış ’emir eri’ askerlere kapsamlı işkence yapıldığına dair verilerle çalkalanıyor. Karşısındaki yayıncı gazetecilik reflekslerine ve cesarete sahip olmadığı için, ‘Sayın Başbuğ, TSK tepesinin yarısı, 166 general içerde. Bunları tanıyorsunuz, hepsi sizce FETÖ’cü mü? Öyle ise tanıklık yapacak mısınız? İşkence iddiaları var, siz de mağdur olmuştunuz ama Ergenekon döneminde en azından işkence yoktu, buradan sivil iktidara ne demek isterdiniz?’ diye sormamış. ‘Darbe olabilir diyorsanız bunu hangi çevreler yapacak?’ diye de sormamış.

//// Darbe fotoğrafı

Bir bilgi kirliliği içinde el yordamıyla gerçeğe ulaşmak isteyenlerin işi gerçekten zor. Birileri ortaya birşeyler atıyor, gerçek gazeteciler tarafından zorlanmadıkları için atılan laflar mayalanıp gerçek gibi algılanmaya başlıyor.

TSK konusunda da böyle: 15 Temmuz belli bir kliğin kurum içinde ötekilere karşı üstünlük sağlaması ise, şimdi konuşanlar da hakim güç olmanın ve karşılarında düzgün bir medya bulunmamasının rahatlığıyla atıp tutuyorlar. Karşı görüşe yer verilmediği için bunların ne kadarı doğru anlaşılmıyor.

Yaklaşan YAŞ tablosu yine bulanık. Savunma Bakanı’nın dediği eğer doğru ise, şunu varsayabiliriz: Darbe davaları ve ‘FETÖ’ suçlamaları çerçevesinde tutuklu bulunan subayların kurumdan topluca tasfiyesi için ortam müsait.

Böyle bir tasfiyeyle generallerin arasında büyük bir ‘ihraç-atama’ dalgası kapıda. Bunu öngürdüğümüz anda şu soru şekilleniyor: TSK dokusu buna nasıl tepki gösterecek?

Tepki derken, Başbuğ’un ima ettiği yeni ‘kalkışma olasılığı’ değil kastedilen. TSK’nın genetiğinde, acaba, Sünni kimlik egemenliğinde ‘yeni askeri elit’ kurma amaçlı bir nevi ‘Pakistanlaşma’ tipi değişim mi söz konusu olacak?

Erdoğan’ın 1 Kasım seçimleri sonrasında ulusalcı-ülkücü-milliyetçi kesimle kurduğu yeni ittifak ve içinde barındırdığı çapraşık niyetler, ve karşılıklı güvenin bir türlü sağlanamaması göz önüne alındığında bu sorunun cevabı son derece zor.

akar

Üzerinde düşünürken, Metin Gürcan’ın Hürriyet’te yer alan bazı saptamalarını da dikkate almakta yarar var.

Gürcan’a göre ”Orduda iki temel yarılma olageldi: Laiklik ve üniter devlet yapısı. Son zamanlarda ise bir üçüncüsü ortaya çıktı: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı destekleyenler ve desteklemeyenler.”

Bunun iki sebebi olduğunu anlatmış Gürcan:

  1. AK Parti’nin ordu içinde kurumsal parti kişiliğinin zayıflaması ve Erdoğan’ın şahsi karizmasının güçlenmesi.
  2. 15 Temmuz kalkışmasının bir beka sorunu yarattığı, ve Erdoğanolmadan bu mücadelenin başarılı olamayacağı inancı.

Habere yansıyan saptamaları şöyle noktalanıyor:

”Ona göre Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası orduya yönelik izlediği politikayı destekleyenler, alt rütbelerde yüzde 50 civarında. Desteklemeyenler de yüzde 50. Üst rütbelerde ise desteklemeyenler yüzde 70’lere çıkıyor. Gürcan buna referans olarak, en çok subay ve astsubay lojmanının bulunduğu Ankara Oran’daki askeri yerleşkeyi gösteriyor. 16 Nisan referandumunda buradaki sandıklardan çıkan “hayırcılar” yüzde 70 civarında. Erdoğan’a yüzde 30’luk desteğin ise tamamen konjonktürel, yani geçici ve içselleştirilmemiş olduğunun altını çiziyor. ‘İçselleştirilmiş reisçilik’ diye tanımladığı Erdoğan desteğini ise, ‘çok çok çok düşük’ diye tanımlıyor.”

Gürcan’ın analizinde – eğer doğru aktarıldıysa – önemli bir eksiklik veya odak kayması var.

Erdoğan’ın destekleme veya desteklememe boyutu son zamanlarda ortaya çıkmadı.

Bunun miladı 15 Temmuz değil.

TSK üst kademesi ve karargah ile ordu komutanları Erdoğan’ın 7 Haziran’dan hemen sonra Kürt Barış Süreci’nden 180 derece çark etmesiyle yarılmaya başlamışlardı.

Yani 2015 ortasında.

Ordu tepesinin yaklaşık üçte ikisi masanın devrilmesini destekliyordu, çünkü 7 haziran sonrasında HDP’nin 80 milletvekiliyle TBMM’ye giriş yapması, Rojava ile birleştirdiklerin vakit, kabul edilebilir bulunmamış, büyük rahatsızlık yaratmıştı.

Erdoğan bunu iyi okudu, hızla dümen kırdı, ama bu TSK içinde gene de ihtiyatla karşılandı.

Ardından, 15 Temmuz’a çok az kala, aşağı yukarı Mayıs-Haziran 2016’da, TSK tepesindeki yarılma onarılamaz hale geldi.

Ve Erdoğan’ın siyasetini destekleyen bir kesimin diğerlerini tasfiye etmesiyle sonuçlandı.

Eğer TSK tepesinde Erdoğan’a destek sonradan azaldı ise, işte onu 15 Temmuz sonrasındaki tasfiyenin beklenmedik boyutlarında aramak gerekebilir.

Güvenilir kaynakların verilerinden damıttığım bu sadeleştirilmiş notu da, o sorunun cevabını arayanların dikkate almasında yarar var.

Tabii derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek ise.

 

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yenikapı’dan Maltepe’ye: Sonrası önemli

Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’ bugünden – yani 3 Temmuz Pazartesi sabahından – itibaren en kritik safhaya girmiş oluyor.

Dere tepe dümdüz gidildi, 420 kilometrelik yolun 310 kilometresi 18 günde katedildi. Geriye kalan 110 kilometre, Türkiye’de 15 yıldır bir türlü toparlanamayan muhalefetin akıbetini de belirleyecek.

Havanın 44 dereceye varan sıcaklığı, siyasetin su kaynatma noktasına yakınlığı ile örtüşüyor. AKP’ye beklemediği yerden şut, çalışmadığı yerden soru geldi. Kılıçdaroğlu’nun munis tarzına pek alışmıştı Saray; yıllardır kedinin fareyle oynadığı gibi oynadığını düşünüyordu, hele 15 Temmuz sonrasında iyice sermişti. Ama, anlamadığı şey, siyasetin sürgit aynı sabitlerle yürümeyeceği gerçeğiydi. Lastiktir siyaset, fazla çekerseniz, hangi mamulden olursa olsun, kopar.

sevket1

Lastik pek çok CHP’li için 16 Nisan’da zaten kopmuştu, ama Enis gibi bir uyandırma saati gerekliydi, faşizm zincirlerinden boşandığı için, o da oldu, Enis tetikledi herşeyi.

Saray ters köşeden toparlanmaya çalışıyor, ama bana sorarsanız öyle çok büyük bir panik veya ürküntü yok o cenahta; öfke var, her zamanki gibi.

Gene de, AKP tabanında bir bölünme olduğunu anlıyoruz. Çünkü, Erdoğan, memleketin en büyük ihtiyacı olan demokratik anayasa meselesini savsaklayıp taca atarak, yangından mal kapar gibi bütün kargaşadan Orta Asya tarzı dikta rejimi çıkarmaya yönelince, halkımızın en öncelikli kaygısına da sırt çevirmiş oldu. Anayasa konusunun ciddi ciddi Anadolu’da tartışmaya açıldığı günlerde TOBB’un öncülüğündeki şehir meclisleri toplantılarının bazılarına katılmış ve yapılan anketlerde Türkiye’nin en acil çözüm bekleyen meselesi sorusuna hemen her yerde ilk cevap olarak ‘adalet’ dendiğine tanık olmuştum.

Demokratik anayasa konusu, önce 17-25 Aralık rezaletleri, ardından Barış Masası’nın devrilmesi ile uçuruma atılınca, Türkiye kadim sorunlarının, özellikle de intiharvari 15 Temmuz darbe girişimi ve ardından gelen faşizm dalgası yüzünden yeniden şiddetle kanamaya başladığı, siyasetin artık sokağa, mahallelere, kampuslara, TEM’e, mahkemelere taştığı bir tanıdık döneme girdi. 12 Eylül’ün yarım kalmış projeleri şimdi İslamcı baharatlar ve aklı ihtirasının çok gerisinde kadrolarla sisteme enjekte edilmeye çalışılıyor, ama görüldüğü gibi bu toplum mafyatik metodlarla korku saçmaya çalışan zihniyete boyun eğmeyecek; yenilecek olsa bile bağıra çağıra itişe kakışa yenilecek. Veya yenecek, bir şekilde, ittire ittire üstesinden gelecek.

CHP bu kavga içinde bir eşiği geçti.

Çark eder mi, bilemeyiz. Ama önemli olan, AKP’deki psikolojik etkisi.

Saray ve AKP için sık sık araştırma yapan ANAR’ın Genel Müdürü İbrahim Uslu diyor ki:

”CHP bu yürüyüşle, özellikle Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla ortaya çıkan durumu çok iyi okuduğunu gösterdi. Ben, anket yaptırmadım ama çok fazla insanla görüşüyorum. Bu insanlar da yürüyenlerle yakın insanlar değil. Onlarla siyasal olarak uzaklığı olan insanlar. Ama benim bu konuştuğum çevrelerde bu yürüyüşe bir öfke, olumsuzluk değil, tersine daha olumlu yaklaşımlar var. Çok medeni, barışçıl, iyi düzenlenmiş, Türkiye gündemini iyi okuyan bir yürüyüşle karşı karşıyayız. O yüzden benim konuştuğum çevrelerdeki insanlar da yürüyüşü, hak vermese bile yöntemi olarak doğru ve makul buluyor.

Ölçmedik ama bu yürüyüş, CHP’nin oylarını patlatır mı? Hayır patlatmaz. Ama bu yürüyüşün anlamı zaten bu değil. Bence bu yürüyüş kararı ve eylemiyle Kemal Kılıçdaroğlu, 16 Nisan referandumundaki yüzde 48.5’in enerjisini şarj etti. Bu şarj, 2019’a kadar olan sürece yansıyacak sonuçlar doğuracak. Çünkü kendi partisi içindeki muhalifleri bile yürümek zorunda kalıyor. Ama asıl önemlisi, referandumda yüzde 48.5 ortaya çıkmıştı ama Kılıçdaroğlu bunun yüzde 25’iyle diyalog kurabiliyor, konuşabiliyordu. Şimdi bu yürüyüşle yüzde 48.5’le diyalog kurma, konuşabilme imkânını yakaladı.”

 Bu tespitler doğru ise, ki katılıma bakılırsa itiraz kaldıracak gibi görünmüyor, o zaman yürüyüşün en kritik safhasına gelindiğini ve bundan sonra herşeyin, ama herşeyin mümkün olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

AKP hizmetkarı yorumcular, Saray’ın ‘öfkesini’ – tekrar edeyim panik veya kaygısını değil – yansıtmak için bu yüzden gaza bastılar. AKP’nin borazanı haline getirilmiş olan TRT’de bir araya gelen ‘sözde’ gazeteciler konuşurken, Adalet Yürüyüşü için ‘sözde’ sıfatının kullanılması ülkenin ne hale geldiğini anlattığı kadar, öfkenin hangi kurgulara yol açabileceğini de gösteriyor.

Bugün, Saray’ın reflekslerini tetiklemek için beklediği bir gün olabilir. Çünkü, ta 7 Haziran’dan bu yana arasının açık tutulmasına AKP mahfilleri ve MHP ile karanlık devlet ricali tarafından özel bir ihtimam gösterilen CHP ve HDP, bugün yürüyüşün Istanbul’a geçiş noktasında heyet bazında da olsa ‘temas’ kuracak. Ahmet Türk de HDP heyetinde. Daha sonra HDP, Figen Yüksekdağ’ın tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi önünde bir basın açıklaması yapacak. Siz bu satırları okuduğunuzda belki bunlar gerçekleşmiş – veya engellenmiş – de olacak. Göreceğiz.

Bu karşılaşma, yürüyüşün geri kalan kısmını bir nevi ‘ya herru ya merru’ya getiriyor. Eğer HDP – CHP buluşması olumlu geçerse, şu veya bu mıntıkada HDP kendi yürüyüşleri ile demokratik kavga alanını genişletebilir. Her halukarda şu ana kadar yürüyüşün kazasız belasız geçmesinden şevk alan muhalif Istanbul ahalisi de Maltepe güzergahını gözüne kestirecektir.

