Erdoğan’ın savaş kartı masada

1 Kasım seçimlerinde AKP, MHP ve BBP’nin aldığı oyların toplamı % 63’e yakın. O zaman dilimi itibarıyla bu oran, seçmenin neredeyse üçte ikisini işaret ediyor.

Esasında, Türk-İslam Sentezi heveslilerinin heyecanının her daim ayakta tutan bir sosyolojik olgu bu. Bunu görmeden, anlamadan, ve neden sabit kaldığını sorgulamadan, Türkiye’de demokratik bir anti-AKP veya daha genel anlamda anti-faşizm alternatifi oluşturmaya çalışanların gidebileceği bir yer yok.

‘Erdoğan sıkıştı’, ‘Reis tıkandı, çıkmaza girdi’ veya ‘AKP için sonun başlangıcı’ dediğimiz vakit, tam da bu yüzden kendimize yepyeni hayal kırıklıkları da hazırlıyor olabiliriz.

Çünkü, Türkiye’de ceberrut devletin her seferinde dirilmesine ve kontrolü yeniden sağlamasında ve eski devlet temsilcilerinin kabara kabara ‘ne demokrasisi ulan!’ diye etrafa parmak sallamalarında, arka planda, bu sosyolojinin onlar açısından ‘güvenilirliği’ var. Onları hiç yarı yolda bırakmayan bir zihin halidir bu. Hiç yanıltmamış ve kurtarmıştır.

Peki, Erdoğan zorda mı?

7 Haziran sonrası ile mukayese edeceksek, hayır.

Ama, ortaya çıkan yeni durumla ilgili yeni bir arayışta olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, 1 Kasım’a giden süreçte keskin bir tercih yaptı Erdoğan ve bunu 15 Temmuz ve sonrasındaki OHAL ile tahkim etmiş olsa bile, yeni fiili ittifakın ortaya koyduğu soru işaretleri, hem kendisini sürekli uyanık tutmasına hem de muhtemel sıkışmalara karşı başka kapıları aralık bırakmasına yöneltiyor onu.

Erdoğan’ın sevmediği bir kavşak, hoşlanmadığı bir konjonktür kırılması değil bu. O bir siyasi manipülasyon ustası, ve cephanesi hala bol. Ve hayli rahat, çünkü anlamak istemeyen bol olsa da, bu girdiği yola kelleyi koymuş, ‘ya Allah’ diye giden bir figür var. Gözünü sadece taktik anlamda kırparsa kırpar. Stratejik anlamda hiçbir şey umrunda değil.

1 Kasım’da öne çıkan AKP-MHP-BBP gövdesi, eski devlet açısından kullanışlı ama o cenah açısından en oynak parça, hala AKP. Çünkü, herşeye rağmen, AKP sosyal açıdan çok parçalı yapıyı iyi kötü koruyor ve en önemlisi, Kürt sorununda vahşete varmış son durum, partiyi sallıyor. Buna, 2004 ve sonrasından itibaren rant pastasının içine çökmüş teşkilat katmanlarını da ekleyince, Erdoğan açısından önceliğin ne olduğu net olarak ortaya çıkıyor.

Şu sözlerini bir panik halinin sonucu olarak değil, aynen 1 Kasım öncesinde olduğu gibi yeni arayış ve çözümlerin dibacesi olarak görmek gerekir:

“Yeni sistemde başarı çıtası yüzde 50 artı 1 oy. İşimiz kolay değil. Na yapacağız, çalışacağız. Siz zoru Allah’ın izniyle kolay kılacaksınız. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sıkıntıların üstesinden ancak böyle bir sistemle gelinebileceği için bu sistemi getirdik. Biz yeni yönetim sistemiyle kendimiz için değil ülkemiz için doğru olanı yaptık. Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri var. Bu seçimde çok iyi bir netice almalıyız ki 2019’daki başkanlık sisteminde daha yüksek oy alalım. Asıl imtihanımız 2019 kasımında yapılacak seçimlerde alınacak netice olacaktır. Teşkilatımızda metal yorgunluğu emareleri gördüğümü daha önce söyledim. Büyük kongre sürecimizi de fırsat bilerek teşkilatlarımızda kapsamlı bir değişiklik yapmak durumundayız. Genel başkan olarak bu konuda kararlıyım. Belde seçimlerinden başladık şimdi ilçe ve il seçimleri var. Koltuklara getireceğimiz arkadaşların isimleri değil o isimlerin acaba halkla iletişimi nasıl aslolan bu.”