Ne beklenir? Erdoğan’ın sınır tanımayan öfkesi, yürüyüşün Maltepe’ye erişmesinin kırılması, zayıflatılması, mümkünse engellenmesi için devreye girecek gibi görünüyor. Sürecin iç mantığı bunu gerekli kılıyor. Müsamaha marjı artarsa rüzgar terse dönebilir; ille de iktidarı sallayacak güçte olmaz, ama 2019’un kurgusunu zora sokar. Unutmayın, Erdoğan, Gezi esnasındaki Erdoğan’ın daha da ötesinde: Elinde devletin çok daha fazla baskı ve tepeleme enstrümanı var. Uluslararası konjonktür pek çok sert hamleye müsait. Kimse ‘olmaz olmaz’ demesin.

kad__nlar

Bunlar bir yana, beni esas olarak ilgilendiren soru, aslında Erdoğan’ın nasıl tepki vereceğini belirleyecek olan soru. Eminim günlerdir Erdoğan o sorunun cevabını arıyor:

‘Diyelim topluca, onbinlerce Maltepe’ye kadar geldiler. Burada bağırdılar, çağırdılar, konuşmalar yaptılar. Peki, sonra? Ondan sonra CHP ne yapacak? Bir sonraki hamle nedir?’

Belirteyim: Eğer Erdoğan bu soruya ‘bundan sonra gene eski hale dönerler’ diye cevap veriyorsa, yürüyüş kazasız belasız biter, ve CHP kendi içindeki mavralara döner; HDP’yle temasları da Kandıra’daki ile kalır.

Acaba öyle mi olacak?

Bilmiyoruz.

Acaba Kemal Bey, Maltepe’ye ulaşırsa, orada toplanacak yüzbinden fazla insana, çığır açıcı, bütünleştirici, tüm mağdurları ve mazlumları bir araya getirecek bir ‘manifesto’ okur ve bizi bir kez daha şaşırtır mı?

Kemal Bey, hukuk ve siyaset harabesi haline getirilmiş olan Türkiye’nin düze çıkışının, dikta rejimine en derin alerjiyi duyan ve en stratejik bilgeliğe sahip kadınların – hangi muhalif siyaset olursa olsun – ortak öncülüğüyle olabileceğinin, başka türlüsünün imkansız olduğunun farkında mı?

Göreceğiz.

Nefesler tutuldu, elde var ihtiyat, bekliyoruz.

Daha Maltepe’ye çok var.

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye 2017: Çürük zeminde birbirine düş(ürül)müş, yaralı toplum, aynı film

“Eşimin sesi tedirgin geliyordu, beni ve çocuklarımızın durumunu sordu. Sonra sesler karıştı ve elinden telefonu alıp kapattılar. Sesi iyi gelmiyordu. Bana kaçırıldığını, zor durumda olduğunu hissettirdi ve en çok da bize bir şey olup olmadığını anlamak istedi.”

“24 Mayıs 2017 Çarşamba günü, Eşimin kızımızı okula bıraktığı yerden itibaren bir ipucu aradık. Ankara sokaklarını karış karış gezerek önce eşimin kullandığı aracı Şentepe Güventepe Caddesi-Kıvanç Sokak girişinde terk edilmiş halde buldum.”

”Kaçırma eyleminin, eşimin aracı terk ettiği yerde gerçekleşmiş olabileceğini düşünerek çevrede araştırma yapmaya başladık. Eşimin kaçırılması olayına çevredeki insanlar şahit olmuş, engellemek istemişler. Çevredeki kameralarda yaptığımız araştırmada, eşim markete giderken, olayda kullanılan siyah renkli Transporter’ın eşimin aracına 15-20 metre mesafede Güventepe Caddesi üzerindeki Kaşıkcı Eczanesi’nin önünde park halinde durduğu görünüyor. Eşimin marketten çıkmasıyla birlikte Transporter da eşimin bulunduğu yere doğru hareket ediyor.”

“Eşim 2 kişi tarafından Siyah Transporter araca doğru zorla götürülmüş, olaya karışan üçüncü kişinin ise yüzü maskeliymiş. 3 kişi eşimi araca arkadan zorla bindirmiş. Görgü tanıklarından birisi ‘olay filmlerdeki gibiydi, yüzü maskeli şahıs vardı, hızlıca adamı araca bindirdiler, anlık bir olaydı’ dedi.”

Emine Özben anlatıyor bunları BBC Türkçe Servisi’nden Fundanur Öztürk’e.

Türkiye başkentinde bu dehşetengiz olay, çok olmamış, 9 Mayıs’ta vuku bulmuş.

Kaçırılan kişi, yani Emine hanımın eşi, Turgut Özal Üniversitesi’nde hukuk derslerine giren Ankara Barosu eski avukatlarından Mustafa Özben.

O gün bugündür ortalıkta yok.

Mustafa Özben’in kaçırılması, o sırada Güventepe Mahallesi’ndeki evine girmekte olan bir kişinin şahitliği ve Şentepe Polis Merkezi Amirliği’ne verdiği ifadesiyle kesinleşmiş.

“10 Mayıs 2017 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü Şentepe Polis Merkezine iki defa müracaat ettim” diye anlatıyor Özben.

“Emniyette bana, ‘Eşin zaten aranıyordu’ dediler, fakat ben bu durumu ilk defa duydum. Ailemizin bundan haberi yoktu. Peki adli işlem niçin yapılmamış ve bunun için gözaltı uygulanmamıştı? Yani yasal gözaltı yerine kaçırma planı mı yapılmıştı?”

Başvurular yapılmış, ama Transporter araç ve kullanan kişiler ortada yok.

bbckac

Mustafa Özben’in ailesi / Foto: Fundanur Öztürk, BBC

BBC Türkçe’den Öztürk’ün, Ocak ayından bu yana haber alınamayan kişilerin aileleriyle yaptığı mülakatlar, OHAL rejiminde standart hal alan bir başka korku tüneline sokuyor okurları.

Yaşınız tutuyorsa, biraz hafızanız, bilginiz ve vicdanınız varsa, bu tüneli 1993’lerden, Susurluk günlerinden tanıdığınızı fark ediyorsunuz.

Aradaki minik fark, o günlerde ‘kaybetme’ler Kürt illeriyle Sakarya-Kocaeli hattında yoğunlaşırken, bunların artık başkentin göbeğine taşınmış olması.

tanrıkulu

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu 25 Nisan’da, CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan da 29 Mayıs’ta konuya ilişkin olarak Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle TBMM’de soru önergeleri vermişti.

BBC haberi bunu hatırlatıyor ve ”bu önergelere yanıt gelmedi” diye ekliyor.

BBC bakanlıktan da valilikten de cevap alamamış zaten.

‘Kimliği belirsiz kişilerce siyah Transport’larla kaçırma’ iddiaları bu yılın ilk günlerine kadar uzanıyor. Hemen tümü Gülen Cemaati bağlantılı olan bu karanlık olaylar dizisinde, en az 11 kişiden haber alınamıyor.

Özben gibi, Turgut Çapan 31 Mart, Önder Asan 1 Nisan’da ortadan kaybolmuş. Bu ikisi de Turgut Özal Üniversitesi’nde çalışmakta imişler.

Haklarında, değişik tarihlerde açılan “FETÖ/PDY (Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) soruşturmaları” kapsamında arama kararları varmış.

Fatma Asan, eşi Önder Asan’ın, hakkındaki yakalama kararı nedeniyle bir süredir evinde yaşamadığını, saklandığını belirterek şunları anlatmış BBC’ye:

“Eşim, ifade vermeye OHAL bittikten sonra gideceğim’ dedi. Biz evde sürekli tedirgin olmayalım diye eşyalarını alıp evden ayrıldı. Ama kendisiyle zaman zaman görüşüyorduk. 31 Mart’ta görüştük ve Etimesgut’ta buluştuk. 1 Nisan Cumartesi tekrar buluşmak için sözleştik ama gelmedi. Pazar da gelmedi.”

“İlk önce emniyete gidip kayıp başvurusunda bulundum ancak, ‘Eşiniz zaten aranıyor, o nedenle kayıp başvurusu yapamazsınız’ diyerek beni adliyeye yönlendirdiler… Savcı soruşturma başlattı. Bu olay 3 Nisan’da oldu.

“Bir keresinde eşim arkadaşlarıyla beraber Şentepe’de büyük bir sitede kaldıklarını söylemişti. Avukatları da yanıma aldım ve Şentepe’ye gittim. Elimde eşimin fotoğrafıyla onu en son bıraktığım yerde insanlara göstermeye başladım. Bir site görevlisi eşimi tanıdı. Site kameralarından, Cumartesi günü eşimin 13.48’de siteden çıktığını gördüm.”

“Sonrasında savcıdan aldığımız izinle etraftaki kameralardan, eşimin ASKİ’nin önünden bir ticari taksiye bindiğini gördük. Polisler görüntüyü büyüterek taksinin plakasını tespit etti. Taksinin sahibi buldum ve bizi olayın yaşandığı Vatan Caddesi üzerindeki Sarıtaş Sitesi önüne götürdü. Daha sonra olayı yaşayan şöför bey geldi ve tüm kaçırma anını anlattı.”

BBC sıkı habercilik yaparak işin peşini bırakmamış ve taksi şoförüne de ulaşmış. İsmini vermemiş ama anlatmış:

“Seyir halindeyken siyah transporter aracın içindeki kişi silahını gösterdi ve sağa çekmemi işaret etti. Ben sağ şeride geçtim ve seyrime devam ettim, ancak aracı önüme kırdılar. Bir araç yanımda, diğer araç da arkamdaydı. Anında 9-10 silahlı kişi indi ve şahsı 30 saniye içinde Siyah Transporter’a bindirdiler.”

“Araçlardan bir tanesi siyah Transporter marka araçtı, fakat diğer iki aracın modellerini hatırlamıyorum. Adamı götüren silahlı kişiler, ‘Biz polisiz koçum, sen işine bak’ dediler. Panik olduğum için kimliklerini sormak ya da plakalarına bakmak aklıma gelmedi. Daha sonra emniyete gidip 18 Nisan’da ifademi verdim.”

Haberin devamını okudukça dehşet hikayesi yeni boyutlar kazanıyor:

Fatma Asan, kaçırılan eşi Önder Asan’dan ilk kez 42 gün sonra 12 Mayıs’ta polisin kayınpederini araması üzerine haber almış. Önder Asan’ın teslim olduğu bilgisi verilmiş.

Emniyette Önder Asan ile görüşen ailenin avukatı Burak Çolak, yapılan ilk görüşmeyi şöyle anlatıyor:

“Gözleri bağlı bir şekilde Eymir Gölü tarafında bir yere bırakılmış. Bırakılırken de emniyet arattırılmış ve teslim olmak istediği söylettirilmiş. Kendisini kaçıran kişiler sonrasında yanından ayrılmışlar. Psikolojik yardım almak istediğini söyledi. Duvara yaslanarak ancak yürüyebiliyordu ama belirgin bir sağlık sorunu yoktu.”

Fatma Asan ise eşi ile önce 16 Mayıs’ta Ankara Adliyesi’nde, daha sonra da Sincan Cezaevi’nde görüşmüş:

“Sakalları uzamış, müthiş zayıflamış ve korkmuştu. Elini tuttum ve bir anda ürkek bir şekilde elini çekti. O gün mahkemesi oldu ve ‘İnşallah tutuklu yargılanırım’ dedi. Eşim tutuksuz yargılanmak istemedi çünkü dışarda olmaktan korkuyordu.

“1,5-2 metrekare simsiyah bir odanın içerisinde elleri kelepçeli, gözleri bağlı bir şekilde kaldığını söyledi. Alındığı ilk anda başına torba geçirilmiş, gidene kadar dövülmüş. Ve o dayağın etkisiyle böbrek ağrısından ötürü yatamamış. Elleri kelepçeli ve gözleri bağlı bir şekilde tuvalete gidiyormuş, kimseyi görmemiş.

“Eşimin kaldığı odanın karşısında işkence yapılan bir oda gibi bir şey varmış, orada hep başkalarının sesini de duymuş. Ve orada sürekli kendisini sorguya çekmişler. ‘Ne biliyorsun?’ diye sormuşlar. Eşim tam anlatmadı o kısımları ama ‘Sen söyle, söyleme. Turgut zaten elimizde, biz ağzını burnunu kırdık, ondan her şeyi öğrendik’ gibi bir ifade kullanmışlar.”

Sözü edilen kişi, Turgut Çapan.

Onu da eşi Ülkü Çapan anlatıyor:

“Son birkaç aydır evde yoktu. Arkadaşları sürekli içeri alındığı için eve pek uğramıyordu. 31 Mart günüydü. O gün eve gelecekti ve çocukları pikniğe götürecektik. Çocuğu okuldan almaya giderken, evimizin sokağında Önder Bey (Önder Asan) yanıma geldi ve ‘Abla, Turgut Bey Şentepe tarafında kaçırıldı’ diyerek yanımdan ayrıldı.”

Bunun üzerine Şentepe’yi sokak sokak taramaya koyulmuş Ülkü Çapan.