“İstediğimiz kadar yollar yapalım havalimanları yapalım eğitimde sağlıkta adalette emniyette bu yatırımları cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidar yapmadı biz yaptık. Yeterli mi? Bunların hepsi gerekli ama yeterli olan ne gönülleri kazanmak. Ben teşkilatımın siz değerli elemanlarını gönül erleri akıncılar olarak görüyorum. Gönül erleri olarak da sizleri selamlıyorum. Siz elektrik vereceksiniz elektrik alacaksınız. FETÖ, PKK, DEAŞ’la mücadele ediyoruz. İşimiz kolay değil.”

Ve, Rize konuşmasının bu noktasında, bir Erdoğan klasiği gündeme geliyor. İktidarın yeniden tahkimi için, sarsılmış olan eski parti içi ittifakların tamiri. Terkedilmiş olan, ama hiçbir zaman hoyratça harcanmayan yol arkadaşları ile ‘yeniden beraber ıslanma’ teklifi canlanıyor:

”Ülkemize yönelik saldırılar karşısında öncelikle bizim AK Partililer olarak sapasağlam durmamız gerekiyor. Bencillik makamında sıkışan defolu kişilerle böyle zorlu bir mücadeleyi yürütemeyiz. Teşkilatımıda başlatacağımız değişimi sıkı tutmak durumundayız. Davası olmayan bulunduğu yerde milleti kucaklamayan hiç kimse AK Parti’de yöneticilik yapamaz. Açık söylüyorum 15-20 yıl öncesinin siyaset baronlarının tarzıyla AK Parti’de etkinlik kurmaya çalışan herkes karşısında bu kardeşinizi bulur.”

“Partimizin kuruluşunda emeği geçen tüm kardeşlerimize vefa borcumuzun olduğuna inanıyorum. Bu kardeşlerimizle şu andaki ilişkisi devam etmelidir. İhanet etmedikten sonra biz onları kapıda bırakamayız onlarla beraber yolculuğu devam ettireceğiz. Bedir farklıdır Uhud farklıdır. Bunun üzerinde hassas duracağız. Bu kardeşlerimizle şu andaki kadrolarımızın irtibatı devam etmelidir. Onlarla beraber yolculuğa devam etmeliyiz. Bu inceliği bir kenara koymayacağız. Bunun üzerinde hassas duracağız. Her bir arkadaşımdan kongre süreçlerindeki adımlarını bu gerçekler üzerinde atmasını bekliyorum.”

Atılan bu çiçekler, bir zamanlar Kürt Barış Süreci’nin raya oturması için çabaları bilinen Sadullah Ergin’e, tabii ayrıca Bülent Arınç ve Abdullah Gül’e, belki Ali Babacan’a ve hatta Beşir Atalay’a ve Kürt savaşının başlamasıyla, dış politikada deli saçması işlere kalkışmalara küsen herkese gitmektedir.

Erdoğan yeniden toparlama işinde başarılı olur mu?

Seslendiği kesim, bir zamanlar partinin stratejik aklını oluşturuyor idi. Bu kesim, eğer gelen çağrılara sessiz kalmaz veya itiraz etmez, hatta koşarak geri döner ise, bunun asli nedeni, ilerde bir tarihte ‘Erdoğan kuşatması’nı tamamlayan ‘eski devlet’ kesiminin, faturayı önce kendilerine keseceğini kestirme kabiliyetlerinin yüksek olmasıdır. Erdoğan’ın kendilerini daha sert bir hamleyle kurban edeceğini görüp bilenler, taktik amaçla etrafına yeniden, isteksizce olsa da kümelenebilirler.

Yapmazlarsa? Ağırdan alırlarsa?

Zaman kimseyi beklemez. Bu durumda, Erdoğan’ın alternatifsiz olduğunu düşünmek abestir. Çıplak bir iktidar oyunu oynanıyor ve şu sözlerinde, hiç de ihtimal dışı olmayan, ‘an meselesi’ gibi görünen bir senaryo var.

”Tek vatan, bizim doğu illerimizi bölmek istemediler mi, girdiler. Biz oraları size mezar ederiz, mezar dedik. İşte Gabar’da, Tendürek’te, bütün oralarda şu anda güvenlik güçlerimiz gece gündüz demeden inlerine girdik. Şu anda da yoğun bir şekilde operasyonlar devam ediyor. Şehidimizin kanını biz yerde bırakmayacağız. Bu dörtlü AK Parti’nin manifestosudur. Bizim Türkiye Cumhuriyet Devleti’nden başka hiçbir devletimiz yoktur. Kim ne derse desin, hikaye. Ben size partimin genel başkanı, aynı zamanda manifestomuzu söylüyorum. Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek devlet. ” 

Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan (

Bu sözler, geçen haftaki açıklamalarının devamı.