“Bir apartmanın ön kamerasından eşimin geçişini gördük, fakat istikametindeki yolu kesen diğer bir kamerada geçişini göremedik. Tam o aralıkta, bölgeyi farklı açıdan gören bir kameradan eşimin olduğu yere siyah bir Transporter minibüsün hızla geldiğini görüyoruz. O siyah minibüs orada 15 saniye kadar oyalanıyor. Eşim ise gidebileceği hiçbir yönden geçmiyor. Sokak ortasında güpegündüz koskoca adam yok oluyor.”

“Bekleme aşamasındayız” diyor, ”Ama eğer canlı bir şekilde sağ salim görebilirsem, ya da ahirette göreceksem eşimin yüzüne bakabilmem lazım.”

Ve eşine sesleniyor.

“Seni bulmak için öyle oturmadım, elimden geleni yaptım diyebilmek için sonuna kadar mücadele edeceğim. Kendi canımdan değil, geride çocuklarımı bırakacağım için korkuyorum. Ama bu benim bir eş ve bir insan olarak vazifem.”

BBC Türkçe yapılması gerekeni yapmış; ülkenin yeni mağdurlarını bulmuş, ‘FETÖ’ye hizmet ediyorsunuz’ suçlamalarının gelecek olmasına aldırmadan, OHAL rejiminde zulmün nasıl renk körü olduğunu, ve en yasadışı yollara nasıl yeniden – kalınan yerden – devam edildiğini haberleştirmiş.

cumartesi anneleri

‘Cumartesi anneleri’ 1995’ten bu yana ‘kaybedilenler’i soruyor, istiyor

Anlatılan, aslında, Osmanlı Ermenileri’nden itibaren tahrip kalıbı halini alıp koyulaşan, Kürtlerle halen sürmekte olan, ama yanlarına şimdilerde de bir dini cemaatin tabanını da ekleyen, sürekli iç düşman icat ede ede doyumsuzca gelişen bir toplu zulüm döngüsü.

Kimi mağdurları ya nefretten ya da korkudan görmeyen medya ortamında, şu kesin: bu ve benzeri iyi işlenmiş her haber, OHAL rejimi dönemindeki hak ihlallerinin tekrar demokrasiye ve hukuk devletine dönülmesinden sonra hesabının sorulabilmesi için tarihe düşülen kayıtlar.

Gerçek ve dürüst habercilik, hiçbir ayrım gözetmeden, mağdurun nefesi, sessizlerin sesi olmayı gerekli kılar.

Gerçek demokratlık, kendi kimliğinize ait veya yakın olanların değil, öncelikle ‘öteki’ mağdurun hak ve hukukuna sahip çıkmakla anlam kazanır.

Kendine demokrat olmak en ucuzu, en kolayıdır. Bu, Türkiye’yi kilitleyen bir hastalık. Hangi kimliğe ‘peki öteki mağdurun hali?’ diye sorduğunuzda bir yığın ‘ama onlar öyle de böyle de, öyle yaptılar böyle yaptılar’ gibi, hiçbir hukuki temele dayanmayan kolaya kaçış edebiyatları duyarsınız. Hukuk mantığına dayalı olmayan hikayelerle kendini avutan, sadece kendisine ait mağduriyetlere dikkat çekmekle demokrasiye ulaşılacağını sanan bir zihniyet.

‘Onlar bizim haklarımıza sahip çıkmıyorsa biz niye onlarınkine çıkalım?’ derler. ‘Onlar çıkmadılar, çıkmıyorlar, çıkmayacaklar’ derler. Kürt’ten de, Cemaat’ten de, Sol’dan da, Sağ’dan da, Alevi’den de şundan da bundan da hep bu yorucu ezberi duyarsınız.

Mesele bunu demeden, demokratlığın gereğini yapmak, ve bir karşılık beklememektir, ama burası Türkiye’dir işte.

Burada her sosyal grup kendisinin en üstün, tek haklı ve yegane mağdur ve şaşmaz öncü olduğuna inanır.

Ve geline geline, ‘bin yıl sürecek OHAL’ düzenine gelip dayanılır.

İşin şaşılası yanı, cehennem paraşütle indiği halde, hala aynı kör ezberlerin ısrarla tekrarlanmasıdır.

Kimse kimseye ‘ama onlar da…’ demesin.

”Çağdaş maddi ceza hukukunun en önemli ilkelerinden biri suç ve cezanın şahsiliği ilkesidir. Bu kural gereğince, kişi ancak kendisinin işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir, başkasının işlediği fillere iştirak etmedikçe sorumlu tutulamaz.”

Kural bu mudur?

Budur.

Burada ise birtakım ‘suçlar’ üzerinden kimlikler, sosyal gruplar topyekun düşman ilan ediliyor ve hepsinin topluca suçlu olduğunun ispatı için kıvrım kıvrım kıvranılıyor; ‘suç’ üzerinden günah keçisi ilan edilanlere her türlü zulüm makul ve meşru görülüyor.

Bu ülkede insan insana eziyet ediyor, hem de en beterinden.

Aloo?

Ve gelinen nokta.

Ben lafı uzatmayayım da, en iyisi İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan anlatsın.

Cumhuriyet’e geçenlerde verdiği mülakatta, yeni İHD raporunu anlatırlen şunu söylüyordu Öztürk Bey:

”2016 raporunu nisan başında açıklarken “99’dan bu tarafa en ağır hak ihlali raporunu açıklıyorum” demiştim ama önceki başkanımız Hüsnü Öndül ‘Eski OHAL dönemi dâhil en çok ihlalin olduğu dönem’ diye uyarmıştı. Tutuklu gazeteciler, belediye başkanları, milletvekili sayısına baktığımızda Hüsnü Abi haklı. Bu İHD kurulduğundan bu yana gördüğü en ağır tablodur diyebiliriz. Savaş tablosu 90’lı yılların sayılarına ulaşmamış olabilir ama ona yakın bir noktada maalesef. Zaten bunun sonucunda Avrupa Konseyi siyasi denetime aldı Türkiye’yi.

Yargısız infaz kategorisinde çok ciddi bir ihlal var. Güvenlik görevlilerinin öldürme fiilleri, dur ihtarına uymama ve sokağa çıkma yasaklarında çok ortaya çıktı. Sivillerle ilgili kısmı bu. İşkence ve kötü muamele iddialarında, kişi özgürlüğü hakkının ihlali yani keyfi gözaltı ve tutuklamalar had safhada. İfade özgürlüğüne yönelik engelleme ve cezalandırma pratiği, yani gazeteciler başta olmak üzere düşünceleri nedeniyle insanların tutuklanması.

Vahim gelişmelerden biri de 2004’ten beri yaşanmayan gözaltında kayıp iddialarının yeniden gündeme gelmesi. Darbe teşebbüsünden sonra kamuoyuna açıkladığımız 11 kaçırılma iddiası var. Devlet içinde bir birim buna yönelmişse bu ciddi bir problemdir. Biz sosyal medyaya yansıyan bilgilerden hareketle bu sayıyı hükümete, Meclis’e ve BM’ye bildirdik. Meclis İnsan Hakları Komisyonu bu konuyla ilgilenmeye başladı.”

Ve konuyu en önemli noktaya getiriyor Türkdoğan, ”Bu ihlalleri yapan kamu görevlilerinin yargılanabilmesi mümkün oluyor mu?” sorusu üzerine:

”Türkiye’deki adaletin yerine gelmesinde en büyük engellerden biri cezasızlık politikası. Bu politika sık sık askeri darbe pratiği yaşandığı için devlet politikası olmuştu zaman içinde kültür haline geldi. AB reform sürecinde devlet bu politikayı terk etme eğilimine girdi ama çatışmalar başlayınca yeniden devlet politikası haline geldi. KHK’lerle kamu görevlilerine OHAL işlemleri ile ilgili tam bir cezasızlık hükmü getirildi. Devlet suç işleyen görevlileri koruyor, birine güçlükle dava açıldığında ise delil toplanmıyor ve sürüncemede bırakılıyor.”

Mesele budur.

Türkiye eğer ‘kapanmamış insanlık suçu dosyaları’ mezarlığı ise, ki tartışmasız öyledir, bunun sebebi, hangi dönem olursa olsun, o döneme hakim olan güçlerin ve işbirlikçilerinin işlediği suçların yanlarına kar kalmasıdır.

Evveliyatı zaten malum ama alın şu AKP dönemini. Ergenekon, Balyoz, faili meçhuller, ‘kaybetmeler’, siyasi cinayetler, hangi dava kamu vicdanını tatmin edecek şekilde kapandı? Hangi kirli sayfalar temizlendi?

Var mı bir tek olumlu örnek?

Yok.

Peki, yapanın yanına kar kalmasına en büyük katkı nereden geliyor?

Az önce andığım şey: farklı kimliklerin, asıl karar verici ve sorumluya yüzünü dönmek yerine, faturayı beğenmediği kimliklere çıkarmasından geliyor. Bugünkü cadı kazanının, Kürtler ve Cemaat tabanının hedef alan hukuktan yoksun sürek avının en büyük kazananı, elleri kana ve yolsuzluklara bulanmış olan çevrelerdir. Ellerini ovuştutuyorlar, ‘bir kez daha yırttık, üstelik iktidara da yeniden fikirlerimizi getirdik’ diye.

Sizler türlü bahaneler, ezberler ve efsanelerle birbirinizi yemeye devam edin.

Bundan sonra da suçlar işleyenlerin yanına kar kalmaya devam ediyorsa, hiç şaşmayın.

Kabahat sizdedir.

Olan, BBC haberinin ışık tuttuğu üç cemaat mensubunun veya hakim barbarlığın yerinden ettiği yarım milyon Kürt ahalinin veya başka milyonlarca insanın hayatının karartılmasıdır.

Yaralı bir toplum bu; iç kanaması durmayan, derinlikte olanları idraktan yoksun, kendisiyle meşgul bireyleri güvensiz, kuşkucu ve huzursuz.

dogan-2

Koskoca, onurlu bir ömrü bu akbabalar ülkesinde bizlere, olduğu gibi, sadece insanın insanca yaşaması için  feda eden Orhan Doğan’ı saygıyla anıyorum.

 

AKP, Darbe, Kürt, OHAL, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Adalet Yürüyüşü’nde Kılıçdaroğlu’nu bekleyen kabus senaryoları, riskler

Adalet Yürüyüşü’nün 10’uncu günü de geçildi. Yavaş yavaş kritik bir safhaya giriliyor. İlk 10 gün iktidar ile ortağı MHP bir yanda, anamuhalefet diğer yanda, karşılıklı gözlemleme ile geçti. CHP lideri, Erdoğan’ın otokrasi kurgusunu bozmak kadar, kendi partisi içindeki yeri, otoritesi ve CHP dışı muhalefetin teveccühünü sağlamak bakımından da siyasi hayatının varoluşsal adımlarını atıyor.

Sol eğilimli meslek kuruluşları durumu kolluyorlar. Baro yönetimlerinin kafası karışık; CHP etrafında binbir türlü tilki dolaşıyor, kuyruğu birbirine değmeyen.

Kadın kuruluşları da, kadınlara kızlara bunca barbarlığın ayyuka çıktığı bu dönemde, benim pek anlamayamadığım bir tuhaf sessizlik içinde.

yururyud

Kutuplaşmayı yarmaya çalışan bir yürüyüş olduğu kesin bunun.

Artı Gerçek’ten Candan Yıldız’ın izlenimleri de yürüyüşün bu boyutunu gündeme taşıyor. Bayram trafiği TEM’i yoğunlaştırınca, yürüyüşçülerle arabayla geçenlerin karşılaşmaları kimlikler etrafına örülü duvarların kalınlığını da gösteriyor:

”Gücü elinde bulunduran iktidarın kullandığı dört parmak ile iktidara karşı mücadele edenlerin kullandığı iki parmağın harbi gibiydi gördüklerimiz. Simgelerin savaşında bozkurt işaretinin yeri ise tam anlaşılamadı. Zira bozkurt işaretini MHP muhalifleri de kullanıyor. Bu nedenle yol üzerinde bozkurt işareti yapan bir grubu bozkurt işareti yaparak selamlayan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun hangi adresi hedeflediği muğlak kaldı. ‘Hayır’ cephesinin bozkurt işareti ile zafer işareti ‘Adalet’ paydasında buluşabilecek mi, bunun köprü partisi CHP olabilecek mi? Her siyasi yapı için zor denklem.”

 İşin içinde tabii ki HDP de var.

CHP açısından, HDP yürüyüşe katılsa bir türlü, katılmasa bir türlü.

HDP için ise mesele, güven meselesi. Erdoğan mengenesi KCK davaları ve Roboski’den bu yana sıkılıp dururken, CHP’nin sütünden habire ağzının yandığını düşünen HDP yoğurdu üfleyerek yemek istiyor, ama öbür yandan da Erdoğan’ın dikta düzeni için geriye sayma hızlandıkça da hızlanıyor. Reis gaza bastıkça basıyor. Yol müsait çünkü.

İçi boşalmış, yerini politize devlet memurları doldurmuş Stalinist bir yargı düzeninde tüm muhalefet gayet açık ki bir biçerdöğer kıyımına maruz kalacak.

Belli ki, toplumun vurdumduymazlığı ve/veya korkusu sürdükçe, tedavüle sokulan her KHK, ister istemez, ‘beta’ faşizm işletim sistemini zihinlerde olağanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor, meşrulaştırıyor. Büyük bir kesim aslında ‘OHAL’le yaşayabilir miyiz?’ sorusunu siyasetten bağımsız olarak da kendisine soruyor; ‘bana dokunmayan yılan…’ refleksleri içinde.

Birbirine sırtını dönmüş muhalefet parçaları için denklem hiç mi hiç kolay değil. Kafalardaki duvarları yıkmak gerekiyor.

Bir de ‘o veya onlar varsa ben yokum’cular var tabii.

Bunlar için büyük muhalefet uzlaşmasının önlenmesi, mevcut faşizan iktidara demokratik yolardan karşı çıkılmasından çok daha önemli.

Çoğunun tuzu kuru. Türkiye siyasetini çöle çeviren, içini kemiren bir ahmaklığın sözcülüğünü yapıyorlar.

Peki, bu süreçte en önemli muhalefet unsuru olan HDP ne yapacak?

Yıldız’ın notları HDP’ye de değiniyor, ve diyordu ki:

”HDP’nin Adalet yürüyüşüne gövdesiyle katılıp katılmayacağının görüşmelerle netleşeceği açıklamalardan anlaşılıyor. Netleştiğinde Kocaeli sonrası yürüyüşün daha kalabalık olmasını bekleyebiliriz.”

Demeye kalmadı, şu haber düştü:

 ”Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin değerlendirme yapan HDP, yürüyüşü Kandıra sapağında karşılama kararı aldı. Karşılamanın yapılması planlanan bölge eski Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ’ın tutuklu bulunduğu cezaevine 20 kilometre uzaklıkta bulunuyor.”

Resim biraz daha net. Yürüyüş’ün iyice kritik hal alacağı hat, Adapazarı – İzmit – Gebze arasındaki hat olacak. Çünkü burada sadece Kandıra faktörü değil, Bursa ve Eskişehir tarafından gelen yolların akıtacağı kitleler de önem taşıyor.

Gene Yıldız’a dönelim:

”Adalet Yürüyüşü’nün son durağı Maltepe miting alanı olacak. İki günlük bir sarkma söz konusu. Yani 9 Temmuz’da CHP gövde gösterisi olabilecek bir sayı ile yürüyüşü sonlandırmayı planlıyor.

Hatta Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz sonrası Taksim Mitingi’ndeki manifestoya benzer bir Adalet manifestosu ilan edebileceği bile konuşuluyor.

Adaletin nasıl geleceği konusunda ise somut taleplerin -OHAL’in kaldırılması gibi- de miting kürsüsünden dillendirilebileceği ifade ediliyor.”

Buradaki en hassas unsur, yürüyüşün ‘final’ safhasının, Erdoğan ve AKP için – onların pek sevdiği ifadeyle – ‘algı operasyonu’ açısından hayati önem taşıyan ‘darbe sene-i devriyesi’ haftasına denk gelecek olması. Benim hesabıma göre Kemal Bey ve kafilenin Maltepe’ye varması 13-14 Temmuz’u buluyordu, ama haberde 9 Temmuz deniyor.

Ben yine de sarkmanın devam edeceğini, ve bu yüzden tansiyonun İstanbul il sınırına girişten itibaren muazzam artacağını tahmin ediyorum. Kemal Bey’in hamlesinin Saray çevresinde tedirginlik yarattığı, ‘hesap dışı’ geldiği, bir nevi ‘yeni 15 Temmuz’ ürküntüsüne dahi yol açtığı, dolayısıyla bu yürüyüşün ‘İstanbul’un fethi’ teşebbüsü olarak görüldüğü hayli aşikar; köşe yazılarından sızan hava bu.

Yürüyüş, katılım arta arta sürdüğüne göre, AKP’den mutlaka, ama mutlaka bir karşı hamle görecektir. Buna kesin gözüyle bakabilirsiniz.

Saray tabir caizse ‘kar topluyor’ şu sıralarda.

Nitekim, AKP çevrelerinden iyi haber alan Serpil Çevikcan’ın aktardığına göre, ”16 Nisan referandumundan sonra yüzde 49’luk “hayır” blokunu konsolide etmeyi amaçlayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun eylem ve söylemleri yakından izleniyor.”

Çevikcan’ın notları aynen şöyle:

  • 2013’ten bugüne Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile gelişen olaylar arasındaki paralelliği araştıran bir frekans çalışması başlatıldı.
  • Bu dönemden itibaren Türkiye’nin DAEŞ’e destek olduğu, Suriye’ye silah gönderdiği, sorumluların Lahey’de yargılanması gerektiği söylemlerinin ortaya atıldığı, buna paralel olarak MİT TIR’ları gibi olayların yaşandığı değerlendirmesi yapıldı. Uluslararası basın ve aktörlerin işbirliği ve koordinasyonunda geliştirilen propagandanın, Erdoğan ve AK Parti’nin Lahey’de yargılanmasını sağlamak amaçlı olduğu yönünde de değerlendirme yapılıyor. Kılıçdaroğlu’nun da bu söylemlerden bağımsız hareket etmediği görüşü hakim.
  • FETÖ’nün son 3 yıldaki söylemleri ile CHP’nin söylemleri de karşılaştırılıyor, kapsamlı bir “söylem analiziyle” örtüşmeler inceleniyor.
  • AK Parti’nin, karşı bir propaganda ile bu işbirliğini deşifre ederek, yeni bir dil geliştirmesi gerektiği değerlendiriliyor.
  • Kontrollü darbe, OHAL’in ilan edildiği 20 Temmuz’un da bir darbe olduğu, Saray’ın 15 Temmuz’u ile halkın 15 Temmuz’unun farklı olduğu gibi kavramlaştırmalar da benzer bir çerçevede değerlendiriliyor.
  • Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü de bu çerçevede değerlendiriliyor. 15 Temmuz’un yıldönümüne yürüyüşün sonunun denk getirilmesi gibi bir amaç olabileceği, bunun provokasyonlara yol açabileceği masadaki değerlendirmelerden. Artvin’de Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı girişimi gibi bir provokasyondan da endişe ediliyor. Hükümet, CHP lideri ile beraberindekiler için çok ciddi güvenlik önlemleri alıyor. Bu ihtimaller düşünülüyor ancak yürüyüş şimdilik “siyasi etkinlik” olarak ele alınıyor.

Ve Çevikcan’ın notları, en kritik noktada şunların altını çiziyor. Buraya özellikle dikkat:

”… yürüyüşün özellikle Sakarya-Kocaeli ayağına gelindiğinde alacağı hal dikkatle izleniyor. Buradan itibaren işin şeklinin değişebileceği değerlendiriliyor. Açlık grevi, adalet yürüyüşü ve 15 Temmuz’un yıldönümü parametrelerinin bir kesişme noktasına ilerleyebileceği, buradan da hükümetin almak zorunda kalacağı güvenlik odaklı önlemlerin uluslararası alana taşınmasının amaçlanmış olabileceğinden hareketle önlemler alınıyor.

Peki, bir durum ve risk analizi yaparsak, neler beklenebilir?

Bana göre, ortada çok ciddi bir tehdit tablosu var.

Şöyle:

  • HDP ‘yarı-katılım’ anlamına gelen kararını verdi. KESK de katılacağını açıkladı. Eşyanın tabiatına göre, yürüyüş ‘olaysız-engelsiz’ sürdüğü ölçüde katılım için cesaret de artacak, yürüyüşçü sayısı da. Böyle giderse, Bolu – Adapazarı hattında yeni meslek örgütleri ve STK’ler yolda boy gösterecektir. Bunu, OHAL’le da memleketi zapt-u rapt altına alamayan Saray’ın kaşlarını daha da çatmasına yol açacağı, öfkeye öfke katacağı nettir.
  • ‘Pasif toplum’un da beklentileri artmakta. Bu durum, yürüyüş haricinde özellikle Batı şehirlerinde tencere-tava, ışık yakma söndürme gibi hamlelere de ilham kaynağı olabilir.
  • Mevcut koşullarda Saray ve hükümetinin bu yürüyüşün Maltepe’ye kadar Kemal Bey’in kendi belirlediği çizgide gitmesine izin vermeyeceğini düşünmek gerekir. İstanbul sınırları içinde kabarık bir final ve eğer doğruysa bir adalet manifestosu, Türkiye’nin mikrokozmos’u ve kalbi olan bu şehrin kaybedilmesi, fethedilmesi olarak algılanacaktır AKP çevrelerinde.

Saray ne yapacak?

Burada iki tercih görünüyor.

  • Adalet Yürüyüşü’ne karşı 15 Temmuz anmasını ve etkinlikleri öne çekip genişleterek, Istanbul ve mücavir illerde bir ‘karşı seferberlik’ başlatmak. Erdoğan’ın katılacağı mitinglerle çıtayı yükseltmek, kutuplaşmayı iyice konsolide etmek. Bu iyi senaryo.
  • Erdoğan’ın yürüyüşün ikinci gününde gündeme soktuğu ‘yürüyüşü ve yürüyüşçüleri terörle eşitleyip kriminalize etme’ adımlarını daha da yoğunlaştırmak. Bu yaklaşım ister istemez yürüyüşçüleri hedef tahtasının tam göbeğine oturtacak, güvenlik sorununu büyütecek ve bir ‘provokatörler cehennemi’ olan Türkiye’de her türlü kabus riskinin önünü açacaktır. Asayiş faktörü, malumunuz, OHAL marka karşı-darbe sürecinin belkemiğidir. Herhangi bir tatsızlık kendi karşı gerekçesini de üretir. Ahmet Türk’e yumruklu saldırı ve ya Çevikcan’ın yazdığı gibi Artvin olayına benzer bir taciz yeterlidir. Zaten, siz eğer bu yürüyüşü yasaklamak veya Istanbul il sınırından içeri girmesini engellemek istiyorsanız, CHP liderine veya temsilcilerine bir saldırı veya taciz de gerekmez; yürüyüşçüleri işin içine karıştıran bir olay, hatta birkaç görüntü bile vesileyi hazırlamaya yeter. Bu durumda, OHAL gerekçe gösterilerek çok sert bir ‘karşılama’ da uzak olmayan bir olasılıktır. TEM üzerinde barikatları, TOMA’ları, hatta tankları bile görebiliriz. OHAL yetmezse sıkıyönetim bile mevzu-u bahis olabilir. ‘O kadar da değil’ demeyin. Artık muhalefetin her türlüsünü yok edilmesi caiz bir düşman olarak gören, her demokratik itiraz yöntemini savaş ilanı olarak gören, devletin tüm cihazlarını kontrolü altın almış bir iktidar var. Bu bir kabus senaryosudur.

Benim tahminim?

‘Şimdiye kadar yaptıklarımız bundan sonra yapacaklarımızın kanıtıdır’ diye göstere göstere yapan, ülkeyi tarumar eden bir iktidar söz konusu olduğuna göre, ikinci olasılığı dikkate almamız gerekiyor.

kka

Kemal Bey yürüyüşüne devam edecek. Öyle anlaşılıyor.

Şimdi onun demokrasi sınavına adım adım yaklaşmasını ve o noktada kopacak vaveylayı izleyeceğiz.

Şakası yok: Bu sınavı verdiği ölçüde, arkasına tüm faşizm mağdurlarını, dikta karşıtlarını toplayabildiği ölçüde Türkiye’nin kendisine gelme şansı artacak.

Umarım Kemal Bey, en azından bu aşamada, risklerin ve bilumum şeytanlıkların farkındadır.

Ve direnmeye kararlıdır.

Çünkü karşısında devlet çarklarını ele geçirmiş, paylaşmış bir İslamcı-Milliyetçi-Militarist üçlü koalisyon var.

AKP-MHP-VP fiili koalisyonu ülkeyi kendisine benzetmeye, kendi ilkel imajında bir tek-tip toplum yaratmaya, insanlıktan yoksun bir ‘yontma taş devri’ne sürüklemeye gayet kararlı görünüyor.

Manzara aynen Doris Day’in, o ünlü Hitchcock filmi ‘Herşeyi Bilen Adam’ın finalindeki şarkısını hatırlatıyor: ‘Que sera, sera’.

Bunu ‘olacağına varacak, ne olacaksa olacak’ diye çevirebiliriz.

Bakalım ne olacak.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yol yakınken, başlayın siz de yürümeye! İşte size yürümek üzerine üç güzel kitap

Şimdi yürüme zamanı.

Doğru zaman, doğru karar. Yürüyenlerin arttığı bir ülkede zihinler de çalışmaya başlıyor demektir. Şimdi Ankara’dan yola koyulan bir kalabalık topluluk, Istanbul’a doğru adım adım yürüdükçe, önlerindeki karanlık ufku aydınlatma üzerinde belki düşünme fırsatı buluyorlar. Onlar yürüyerek düşünürken, yürüyüşlerini izleyenler de düşünmeye başlıyor.