Erdoğan, Cumartesi günü Malatya’da yaptığı konuşmada, Suriyeli muhaliflerin Türkiye’nin desteğiyle Cerablus’tan El Bab’a kadar ilerlediği Fırat Kalkanı Harekatı’na atıfta bulunarak, “Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye’deki terör oluşumu projesinin kalbine soktuğumuz hançeri, yeni hamlelerle genişletmekte kararlıyız. Çok yakında bu konuda yeni ve önemli adımlarımız olacak” demişti.

Reuters’e konuşan bir hükümet yetkilisi, “Yeni komuta kademesiyle terörle mücadelede daha aktif adımlar atılacak. Bölgenin gerçeklerine göre hareket edebilecek bir yapı kurulacak” diyordu.

Sınır ötesi harekat izni, CHP’lilerin de verdiği oylarla geçen Ekim ayında TBMM’den geçmişti. İzin 17 Ekim’e kadar geçerli. Zaman daralıyor ve Erdoğan’ın son sözleri, Munbiç, Tel Abyad ve Tel Rıfat üzerine en az 8 bin askerle düzenlenecek bir harekatın, an meselesi değilse bile ‘ilk fırsatı’ beklediğini gösteriyor.

Aslında Erdoğan tam Türkiye ölçülerine uygun, basit ama etkili bir kurgu içinde. CHP’yi Kürt kapanında burnundan halkayla tutarken, MHP ve BBP’yi militarist siyasetle kendi yörüngesine çekiyor ve bu arada, gözbebeği enstrümanı AKP içindeki dengeleri bir öyle bir böyle sallayarak üzerlerindeki yüksek salınımını güvence altında tutuyor.

% 51 oyunu bu.

Bedeli ne kadar ağır olursa olsun, tutturmaya çalışacak.

Savaş kumarı değil mi, oynamak mecburi.

Türkiye tarihinde hiçbir zaman bu kadar eşgüdümlü bir İslamizasyon ve Militarizasyon taarruzuna maruz kalmamıştı.

Bakalım, göreceğiz.

 

Reklamlar

About yavuzbaydar

Yavuz Baydar has been an award-winning Turkish journalist, whose professional activity spans nearly four decades. In December 2013, Baydar co-founded the independent media platform, P24, Punto24, to monitor the media sector of Turkey, as well as organizing surveys, and training workshops. Baydar wrote opinion columns, in Turkish, liberal daily Ozgur Dusunce and news site Haberdar, and in English, daily Today's Zaman, on domestic and foreign policy issues related to Turkey, and media matters, until all had to cease publications due to growing political oppression. Currently, he writes regular chronicles for Die Süddeutsche Zeitung, and opinion columns for the Arab Weekly, as well as analysis for Index on Censorship. Baydar blogs with the Huffington Post, sharing his his analysis and views on Turkish politics, the Middle East, Balkans, Europe, U.S-Turkish relations, human rights, free speech, press freedom, history, etc. His opinion articles appeared at the New York Times, the Guardian, El Pais, Svenska Dagbladet, and Al Jazeera English online. Turkey’s first news ombudsman, beginning at Milliyet daily in 1999, Baydar worked in the same role as reader representative until 2014. His work included reader complaints with content, and commentary on media ethics. Working in a tough professional climate had its costs: he was twice forced to leave his job, after his self-critical columns on journalistic flaws and fabricated news stories. Baydar worked as producer and news presenter in Swedish Radio &TV Corp. (SR) Stockholm, Sweden between 1979-1991; as correspondent for Scandinavia and Baltics for Turkish daily Cumhuriyet between 1980-1992, and the BBC World Service, in early 1990's. Returning to Turkey in 1994, he worked as reporter and ediytor for various outlets in print, as well as hosting debate porogrammes in public and private TV channels. Baydar studied informatics, cybernetics and, later, had his journalism ediucatiob in the University of Stockholm. Baydar served as president of the U.S. based International Organizaton of News Ombudsmen (ONO) in 2003. He was a Knight-Wallace Fellow at University of Michigan in 2004. Baydar was given the Special Award of the European Press Prize (EPP), for 'excellence in journalism', along with the Guardian and Der Spiegel in 2014. He won the Umbria Journalism Award in March 2014 and Caravella/Mare Nostrum Prize in 2015; both in Italy. Baydar completed an extensive research on self-censorship, corruption in media, and growing threats over journalism in Turkey as a Shorenstein Fellow at the Kennedy School of Government at Harvard.
Bu yazı AKP, Erdoğan, Kürt, Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s