Belki onlar da yürüyecekler.

kka

”Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var” diye yazmıştı meslektaşım Metin Münir, sevdiğim denemelerinden birinde.

 ”Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi. Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor. Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.”

Kutsal bir eylemdir yürüyüş; hem yalnızlığı hem de beraberliği ifade eder. Aynı anda. İnsan için kendisini arama yoludur; şifa kaynağıdır. Hayır tıbbi anlamda da değil, Budizmin derin bilgeliği ışığında, başkalarına düşüncelerle ulaşma anlamında.

Screen Shot 2017-06-20 at 17.52.24

Alman yönetmen Werner Herzog, Münih’teyken, 1974 yılında Paris’ten bir telefon aldı. Bir arkadaşı buruk bir sesle ”Lotte burada çok ağır hasta’ diyordu, ‘ölecek belki de…” Darmadağın oldu Herzog. Lotte Eisner’den bahsediyordu. Onun hamisiydi Eisner; korumuş kollamıştı genç Werner’i.

lotte

Ölüm döşeğine düşen kişi, o zamanlar 80’ine merdiven dayamış bir sinema abidesiydi. Sinematek kurucusu Henri Langlois’nın yakın dostu olarak, gelmiş geçmiş en önemli sinema tarihçisi ve eleştirmeni olarak herkesin saygısını kazanmıştı.

”Olamaz, dedim kendi kendime” diye yazıyordu Herzog günlüklerinde:

”Hele şimdi hiç olmaz, Alman sinemasının ona en çok ihtiyacı olduğu bu dönemde. Ölmesine izin veremeyiz. Ve ceketimi aldım, pusulayı cebime koydum, en gerekli malzemeleri dolsurduğum çantayı sırtladım. Botlar gayet öyle yeni ve sağlamdı ki, güvenim tamdı. Paris’ en düz çizgiyi çekip yola koyuldum. Böyle yürüyerek gidersem onun hayatta kalacağına inandırmıştım kendimi. Ve elbette ki, kendimle de başbaşa kalmak istiyordum.”

Eisner ölümden dönmüştü, Herzog 850 km sonra Paris’teki evine vardığında. 9 yıl daha yaşayacak, 1983’te hayata veda edecekti.

Mustafa Baydar amcamın Basınköy’deki komşusu Yaşar abinin (Kemal) meşhur yürüyüşleri varoluşunun asli parçasıydı; ömrünün en son zamanlarına kadar.

yasar

Yürür, yürür, yürürdü her gün Yaşar Kemal. Kilometrelerce yürürdü.

Romanları adım adım kurgulanırdı onda, o yürüyüşlerde.

walkingnearroad

Münir’e dönelim yeniden:

”Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, ‘Dışarı çıkan kendine döner’ diyor. Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar. Politikacıların melaneti bundandır.”

Türklerin iki temel özelliğinden biri, yürümeyi sevmemeleridir.

(Öbürü ne diye merak mı ettiniz? Üşürler, hem de her mevsimde sebepsiz yere üşürler, hareketsizliklerini fark etmeden!).

Evden gazete peynir almaya yürümek yerine 100 metre ötedeki bakkala kadar bile arabayla giden öyle çok Türk tanıdım ki! Düşünce kulvarını daraltıp, kısır bir çembere çevirdiklerinin farkında bile değillerdir.

Politikacıların melaneti konusunda ne kadar haklı Münir.

Kılıçdaroğlu en doğrusunu yaptı, şimdi yürüdükçe zihni açılacak. Demirtaş’ın neden yürümeyle arasını hoş tuttuğunu anlayacak.

Ha, lafı gelmişken, Kürtler çok iyi bilirler yürümenin anlamını, siyasi ve insani değerini. Belirteyim.

kurt

CHP liderinin Ankara – Istanbul yürüyüşünü izleyenler için, yeri geldi, yürümenin anlamını, ‘insanı insan yapan’ özelliğini kavrama zamanı.

Son zamanlarda bizde üç çeviri kitap yayınlandı, her biri birbirinden ilginç.

solnit

Bunlardan biri Rebecca Solnit’in ‘Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi’.

Kalın, ürkütücü; ama sürükleyici bir metin.

”Yürümek üzerine kapsamlı, edebi ve akıcı bir kaynak” diyor kitap tanıtımı.

”Biz Türkler neden yürümüyoruz, kitap spesifik olarak anlatmıyor bunu. Ama kitap İngilizler gibi bazı milletlerin neden yürümeye aşık olduğuna, bunun onların hayatlarında, edebiyatlarında, kültürlerinde nasıl etki yaptığına ayrıntısıyla bakıyor. Yürümeyi sevmeyen bizlerin öğreneceği çok şey var. Yürümemiz, düşünmemiz gerekiyor. Yürümeye başlamak için, şu korkunç, maço araba kültürünü üzerimizden atabilmemiz için şahane bir kitap. Lütfen okuyun, yürüyün, düşünün.”

”Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’e ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor.

“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.”

LeBreton

 

Bir diğeri, ”Yürümeye Övgü”.

David Le Breton’un kitabında yürüme-düşünme-karar üçgenine dair derin gözlemler var.

”Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır.”

”Yürürken yorulduğumuzda çimenlere oturmak, bir ağacın gölgesinde uyumak, bir ırmakta yüzmek yaşamın tadına varmamızı sağlar. Yaşamımızda yapmayı düşündüğümüz değişikliklerle ilgili en önemli kararları yürürken ve dinlenirken veririz.”

Federico Fellini and Francesco Rosi walking

Metin Münir yazıyor:

”Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir. ”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“ ”Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.” On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”

yurume

Üçüncü yürüyüş kitabı, en yeni çıkanı.

Frederic Gros’un ‘Yürümenin Felsefesi’.

thoreautop

Bunda da, o büyük düşünür Thoreau’dan bir alıntı göze çarpıyor:

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmaya oturmak nasıl da beyhudedir.”

”Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… ”

”Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?”

”Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir.

”Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.”

Yani, anlayın ey Türkler, ki, o uzun yürüyüşte ‘adalet’ kavramının çok derinliklerine giden bir alışkanlık ve devamlılık çağrısı da var.

Metin Münir örneklerini sürdürerek noktalıyor:

”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.” 

‘Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.”

 Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor. Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir.

vertigo-kim-novak

Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi:

Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.”

 İşte böyle sevgili okurlar.

Yürümek deyip geçmeyin. Siz de yürüyün. Her gün en az bir saat, mümkünse tek başınıza, kimseyle konuşmadan.

Farkedeceksiniz ki, içinize doğru yürüyorsunuz.

Emin olun ki, Kılıçdaroğlu ve yanına katılanlar da, yürüdükçe Türkiye denilen cehennemi bilmeceyi daha kolay çözecek, Martin Luther King’in yanında o ülkenin beyaz-siyah-melez dürüst ve cesur insanlarıyla Salem’den Montgomery’e kadar 90 km yürüyüşü sonunda olduğu gibi birşeyler değişmeye başlayacaktır belki de.

Kimbilir?

Yaz geldi.

Tavsiyem odur ki, alın yanınıza bu üç kitabı, okuyun. Öğrendikleriniz, hatırladıklarınız bu ülkenin bataklıktan çıkıp sizlerle beraber yürüyüşe geçmesi için lazım olacak.

salem

——-

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?

Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.

Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“Beyin kimyasalları ile ilgili olmalı” diyor fizikçi arkadaşım Ayşe. “Yürürken kan dolaşımı hızlanıyor ve beyne daha fazla oksijen gidiyor. Yanımda gevezelik edecek kimse yoksa rahatça düşünebiliyorum.”“Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi.Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.” Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor.Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.

 

CHP, Darbe, Kürt, OHAL, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sorunu kendisi dışında herşeyde gören CHP seçmeni bu yürüyüşe katılacak mı?

Yürüyüş sürüyor. Belli ki kararlılık var; zaten bu saatten sonra kendiliğinden vazgeçmek olmaz. Ucu açık bir yolculuk olarak Istanbul’a kadar sürecek.

Bir soru işareti, ‘acaba Enis Berberoğlu hakkındaki tutukluluğun kaldırılması talebi kabul görürse ne olur, Kemal Bey hala devam eder mi?’ idi, ama Enis’in tahliyesi bir yandan bu sözde davanın iddianame bakımından içinin kofluğunu göstereceği için, diğer yandan da ‘işte bir yürüyüşe çıktık ve bileğini büktük’ kampanyasına yol açacağı için imkansızdı, ve ortadan (şimdilik) kalktı.

CHP lideri, siyaseten iyice sıkıştırıldığı ve Selin Sayek Böke gibi pırıltılı bir sözcüyü kaybetmek zorunda kaldığı bir noktada son bir hamle yaptı; farkındadır herhalde, bu yürüyüş onun için ayakta kalma veya silinip gitme hali, yani ‘olmak veya olmamak’ kipinin eylem hali. Başka çaresi kalmamıştı, Istanbul yolu işte o noktada göründü.

Aslında manzarayı en iyi çizenlerden biri, değerli meslektaşım Çiğdem Toker’di:

Enis Berberoğlu’nun mahkûm edildiği ceza, hanidir konuşulan “Sıranın CHP’ye geleceği” olgusunu görünür kıldı. Tutukluluk, ceza, cezaevi döngüsünün yalnızca Berberoğlu ile sınırlı kalmayacağını bizzat CHP’li milletvekilleri dillendiriyor. Bu tabloya bizatihi kendi partilerinin “Anayasaya aykırı ama evet” diyerek dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay veren tutumunun yol açtığını da. Hukuken ve siyaseten sorunlu “Dokunulmazlıklar kaldırılsın” tutumu ile hileli 16 Nisan referandumunda geniş kitlelerin haklılık duygusunu etkisizleştiren “sokağa çıkmama” tercihi, ana muhalefet partisinin son bir yıldaki, toplumun ve ülkenin geleceğine etki eden iki politika yanlışıydı. Buna rağmen, tüm kimliklerin/kökenlerin üzerindeki adalet sloganıyla başlatılan yürüyüş, değerli bir eylem. İlk adı “adalet” olan bir partinin 15 yıldır yönettiği Türkiye’de her geçen gün ağırlaşan hak ihlalleri ve hukuksuzlukların altını yalın ve tek kelimelik “adalet” ile çizmesi de doğru… Üzerinden iki ay geçse de adaletin, referandumda “hayır” diyen 24 milyonluk bir kitlenin ortak talebi olduğunu hatırlamakta yarar var. Bu ortak ve yaşamsal talebin, CHP yürüyüşünde kendisini ne kadar ifade edip eklemleneceğinde ise birden çok faktör belirleyici olacak. Devlet kurumlarının refleksi, iktidarın tutumu, siyasetin diğer kurumları, güvenlik güçlerinin davranışı, hava koşulları, kişilikler gibi pek çok faktör. Toplum olarak adalete her şeyden çok ihtiyacımız var. Her şeyden çok.”

kka

Kemal Bey’in yola çıkış gerekçesi de net ve anlaşılır.

Diyordu ki ilk gün Kılıçdaroğlu:

“Adaleti mum ile aradığımız günlerdeyiz. Bugün ortaya çıkan tablo, 20 Temmuz darbesinin ortaya çıkardığı tablodur. Asıl suçluların yargılanmadığı masum insanların yargılanıp hapis edildiği süreci yaşıyoruz.

 Adalet, demokrasi, düşünce özgürlüğü istiyoruz bu ülkede. 20 Temmuz darbesini yapanlar adaleti, demokrasiyi yok ettiler. Hâkim, hâkim olmaktan çıktı. Gözünü dilmiş saraya nasıl talimat gelecek ve ben öyle karar vereceğim diye. Bunların hiçbirisi hakim değil, yargı dağıtmıyolar. Sadece ve sadece sarayın sopası olma görevini yerine getiriyorlar.”

Hukuk sisteminin tamamen iktidara bağlanıp, böylelikle asli demokratik özelliğini kaybettiği doğru.

Bugünlere ne 15 Temmuz ne de 16 Nisan’dan sonra gelindiği, çöküşün çook önce başladığı da doğru. Bu gerileme ve çöküş sürecinde anamuhalefet partisinin standart ‘reaktif’ siyasetiyle sonuç almayı umduğu, bu ‘kukumav kuşu’ duruşuyla etrafına güvensizlik ve kırgınlık yaydığı da bir o kadar doğru.

Gezi’de kenarda durdu CHP (bir temsilcisi, Engin Altay, Saray danışmanlarına taş çıkaran akıl almaz birtakım söylemlerle hala saçma sapan Gezi analizleri yapmakta), 17-25 Aralık sonrasında ‘yiyin birbirinizi’ budalalığıyla hem cemaat kesimin tabanının hem de medyanın ezilmesine, yutulmasına göz yumdu.

7 Haziran sonrası HDP tabanını insanlıktan çıkarmayı amaçlayan ve başaran faşist operasyonlar hakkında karnından konuştu. 15 Temmuz sonrası hipnoza girdi, darbenin arka planını ve Erdoğan açısından nasıl kullanılacağını asla anlamak istemedi. Ve bugünlere geldik.

Bazı arkadaşlarımız ‘aman bu konulara girmeyelim şimdi, madem doğruyu buldular, dokunmayın, CHP eleştirmek bu noktada çok yanlıştır, hatta ahmaklıktır’ diyorlar.

Önerileri taktik destek üzerine kurulu.

Peki, stratejisi olmayan, darmadağın bir liderlikle ‘idare edilen’ ve stratejisi olmayan bir partiye taktik açıdan güvenmek ne derece doğru?

Bu soruyu ben sormuyorum, CHP’den sürekli hüsran yaşamış, başta Kürtler, ve diğer bilumum AKP mağduru bu derin kuşkuyla malul.

Bunca badire ardından yoğurdu üfleyerek yemek isteyen varsa, ona saygı duymak zorundasınız.

İnsanların sütten çok fena ağızları yandı çünkü.

Yaşanan facıa en az iki-üç milyon insanı etkiledi ve bu insanlar bir şeye güvenmek istiyorlar. Dertlerine sahip çıkılmasını bekliyorlar. Satışa gelmek istemiyorlar. Taktik ruhlu çıkışlara karınları tok.

Çünkü sonunda dayak yiyenler yine bu kesimler olacak.

Ama unutmayalım, yürüyüş kararı veren ve neredeyse tek başına yola çıkan bir lider var.

Kemal Bey bu yüzden desteği hak ediyor, çünkü içinde her türlü kurnaz, samimiyetsiz, devletçi siyaset esnafı barındıran bir parti bu. Baykallar, Altaylar pek ortada yok. Her zamanki gibi seyrediyorlar.

Partide güven vermeyen işte bu. Aynen sine-i millet lafı çıkar çıkmaz başgösteren çark etmeyi gördükleri gibi, bu eksik görüntüye kuşkuyla bakıyor insanlar. Keşke bakmasalar.

Eleştiri elzemdir. Romantik arkadaşlar kusura bakmasınlar: Gazeteci siyaset veya aktivizmin aktif parçası olamaz; onun işi halka bilmesi gereken her şeyi artısıyla eksisiyle anlatmaktır.

Gazetecilik, fikirlerin otosansürüyle, ‘aman şimdi bunları yazmayalım’ tarzıyla yaşamaz, ölür gider.

Bizim işimiz, sosyal bir hareketin – mesela 1960’larda Martin Luther King’inki veya 40’larda lider Gandi’ninki gibi – tabandan yükselip yükselmeyeceğini gözlemlemek, böyle bir dinamik varsa onu işlemekle ilgili.

Ülkenin kendi dinamikleri, gazetecinin taktiklerin aracı olmasından daha önemlidir, çünkü çok daha hakikidir. Tarihi o dinamikler yazar.

bokke

Her neyse, konuya dönelim. CHP liderliği açısından önemli olan şey, maalesef parti sözcülüğünü ve ekonomiyle ilgili posizyonu bırakmak zorunda kalan değerli, umut saçan, gerçek sosyal demokrat bir profile sahip olduğu anlaşılan Selin Sayek Böke’nin kaç hafta önce söylediklerinin Enis’in içeri alınması üzerine kabul görmesidir.

Selin Hanım bugünlerde yaşanan vahameti öngörmüştü ve şimdi bu yürüyüşle ‘dediğine gelindi’.

Ne demişti, Cumhuriyet’te Toker’e verdiği mülakatta?

Şunları (bazı sözlerinin altını çizdim):

  • Biz bütün baskılara rağmen (16 Nisan’da) cesaretle, özgüvenle kendi sözünü söyleyebilen milyonları gördük. Biz öncelikle düşen, bu milyonların dışında kalanları ikna etmek değil. O milyonlara sahip çıkmak.
  • İşte bu duygunun yaşatıldığından tereddüt duydum. Çünkü referandum buluşmalarında hep söyledim ki, “Hayır”, salt siyasi partilerin savunacağı bir mesele olamaz. Siyaset ve demokrasi, bireyin siyasi partiler dışında örgütlenebildiği, siyasi partilerle ortaklaşabildiği bir zeminde olur. Dolayısıyla siz yoksanız, sokakta anayasal demokratik hakkınızı kullanamıyorsanız demokrasi eksik.
  • Meclis içi mücadele, yeni koşullarda yeniden tarif edilmeli. Ama alt bununla sınırlı bir siyasi mücadelenin, bu kadar derin bir rejim değişikliğine karşı koyuşa yeterli olamayacağını düşünürüm. Sokakta demokratik hakkını kullanmak için, “ben buradayım” diyenlere, sokağın korkulacak değil, terörle özdeş değil, bir anayasal hak, demokrasinin en temel tarifi olduğunu anımsatan bir yeni siyaset zeminini sahiplenmek gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi esas mesele, ülkede yaşananlardan mağdur olanların cesaret toplayıp yürüyüşe katılıp katılmayacağı ile ilgili.

Beni asıl ilgilendiren nokta şu:

Ta 2002’den beri oturduğu yerden sağa sola hakaret, iftira ve küfür yağdıran; Türkiye’nin geldiği durumun faturasını ahmakça ya Cemaat’e, ya ‘bölücü’ dediği Kürtlere ya da ‘Yetmez Ama Evet’çilere çıkarıp duran, böylece kendisini rahatlatılmış bir pozisyona yerleştirirken elini hiçbir taşın altına koymaya zahmet buyurmayan ‘tuzu kuru’, rahata alışmış CHP orta sınıf tabanı şöyle bir kıpırdayıp, o yollara dökülmüş gariban işçilerin, Alevi yoksulların, alt sınıf mutsuzların arasına katılıp ‘biz de varız, hep beraber’ diyebilecek mi?

Emin değilim.

Önemlidir: Ancak onlar bu barışçı yürüyüşe katılırlarsa kitle olarak, geçilen kasabalarda kafilelerin yanında yürümeye başlarlarsa, o zaman bir farklı dinamikten söz edebileceğiz.

Oya Baydar’ın yazdığı gibi:

”Uçurumun kenarına getirilmiş bu ülkenin hak ve adalete su kadar, hava kadar ihtiyacı var. Adalet, toplumun havasıdır, suyudur. Su tükenip hava kirlenince toplum nefessiz kalır, tükenir, boğulur. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşünün herkes için olduğunu söyledi yürüyüşü başlatırken. Bunca mağduriyetin, bunca adaletsizliğin yaşandığı ülkemizde adalet talebini paylaşan herkes, her siyaset, her kesim yürüyüşe  destek vermeli, desteğini görünür kılmalıdır ki kitleler de seferber olup adalet istemi etrafında kenetlensinler. O şunu yapmıştı, bu şöyle davranmıştı, bu solcu, bu sağcı, şununla beraber yürümem, bununla birlikte görünmem, ne yapacaklarına güvenemem deme lüksüne sahip değiliz.”

”Adalet yürüyüşü CHP’yi de, bizzat Kılıçdaroğlu’nu da, Türkiye’deki siyasî iklimi de bir ölçüde değiştirecektir. Her eylem ve her dokunuş değiştirir, dönüştürür. Kılıçdaroğlu, ifade ettiği gibi sadece kendi milletvekili için değil herkes için yürüyorsa, bu yürüyüş HDP’lilerin aylardır tutuklu bulunduğu Kandıra’ya uğramalı, Edirne’de Demirtaş’a bir selamla sona ermelidir.”

Yürüyüşün Saray ve AKP’nin dengesini sarstığı aşikar. Erdoğan’ın ”Adaleti aramanın yeri parlamentodur. Yargı yarın sizi de davet ederse şaşmayın” sözleri bu sıkıntıyı yansıtıyor.

Ama, tekrar Böke’ye dönelim:

Bu saatten sonra Meclis artık işlevsiz bırakılmış, Saray’ın ‘aç-kapa’ oyuncağına dönmüştür. Son Darbe Araştırma Komisyonu kepazeliği ortadadır, CHP’ye de bundan sonrası için ders olmalıdır.

Erdoğan’ın içtüzüğü değiştirteceğinden, TBMM’deki tüm muhalefeti aynen medya gibi kriminalize etmenin her zeminini hazırlayıp, kendisini ve partisini 2029’a kadar iktidarda tutacak bir seçim sistemini de hazırlatacağını da buraya not düşeyim.

‘Buna müsaade etmeyiz!’ diye hangi CHP’li çıkarsa, gülün geçin derim bu saatten sonra. Boş lafa karın tok.

Sokak, TBMM’nin önüne geçmiştir artık. Nokta.

Bu noktada, yürüyüş ekseninde neler olabilir?

  • Erdoğan, biraz vozurdansa da beklemeyi seçer, ve Maltepe’de Kılıçdaroğlu mitinginden sonra kaldığı yerden aynen devam eder.
  • Neden böyle öngörüyorum? Çünkü Erdoğan, CHP’nin HDP’yle beraber olup yürüyüşü büyüteceğine ihtimal vermiyor ve bu onu rahatlatıyor. Bu açıdan CHP’nin bazı kesimlerine güveniyor, da diyebiliriz.
  • HDP taleplerinde de, kuşkularında da kendi kurumsal hafızası bakımından haklı: CHP’den çok ‘kazık’ yedi bu parti. Yürüyüşe katılırsa, bir taleple katılmak zorunda; o da Demirtaş ve Yüksekdağ’ın bulundukları cezaevlerinin de birer güzergaha dönüşmesi. Olur mu? CHP’nin ‘esnafı’ ne der? Belli değil.
  • HDP Kandıra’dan Edirne’ye kendi yürüyüşünü yapabilir ama, bu büyük ölçüe provokasyon riski taşıyor.
  • Diyelim ki CHP ve HDP beraber yürüyüşte uzlaştı veya, uzlaşmalar da, CHP yürüyüşüne her kesimden ‘kendiliğinden’ katılım oldu. Bu, bir sosyal kabarma demek ve Saray için bir kabusun başlangıcı. İşte o zaman, bu yürüyüşün her türlü terör tehdidine ve kışkırtmaya açık hale getirileceğinden ve en ufak bir ‘tatsızlık’ta OHAL vs bahane edilerek iptal edileceğinden emin olabilirsiniz.
  • İşin ucu Kemal Bey’e kadar gider mi? Gidemez, demek mümkün değil. Unutmayın, ‘iktidarı bırakmak gibi bir opsiyonumuz yok arkadaşlar’ diye düşünen, iyice sıkışmış bir yapı var, ve herşeyi, ama herşeyi göze almış durumda.

Sonuç:

Bu yürüyüş, CHP tabanının tarihi sınavına dönüşmüştür. O tabanı ne kadar heyecanlandırdığı, nihai ölçüm birimi olacaktır.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Onlar darbeciyse ben de darbeciyim’ demeye getiren kıdemli diplomat kim?

 

Herşeyin zıvanadan çıktığı artık anlaşılıyor mu?

Umarım anlaşılıyor.

Bir şahsın mutlak iktidar kurma hezeyanını kendine avanta ve ikbal için yontan bir çete ülkede herşeyi ele geçirdi mi?

Kuru ya, kadın çoluk çocuk demeden kim kendilerine ters geliyorsa ‘temizleme’, ezip tepeleme, kodese tıkma, hayatlarını karartma, çocuklarımızın geleceğini yok etme amacıyla ellerinden geleni artlarına koymuyorlar mı?

Adalet ve hukuk düzenini imha ettiler mi?

Etmeseler, bir tereddüt ve sabır timsali olarakl temayüz eden anamuhaleet partisinin lideri neden elinde ‘adalet’ yazılı pankartla yollara düşsün?

Ettiler ki hem de nasıl.

Mahkemeler ‘şaklabanlığın ciddiyeti’ şeklinde tezahür etmekte artık.

Enis’i de 25 yıl hapisle içeri aldılar.

Almaları mukadderdi, çünkü formatladıkları yol haritası inkar ve yalan üzerine bir faşizm nizamı kurmak.

Bunun önünde en büyük engel bu memlekette kökü bir türlü kurutulamayan dürüst gazeteciler. Siyasi eğilimi veya meşrebi ne olursa olsun, bunlar her zaman var oldu ve çetin ceviz çıktılar.

agga

Bu Pazartesi o davalardan biri daha başlıyor.

Hani şu meşhur ‘sübliminal’ davası var ya, işte aynen o.

Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak ve 14 gazeteci daha, bilmemkaç ay tutuklu kaldıktan sonra “Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” ve “Silahlı bir terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçlamalarıyla, ‘FETÖ’ gibi uydurma bir ad altında ‘yargılanmaya’ başlayacaklar.

‘Uydurma’ diyorum, çünkü Gülen Cemaati mensuplarını kapsadığı sanılan ‘yapı’nın ‘terör örgütü’ olması için bir Yargıtay kararı gerekiyor, ama Ahmet Taşgetiren’in geçenlerde hatırlattığı gibi böyle bir karar yok.

Bir zamanlar aynı argümanla ‘Yargıtay kararı olmadan Ergenekon Terör Örgütü diyemezsiniz’ diye ortalığı – haklı olarak – birbirine katan çoğu asker veya Kemalist kesimden, bu ‘güncellenmiş hukuk garabeti’ hakkında nedense tek bir ses çıkmıyor.

Cumhurbaşkanı bu ‘yapı’ya ‘FETÖ’ demeye karar verdiği için peşine takılan AKP’lilerin yanında yer almayı taktik gereği faydalı buluyor, onun dediğini papağan gibi tekrarlıyorlar.

Ne desem boş.

Bir arkadaşımın dediği gibi ‘bu toplumun laik dindar şu bu, mayası bozuk’.

Geçelim.

Bu geniş kesim, maya bozukluğu yüzünden, her dönemde fatura kendisine çıkarılan gazetecinin yargılanmasını, süründürülmesini, günah keçisi ilan edilmesini öyle seyretmekle meşgul.

Ama ta Gezi’den beri, hele son 11 aydır görüyoruz ki, bu ülkede herhangi bir çetenin iktidarı gasp etmesi, demokrasiyi karşı-darbe ile lağvetmeye teşebbüs etmesi başarısızlığa mahkum.

Karmaşık bir toplum bu ve maya bozukluğuna isyan eden kesimler, kaç zamandır çatır çatır direniyor.

Direnecek.

Burası Sovyetler döneminde ezile büzüle bunalmış Kafkas veya Orta Asya cumhuriyetleri değil.

Burada 180 yıldır gelişen, nefes alan bir değişim dalgası var.

Pazartesi günkü duruşma da, aynen Temmuz’da yapılacak Cumhuriyet duruşması veya daha sonra gelecek diğer gazeteci davaları gibi, demokrasi kavgasının izlenmeye değer bir perdesi.

Yüzlerce yabancı temsilci de izleyecek bu davayı.

ARTICLE 19, Uluslararası Af Örgütü, Index on Censorship, Norveç PEN ve Uluslararası PEN temsilcileri, Uluslararası Kıdemli Avukatlar Projesi

Türkiye’deki bazı meslek kuruluşlarının takıntılarının aksine, onlar için hangi gazeteci veya aydın olursa olsun, kim fikirleri ve mesleki icraatı nedeniyle mağdur olmuş ise, siyasi renk ayrımı yapmaksızın hepsi aynı ‘kafes’te.

İnsan Hakları Örgütü ARTICLE 19’un internet sitesinde “Türkiye: İnsan hakları  örgütleri, darbeye katılmakla suçlanan gazetecilerin davasını takip edecek” başlığıyla yer alan açıklama şöyle:

“19 Haziran’da aralarında gazetecilerin de olduğu 17 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması görülecek.

Sanıklar arasında önde gelen yazar ve siyasi yorumculardan Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak da var. Dava, geçen yıl gerçekleşen başarısız darbe girişimine katılmış olmakla suçlanan gazetecilerin yargılandığı davalardan ilki ve mahkemelerin Olağanüstü Hal ortamında ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile ilgili sayısız davaya nasıl yaklaşacaklarına ışık tutabilir.

Davalıların çoğunluğu ya ülke dışında sürgünde ya da neredeyse 10 aydır tutuklu olarak yargılanıyor.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 14 Haziran’da, Altanlar ve Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu tutuklu yedi gazetecinin haklarının uzun süreli tutuklulukları nedeniyle ihlal edilip edilmediğini belirlemek amacıyla bir dizi sorunun yanıtını talep eden bir dilekçeyi Türkiye yetkililerine iletti.

Bu davanın siyasi amaçlı olduğuna inanıyoruz ve yetkilileri, uluslararası yasalar altında açık bir şekilde suç teşkil eden fiillerin kanıtını sunmadıkları takdirde tüm suçlamaları düşürmeye ve tutuklu sanıkları derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakmaya çağırıyoruz.”

Bu gözlemci kuruluşların da aralarında bulunduğu çok yüksek sayıda örgüt, geçen Mayıs ayında Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurarak Türkiye’de ayyuka çıkan insan hakları ihlallerini gündeme getirmesini istemişti.

Onların talepleri doğrultusunda konu en üst düzeyde ve en sert dozda gündeme taşındı. BM İnsan Hakları Konseyi 35. İnsan Hakları Oturumu’nda Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğü karnesi ele alındı.

kaye

BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye Cenevre’de raporunu sunuyor

Ve geliyoruz kıdemli diplomatımızın ürettiği harikalara, ve itiraflarına.

Türkiye’ye yönelik sert eleştirilerin yapıldığı oturumlarda BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye, Türkiye’nin yaptığı uygulamalarla 1982 darbe anayasasının da gerisine düştüğünü söylüyor.

Korkunç, ama gerçekçi bir tespit.

Kaye, “Biz raporumuzu hazırladığımız sırada en az 177 medya kuruluşu kapatılmış, 231 gazeteci gözaltına alınmış ve 150’den fazla gazeteci ise tutuklanmış ve cezaevinde tutuluyordu. Tabii ki binlerce gazeteci ve medya çalışanın görevden alındığını, en az 778 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini belirtmek de gerek” diyor.

Uzun uzun anlatıyor Kaye.

Raporu tam 21 sayfa.

Ayrıntı üzerine ayrıntı.

Türkiye’nin tam olarak sınırının nereye kadar vardığı belli olmayan “belirsiz” bir terörle mücadele yasasını gerekçe yaparak, gazetecileri, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri, basın kuruluşlarını kapattığını, filmleri yasakladığını söyledi. Türkiye’deki durumu “Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda son on yılın en kötü anlarını yaşıyor” şeklinde yorumlayan Kaye, yargıya yapılan müdahaleler nedeniyle adil bir yargılanma konusunda ciddi şüphelerin olduğunu söylüyor Kaye.

Çizdiği tablo içler acısı.

Yolunu, aklını, izanını, mantığını, insanlığını kaybetmiş bir yönetim.

Biat, ikbal ve maaş uğruna şuurunu, vicdanını ve onurunu feda etmiş bir bürokrasi.

Kaye’den sonra söz sırası Türkiye’de.

 

Türkiye BM daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, Kaye’in raporuna itiraz ediyor

Çıkıyor ve diyor ki:

“Tutuklanan gazeteci yazar veya diğer insanlar mesleklerinden ötürü değil, darbecilere destek oldukları veya onlarla hareket ettikleri için tutukludur.”

Sinirlioğlu, ’12 Eylül dönemine dönüldü’ diyen Kaye’i doğruladığını belki de farketmeden ‘Türkiye’nin özgün koşullarının görmezlikten gelindiğini’ söylüyor!

12 Eylül cuntasının koyu baskı günlerinde Türkiye’nin o zamanki kıdemli diplomatları da aynı ‘gerekçe’ye başvuruyorlar, tabii ki hiç kimseyi ikna edemiyor, sinirleniyorlardı.

Sinirlioğlu OHAL’in gerekli olduğunu da savunuyor ve dinleyenlerin gülmemek için dillerini ısırmasına adeta vesile üretmek ister gibi, ‘Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğüne saygılı olduğunu; özgürlüklerin anayasa tarafından da güvenceye alındığını” da ekliyor.

Kimse gülmüyor tabii.

Durum hiç bu kadar beter olmamıştı.

Haberi görünce ne diyeceğimi şaşırdım, inanın.

Türkiye’nin demokratikleşme ve reform sürecinde bir zamanlar en ön safta görünmeye gayret etmiş, demokrasi aşığı bilinen tüm aydın ve gazetecilerin en azından saygısını kazanmış, onlarla konuşmuş güven ilişkisi kurmuş, bu arada müsteşarlığa kadar yükselmiş bir diplomat söylüyor bu lafları.

Söyleyebiliyor.

Hiç sıkılmadan.

Öylesine.

Şu anda hapiste bulunan bunca arkadaşımın adına konuşamam elbette.

Haddime değil.

Ama bu diplomat o mahpus arkadaşlarımdan hangileri ile nerelerde, hangi ortamlarda el sıkıştı, yüzlerine güldü, konuştu, konferanslarda tartıştı, demokrasi asgarisinde buluştu (ya da öyleymiş gibi yaptı), bunları da söyleyemem.

Kendisi gayet iyi biliyor, hapisteki 170 arkadaşımdan hangileriyle tanışıklığı olduğunu, konuştuğunu; veya yazılarından onların gerçekte kim olduklarını bildiğini.

Onun vicdanına kalmış.

Bir fikrim yok tanışırlar mı, ama en azından şu soruyu sorayım:

Feridun Bey, bu sözlerden sonra mesela Kadri Gürsel’in yüzüne nasıl bakacak?

Bakabilecek mi?

Kadri Gürsel darbeci öyle mi?

Ahmet Altan darbeci öyle mi?

Enis Berberoğlu darbeci öyle mi?

Aslı Erdoğan terörist öyle mi?

Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Murat Sabuncu, Murat Aksoy, Tunca Öğreten, Deniz Yücel, Büşra Erdal, Mehmet Baransu, İnan Kızılkaya, Zehra Doğan, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan, Güray Öz, Mustafa Ünal, Turhan Günay, Nedim Türfent, Ahmet Şık…

…say sayabildiğin kadar, 180’e kadar yolu var…

Demek bu insanlar darbeci…

Darbe destekçisi…

Öyle mi?

Ben de sadece şunu söylüyorum o zaman:

‘Eğer bu insanlar, bu değerli meslektaşlar darbeci, terörist ise, BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu da aynen darbecidir, teröristtir.’

Bu kadar net.

Bundan sonra hangi diplomat bu deli saçması rutin laflarla karşımıza çıkarsa, hepsini tek tek teşhir edeceğim, belirteyim.

Utanın.

İşimizi gazeteciler olarak yapmaya çalıştığımız için hayatımız karartıldı, çıkmış böyle saçma sapan laflarla çamur sıçratmaya çalışıyorsunuz.

İnsan onuruyla böyle oynayamazsınız.

Son olarak şunu da ekleyeyim:

Bir sistem baştan aşağı çürümüşse, asgari vicdan sahibi ondan uzak durmayı bilmelidir.

Çürümüş bir sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur.

Aksi halde tarihin şeref defterine değil, utanç sayfalarına geçersiniz.

 

AKP, Darbe, Erdoğan, medya, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

CHP’nin ‘FETÖ Hipnozu’ndan uyanması için bunca rezillik ille de gerekli miydi?

”Bu karar faşizmin tescilidir.”

Meslektaşımız Enis Berberoğlu’nun 25 yıl ağır hapse mahkum edilme kararı üzerine CHP’nin TBMM genel kurulunu terketmesinden hemen önce, partinin grup başkanvekili Özgür Özel bu cümleyi sarfediyor.

Faşizmin tescilini tespit etmek için Gezi olaylarından bu yana beklemek gerekmiş nedense.

CHP’lileri kaç zamandır hayretle, ibretle, her seferinde (nafile olduğunu bile bile) anlamaya çalışarak izliyorum. Tabii içlerinde canını dişine takmış Barış Yarkadaş, Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu gibi milletvekillerini tenzih ederek.

Dün gece Aykut Erdoğdu’nun bir tweet’i:

”Tesadüfen NTV açtım… CHP’nin darbe raporu konuşuluyor… Yayında CHP’li yok… Birleşip CHP’ye küfür ayini düzenlemişler.. Zapladım…”

Öyle tabii.

Ama nesi yeni bunun? Beş miligram vicdanı olmayan parayla gözü dönmüş o Şahenkler, o Cinerler, o Demirörenler, sonraları aralarına katılan Doğanlar, bu medyayı, dolayısıyla da halkı olduğu gibi üç beş ihaleye, ‘ver ki alasın’a, ‘aman başıma birşey gelmesin’e olduğu gibi satalı kaç zaman oldu?

HDP, dokunulmazlıklar konuşulurken ne zaman HDP’li vardı ekranda? KHK mağduru kimler çıkıp derdini anlatabildi?

Bir zamanlar Ergenekon Balyoz sırasında subayları boy boy ekrana dizen patron uşağı editörlerin hangisi ‘yahu bu darbe tuhaf, bir de şu tutuklu subay yakınlarını aynen o zamanki gibi dinlesek?’ dedi?

Hangisi referandum öncesinde bırakın ‘hayır’ yanlısı sivil toplum temsilcilerini, meşru muhalefete zaman ayırdı?

Bu aşağılık işveren türünü tanımadınız mı hala?

Neye şaşıyor ve kızıyorsunuz ki?

husamn

Merkez sağın eski isimlerinden Hüsamettin Cindoruk‘un geçenlerde Cumhuriyet’e anlattıklarından bir bölümü alayım buraya.

”Çok partili hayat bitmiştir, Bugün Türkiye’de tam hukuksuzluk, tam kanunsuzluk dönemi yaşanıyor” diyen Cindoruk üstüne basa basa anlatıyor:

”Buradaki sorumluluğun büyüğü medyada. Bir ülkede medya kalmadıysa sürdürebilir demokrasi yoktur. Özellikle görsel basını, tarihçiler ağır biçimde itham edecektir. 85 yaşıma geldim, Türkiye tarihinin en yanlı görsel ve yazılı basınıyla karşı karşıyayız. Ben bundan sermaye sınıfını sorumlu tutuyorum. Türkiye’de sermaye sınıfı demokrasiyi içselleştirmiş değil. Büyük sermayenin tanzim ettiği bir medya var bugün. Bir ülkede liberal demokrasi olmazsa, liberal sermaye nasıl yaşayacak onu düşünmeleri lazım. Basına girmiş sermayenin yanlış yapması, kendisinin intiharına yol açar. Göreceklerdir ki, bir süre sonra büyüttükleri yapı kendileri ile de ihtilafa düşecektir. Ben komünist de değilim, Marksist de değilim ama bunu söylüyorum.”

Ekliyor Cindoruk:

”Türkiye’de 150’den fazla gazeteci, çoğu fikirlerine katılmadığım insan, tutuklu. Basın özgürlüğü olabilir mi burada? ..cezaevlerindeki bütün gazetecilere geçmiş olsun diyorum. Onlara hepimizin bir özür borcu var. Gereğini yapamadık. Biz demokrasiyi koruyamadık. Yani ben de kendimi kusurlu buluyorum.”

Özür dilemek gereklidir ve erdemdir.

 

Bu satırları yazarken bir yandan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu CNNTürk canlı yayınında dinliyorum. Bugün 170 bilmemkaçıncı gazeteci olarak Enis’in milletvekili unvanıyla hapsi boylamasında sanki kendisi ve partisi bindiği dalı kesmesinin hiçbir rolü yok. CHP lideri, sokaktaki herhangi bir terbviyeli vatandaş gibi müşteki sıfatıyla sızlanmakla meşgul.

Öte yandan anlıyoruz ki, ‘Yenikapı rüyası’ndan da sanki uyanmış.

Her ne kadar Özel gibi faşizm kavramını kullanmıyor ama, sokağa inmeyi, biraz tedirgin de olsa, ihtiyat telkin ediyor da olsa telaffuz etme noktasına gelmiş.

Ne diyeceğimi bilemiyorum CHP’ye, inanın.

Liderliğinin ve kenarda köşede köhne ezberlerle olup biteni izleyen çoğunluk milletvekillerinin ‘aaa, Türkiye’ye faşizm geldi, tescillendi’ deme noktasına gelmesi için, Türkiye’de 150 bin kişinin işinden olması, 40 bin kişinin tutuklanması, 170 gazetecinin hapse tıkılması, 500 bin Kürdün evinden yurdundan edilmesi, TBMM’nin üçüncü büyük partisinin 13 milletvekilinin ve binlerce parti üyesinin kodesi boylaması gerekiyormuş.

Türkiye’nin değerli insan kaynağını oluşturan 8 binden fazla akademisyenin işten atılması ve kara listeye alınması; yargı mensuplarının dörtte birinden fazlasının TSK generallerinin yarısının tutuklanması lazımmış.

Bu noktaya gelinmesi için CHP’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları için kızılca kıyameti koparmadan bakınması, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘gibi’ yapılması, 7 Haziran sonrasında göz göre göre Saray’ın ketenperesine gelinmesi, 15 Temmuz sonrasında FETÖ dolmuşuna binilip Yenikapı’ya koşturulması, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet denilmesi, Anayasa Komisyonu ve Darbe Komisyonu gibi ortaoyunlarında figüranlık rolünün kabullenilmesi, 16 Nisan referandumu sonucunda haklı olarak isyan eden halkın sokakta dımdızlak bırakılması, ‘sine-i millete dönüp oyunu bozalım’ diyen değerli CHP milletvekillerinin tasfiye edilmesi, Avrupa Konseyi’nde Türkiye’deki hukuk vandallığının denetime alınmasına hayır oyu verilmesi gerekiyormuş.

Onca uyarıya, ‘yapmayın etmeyin’e rağmen bekleyip Enis’in içeri alınmasını da yaşamaları lazımmış demek ki.

Neymiş, ‘faşizm tescillenmiş.”

CHP’li baylar bayanlar, faşizm tescilleneli üç yıl oldu!

Gezi’deki çocuklar – çoğu CHP’lilerin çocukları – tepelenirken gaza boğulurken tescil işlemleri hızlanmış, 2014 yazında tescil kayda geçmişti bile.

Erdoğan bunu CHP’lilerin anlamadığını düşündü, ve karşı darbe ardından OHAL’i ilan ederek ‘anlayın artık’ demeye getirdi mi?

Hem de nasıl.

Anladılar artık, galiba.

Neyse geç olsun da güç olmasın.

Ama hala yarım ağızla devam eden bir söylem egemen CHP’ye.

Kürtler konusunda sessizliği zaten baki de, Kemalist, laik, Alevi veya sol kesimden birileri içeri alındığında papağan ezberi ve refleks şu:

‘Ama olamaz’ Siz bunu yaparak FETÖ soruşturmalarını sulandırıyorsunuz!’

Çıldırmak işten değil.

15 Temmuz’dan bu yana toplumun altı üstüne gelmiş, faşizmin tırpanı en az iki milyon insanın onurunu kanatmış, hayatlar altüst olmuş, hak hukuk diye birşey kalmamış, memleket toplama kampına dönmüş, kimin neden nasıl içeri alındığı konusunda mantıklı soru sormak abesle iştigal etmek, sudan çıkmış balıkla sohbet etmekle eşitlenmiş, kenidlerinin de tespit ettiği gibi darbe girişiminin kontrollü olduğu anlaşılmış, CHP hala ortada FETÖ diye birşey olduğuna inanmaya, halkı inandırmaya çalışıyor.

Ortada sadece, Ankara’da dizginleri tamamen ele geçirmiş bir faşizan ekibin, düşman ilan ettiği toplum kesimlerine açtığı bir savaş var.

Darbeden 11 ay sonra önümüzdeki bilanço bunu gösteriyor.

Eğer mesele suçluları tespit, teşhir ve mahkum etmek olsaydı, şu anda düzgün bir yargı darbecileri ve onlara bu suçta yardımcı olanları tespitle meşgul olurdu.

Nuriye ve Serdar taa geçen Kasım’dan beri mağdur.

Bunlar mı darbeci?

Ahmet Şık mı darbeci?

Diplomat Gürcan Balık mı darbeci?

Bugün FETÖ’den mahkumiyet alan, ‘ben masonum!’ diye bas bas bağıran BM yargıcı Sefa Akay mı FETÖ’cü?

İçerdeki 166 generalin hepsi mi darbeci, hepsi mi FETÖ’cü?

Türkiye ekonomisini dünyaya açan Boydaklar, Rızanur Meral, Nakipoğlu mu darbeci?

Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce HDP’linin suçu darbecilik mi?

Ahmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Kadri Gürsel, Emre Kızılkaya mı darbeci?

Tek ‘suçu’ Gülen Cemaati mensubu olmak olan onbinlerce gariban Anadolu insanı mı darbeci? Bir dini cemaate üye olmak ne zamandan beri suç?

Say say bitmez.

Onun için geçin bu mavraları.

Türkiye’nin renk ayrımı yapılmadan canına okunuyor, CHP hala mırıl mırıl.

Bırakın bu FETÖ ezberini.

Bırakın, çünkü, bir zamanlar aynen Ergenekon adına gelen hukuksal itirazlar bugün de gündemde.

Screen Shot 2017-06-14 at 23.00.52

Bakın dindar ve yandaş kesimin önde gelen isimlerinden Ahmet Taşgetiren bir hukukçuya kulak verip dediklerini yazmış bugün, ben değil.

Okuyun bakın:

Herhangi bir örgütün “Terör örgütü” olarak tanımlanması için yargı kararı gerekir. Şu ana kadar FETÖ ile ilgili Yargıtay tarafından onaylanmış bir yargı kararı yok. Yargıtay’da bekleyen dosyalar var, onlar görüşülse, terör örgütü hükmü onaylansa alt yargı organları da ona göre karar verir.

 2008 yılında Dava Daireleri Genel Kurulunda 72 hakimin onayıyla verilmiş bir karar var, o da Gülen hareketinin bir terör örgütü olmadığı yönünde.

FETÖ için terör örgütü kararı verdiğinizde de bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Çünkü suç da ona göre oluşuyor. O kararın verilmesinden önceki eylemleri o suç kapsamı içine sokmak, hukuk açısından tartışmalı. Çünkü o ilişkileri teröre destek çerçevesine oturttuğunuzda, önce tarihlerde devletin farklı kademelerinin örgüte farklı tarihlerde sağladığı imkanlar da aynı akıbeti paylaşmakla yüz yüze gelebiliyor.

Buna benzer bir problem de şu: FETÖ ile mücadele başladığı günden beri yapıldığı gibi, 17/25 Aralık’ı bir milat olarak aldığınızda ve ondan sonraki iltisakları teröre destek faaliyeti olarak nitelediğinizde, 17/25 Aralık’tan sonra da devlet gözetiminde faaliyetine meşru olarak devam eden bazı kuruluşlarla ilişkinin terör kapsamına sokulması kendi içinde çelişki taşıyor.

Mesela Bank Asya 17/25 Aralık’tan sonra da devam etmiş, TUSKON aynı şekilde, Aktif Eğitim – Sen aynı şekilde faaliyetine devam etmiş. Üstelik bu sendikaya üyelik için gerekli aidatı üye adına devlet ödemiş. Devlet nezdinde“meşru”görülen bir kuruluşla ilişkiyi terör örgütü ile ilişki olarak sunmak makul olur mu?

Mahkemeler önlerine gelen dosyalar için karar veriyor. Diyelim medyada ”FETÖ’cü” diye yargılanıp infaz edilmiş bir kişi için tahliye ya da beraat, buna karşılık yine medyada “FETÖ ile asla ilişkisi olmadığı”na dair kanaat oluşan birisi için tutuklama kararı çıkıyor.  Oklar derhal mahkeme başkanına, savcıya, heyete yöneliyor. Bakıyoruz Mahkeme Başkanı görevden alınıyor. Bu tarz uygulamalar, HSK’yı tartışılır hale getiriyor, bir. Mahkeme heyetlerinde yargısız infaza maruz kalma tedirginliği oluşturuyor, iki. Onun da sonucu, “Geciken adalet” olgusunu gündeme taşımak oluyor. Yani uzun tutukluluklar, tutuklanmanın fiili ceza haline gelişi, hukuktan beklentinin zaafa uğraması gibi her biri derin adalet sorunu olan işler.

 Görevden alma ve açığa almalarda, beraat-i zimmet asıldır, ya da şüpheden sanık yararlanır gibi evrensel kurallar işlevsiz kalıyor. Pek çok insan, hangi suçu sebebiyle açığa alındığını da, görevden alındığını da bilmiyor. Son AİHM kararı da, içerde hukuki süreç bitmediği gerekçesi ile topu “OHAL Komisyonu”na atınca, OHAL komisyonunun ne zaman faaliyete geçeceği ve yüz bini aşmış başvuruları nasıl sonuçlandıracağı da gözükmeyince, ülkeyi yönetenlere ne kadarı ulaşıyor bilmiyorum ama ulaşılabilen alanlara dramatik mağduriyet vakıaları akıyor.

 Sonunda çözmek zorunda kalacağımız bir sosyal depresyonun tohumları ekiliyor şu anda. Devlet aklı oturup, Hukuku eksen alarak yeni bir değerlendirme yapmalı.

Dedim ya, bunları Taşgetiren – belli riskleri de göza alarak, belli – yazmış.

Peki ben bu yazıyı niye yazdım?

Şunun için:

  • CHP’nin bugün Enis’ten sonraki çıkışı sert gibi görünüyor ama kafaları hala eskisi gibi karışık
  • Korkum odur ki, ‘sokağa çıkıyoruz’ lafı ardından çıkabilecek kargaşada fatura, sokağa çıkanları yalnız bırakma ihtimali yüksek olan CHP yüzünden 15 Temmuz sonrası mağdurlarına, özellikle Kürtlere ve Cemaat tabanına yeni mağduriyetler ekleyebilir. Yani güven sorunu var.
  • CHP’lilerin Taşgetiren’in yazısını okumasında yarar var. Her gelişmeyi FETÖ merceğinden okumak CHP’de muazzam bir optik yanılgı yarattı; büyük resimdeki hukuk facıasına karşı ucuz siyaseti bırakıp, tam teşekkülü ayrımsız bir hukuk savaşını yürütmesini engelledi; bilemem belki de işlerine öyle geldi. Oysa hedef nettir: CHP, OHAL’in kaldırılmasını ve sadece darbecilerin adil yargılanıp suçluların aclen mahkum edilmesine odaklanmalıdır. Gün hukuk savaşı günüdür, sığ siyaset değil.
  • Görüldüğü gibi faşizmle edepli, akılcı ve mantıklı konuşulmuyor, Konuşulmaz; konuşudukça üzerine çıkar ve ezer. Olan da olacak da budur.
  • Görüldüğü gibi Enis’e ve diğer CHP’li milletvekillerine dayandı baskı. Bugünkü olay iktidar için yeni bir sınama-deneme-yoklamaeşiğidir; bu tepki de sönerse, iktidar baskı çıtasını daha da yükseltecektir. Ve, CHP’lilerin bugün iddiasının tersine, enkazın altında kalacak olan Saray ve AKP değil, bizzat CHP olacaktır.
  • Kimsenin, özellikle de CHP’lilerin kuşkusu olmasın.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın