Erdoğan ‘dümdüz giderken’, muhalefet açığında kapanma emaresi görünmüyor

Ne diyordu Erdoğan?

”Nereye vurursanız vurun, biz dümdüz gidiyoruz çünkü biz Türkiye’yiz.”

Bu laflar bir-iki hafta önce Almanya’ya söylenmişti, ama ‘ dümdüz gidiyoruz’ kısmı çok uzun bir zamandır herşey için geçerli.

Dümdüz gidiyor Erdoğan, bunu açık sözle de anlatıyor.

Dümdüz gidiyor, çünkü direksiyon kilitlendi.

Türkiye’nin içine sürüklendiği tarihi rezilliğin yüzde 90’ından sorumlu olan kişi, kendi formasyonu ve kapasitesi açısından, ancak böyle konuşursa dümdüz gidişle düze çıkacağını sanıyor.

Bu iç gerçeği anlayınca, seçim hazırlığındaki Almanya’ya hitaben bugün edilen şu lafları da doğru yere koymak kolaylaşacaktır:

”Türkiye’nin tansiyon düşürme noktasında herhangi bir sorumluluğu yoktur. Eğer bu konuda sorumluluk aranıyorsa bunun baş sorumlusu Almanya’nın ta kendisidir. Almanya, AB müktesebatına uymayan bir ülke konumuna düşmüştür.

Ben de Almanya’daki vatandaşlarıma şunu söylüyorum, sakın bu yanlışa düşüp de bunları desteklemeyin. Bunlar Türkiye düşmanlarıdır. Birinci, ikinci parti önemli değil. Bu şu anda Almanya’da yaşayan tüm vatandaşlarımızın onur mücadelesidir.

Onların aklına da ihtiyacımız yok. Buradaki siyasi partiler bu mücadeleyi demokratik bir tavır içerisinde yürütmeleri lazım. Bunu Hamburg Zirvesi’nde de gördük. Oradan döndük geldik ama değişen bir şey yok. Orada asıl bu işi değiştirecek olan 1 milyona yakın oy kullanacak olan Türk seçmen var.

Türk seçmenlerimize özellikle Türkiye’ye bu denli saygısızlık yapan bu siyasi partilere karşı sandıkta oylarını kullanırken gerekli dersi vermeleri gerekir diye düşünüyorum.”

flags

”Türk seçmenlerimize” kavramına mim koyun.

Bu zihniyette, başka bir ülkenin sistemine girmiş ve orada yaşamayı, oranın hukuk düzenine uymayı seçmiş, oranın yurttaşı olmuş insanların onur ve zekasına saygı aramayacaksanız. Elbette ki Erdoğan, seleflerinin geleneğine uyarak Türkiye’de yaşayan insanlara koyun muamelesi yapma – yan bilimsel deyişle, vesayet uygulama – tavrını sürdürüyor, ama bunun tabii ki katmerlisini yapıyor. Bu lider türünün gözünde kitleler sığır sürüleridir, denileni yapmaya mütemayildirler, ses yükseltince korkar, kitle içinde tekmelenmemek için akıntıya uyarlar. Şimdi bekliyor ki Erdoğan ve bakanları, Almanya’da demokrasi kültürü içinde soluk alan Türkiye çıkışlı insanlar da böyle davranacaklar.

Peki kime oy verecekler?

Komünistlere mi? Nerede o günler?

Aşırı sağcılara mı?

Nasıl ders verecekler yerleşik partilere?

Bilen yok.

Yok, çünkü siyaset kültürü bir kere holiganlaştı mı, izahı zor işler peşpeşe gelir.

2011’den beri yaşanan ‘biri Türkiye’yi gözetliyor’ dizisinin özünde de işte bu var.

Hal aynen böyle olduğu için, bir zamanlar Gülen Cemaati okullarınd okumuş olan damat Albayrak’ın bugün ‘Yurt dışındaki FETÖ’cüleri yerinizde olsam boğazlarım’ lafı da diziye gayet iyi uyan bir replik. Sorun yok.

Geriye dönüp bakmak, geleceği anlamak için şart. Bakınca, aslında Erdoğan’ın nasıl dümdüz geldiği de gayet aşikar. Gelin, AKP kurucularından Abdüllatif Şener’in değerli muhabir kardeşimiz Fatma Yörür’e anlattıklarını buraya hatırlatma amaçlı taşıyalım.

Şener’in bu konjonktürde yalan söylediğini düşünmek için bir sebep yok, ‘Erdoğan’ın Önlenemeyen Yükselişi’ni anlatırken de kritik eşikleri iyi tasvir etmiş.

Şunların altını çizdim Şener’i okurken:

  • 16 yıl onun kişilik, kimlik ve siyaset yapma tarzı ile ilgili gelişti. Parti demokratik bir ortamda kurulmuş olsa da, gerek siyasi partiler kanunu gerekse Erdoğan’ın tarzı bunu yarattı. Siyasi partiler kanunu öteden beri sorunludur, demokrasiye uymayan ve izin vermeyen ve genel başkan odaklı çalışmayı kolaylaştıran bir yapıdadır. Tek güç olmayı hedefleyen Erdoğan da buna dayandı.
  • Şener’e göre Erdoğan hiçbir zaman demokrasiyi amaçlamadı. Nüfuzunu ve gücünü sürekli artırmayı amaçladı: “Konjonktür uygun hale geldikçe, ve toplumsal- kurumsal yapı müsaade ettikçe de bu adımları atmıştır. Bugünkü tek güç haline dönüşmüştür” diyor, ve ilk önemli evreyi partinin Anayasa Mahkemesi’nde kapatılmasının reddiyle Anayasa Mahkemesi denetiminin partide (parti aleyhine, yb) işlemediğini görmesi olarak belirtiyor.
  • Şener’e göre ikinci eşik, 2010’da yapılan anayasa değişikliği. Bu sayede kurumsal yapıları pasifleştiren Erdoğan, yargının kendisine ve milletvekillerine fezleke gönderemez olmasıyla bunu AKP açısından güce, muhalefet açısındansa tehdide dönüştürdü. 
  • Şener, AKP’nin bu noktadan sonra dokunulmazlıkları özellikle HDP ve CHP üzerinde bir tehdit olarak kullandığını belirtiyor.
  • 16 yıllık serüvenin önemli dönüm noktalarından biri olarak barış sürecini de gösteren Eski Başbakan yardımcısı Şener: “Barış süreci, Erdoğan’ın kendi hakimiyeti veya gücünü pekiştiren bir mekanizma olmaktan öte, ülkeyi çözüme götüren ve demokratikleştiren bir mekanizmaya dönüştü ve bu da Erdoğan’ın siyasi stratejilerine uymadı.” diyor ve Erdoğan’ın bu safhada HDP ile havluları atıp burayı bir siyasi mücadele alanına dönüştürdüğünü söylüyor.
  • Şener’e göre gücün tek elde toplanmasında son aşama, ne olduğu, nasıl olduğu ve kimlerin organize ettiği henüz bilinmeyen 15 Temmuz oldu: “Şu anda karşıt düşüncelerin söylenmesi yasak olduğundan, tek yanlı yayın yapılıyor ve bizler işin ayrıntısını öğrenemiyoruz. Asker ve sivil tüm muhalefete yapılan baskılar nedeniyle Erdoğan’ın karşısında gücünü sınırlayacak ne siyasi ne de kurumsal bir yapı kaldı.”
  • Şener’e göre, Türkiye gibi yönünü demokraside tutmaya çalışan, yıllardır AB sürecini yürüten ülkede, yüz yıllık tarihin geriye gidişini yaşıyoruz: “Politika bir süreç, bu süreç kendi kendine oluşmadı. AK Parti’nin yola çıktığında Türkiye bu hazmetme kapasitesinde değildi. Kurumsal ve sosyolojik birtakım sınırlamaları vardı. Demokrasiyi araçsallaştırmadıkça bu sınırlamaları aşamazdı Erdoğan…”

Bu araçsallaştırmada bir yavaşlama yok.

Bazılarının iddia ettiğinin tam tersine, bir korku da yok Erdoğan’da.

Dümdüz gitmenin mantığında korkuya yer yoktur. Sert bir tercihin sonucudur bu, ve Roma’yı yakacak olmanın rahatlığıyla, Roma’yı kundaklama altyapısının kurulmuş olmasıyla ilgili bir kör uçuşla ilgilidir.

Panik yok o cephede, sonuna kadar gitme var.

Miloçeviç korksaydı, durum farklı olurdu. Hani bir örnek…

Bu noktada, ABD’nin Partiler Üstü Politikalar Merkezi adlı düşünce kuruluşunun analisti Nicholas Danforth’un Washington Post’taki saptamalarını da paylaşayım:

  • “Türkiye’de demokrasi öldü ve Tayyip Erdoğan her zamankinden daha çok kontrole sahip.”
  • “Türkiye’nin kaderinin sivil otoriterlik sayesinde boğucu ama istikrarlı bir seyir izleyeceğini varsaymak hata olacaktır. Askeriye gibi kurumlardaki bölünme, Erdoğan’ın demokratik mirası aşındırması ve parlamenter demokrasiye yönelik devam eden saldırılarıyla birleşince, Türkiye önümüzdeki yıl karşılaşması muhtemel şoklara hazırlıksız yakalanacaktır. Eğer ülkedeki durum kontrolden çıkarsa sonuç; demokrasinin geri dönmesi değil, şiddet ve kaos sarmalı olabilir.”
  • “Erdoğan, sivil yurttaşları silahlandırıp örgütleyerek 2013’teki gibi yaygın protesto ihtimaline karşı bunları kullanmaya hazırlanıyor” 
  • “En kötü senaryo, Erdoğan’ın ülkeyi artık istikrarı sağlamanın mümkün olmadığı noktaya kadar sürüklemesidir.” 

 ‘Dümdüz gitme’ söz konusu ise, bu, Erdoğan’ı frenleyecek hiçbir mekanizmanın ve kişinin kalmadığı gerçeği ile ilgilidir. Gül, Şener ve Arınç çoktan gitmişti, pek yakında ‘Nabi abi’ de çekildi.

Ortada Erdoğan için bir ‘çıkış haritası’ (exit strategy) yoktur.

Masa örtüsünü olduğu gibi çekme var.

Roma’yı tutuşturma var.

İtiraz edeni imha var.

Alternatif siyaset önerenleri, partiye emek vermiş mutsuzları itlaf kampanyası var.

Paranoya senaryoları var.

Bitmeyecek bir OHAL var.

Ve en önemlisi ‘beterin de beteri’ için altyapı hazırlanmış durumda.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in genel dümdüz gidişi anladığını iddia edebilirsiniz. Ama, her ikisinin de çözümle ilgili çok ciddi blokajları var.

Çünkü, Erdoğan’ın 7 Haziran sonrasında hazırladığı Türk-İslam-Militarist Sentez, bu iki lideri de ciddi biçimde düşündürüyor.

Siyaset bir toplu yürüyüştür. Ne Kemal Bey emin kendi partisi içindeki milletvekillerinin bu yeni ittifaka hakiki muhalefetindenü, ne de Akşener kendi etrafında bu çılgın milliyetçi- İslamcı dalgaya sonuna kadar vuruşacak bir kadroyu görebiliyor.

Ve tabii, Kürt siyaseti bu devrenin tamamen dışında.

Bu açmaz Erdoğan’ın lehine.

Hüsnü kuruntu, manzaranın önüne buzlu cam çekiyor ama gelin Tarık Ziya Ekinci’nin bilgece tespitlerine bakalım da anlaşılsın:

Yeni Türkiye, Milli Nizam Partisi’nin kurulduğu 1960’lı yıllardan başlayarak devam ede gelen bir siyasetin günümüzdeki ürünüdür. Yeni Türkiyedüşüncesinin hayata geçmesi için asker-sivil bürokrasinin baskısından kurtulmak, özellikle silahlı kanadı pasifize etmek gerekli bir zorunluluktu. Parti kapatmaları, tutuklamalar, vakıf, tarikat ve benzeri dinsel amaçlı kuruluşların tasfiye edilmesi, yayın organlarının kapatılması hareketin iktidar amaçlarına set çekiyordu. Yeni Türkiye hareketinin öncü kadroları uzun yıllar CHP+ Ordu=Devlet denklemi karşısında çaresizdi. Hem CHP’yi alt etmek, hem de orduyu kışlasına kapatmak aşılması gereken ağır sorulardı.  AK Parti, iktidara geldiği 2002 tarihinden başlayarak etkin ve tutarlı bir mücadele başlattı. İlk beş yıl boyunca demokratik hak ve özgürlükleri genişletme ve hukuk devletini güçlendirme yönündeki politikalar sayesinde içte ve dışta büyük itibar kazandı. Ordunun radikal unsurlarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz davalarında kamuoyundan destek gördü. Önemli tasfiyeler yapıldı. Daha sonra yenilgiyle sonuçlanan 15 Temmuz Fetocu hain ve caniyane kalkışma hareketini yapanların tutuklanarak tasfiye edilmeleriyle de Ordu önce Kemalist unsurlardan, sonra da Yeni Türkiye projesinin karşıtlarından tamamen arındı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri bakanlığına, Kuvvet Komutanlıkları da Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Böylece silahlı kuvvetler AK Parti iktidarına bağlı bir kuruluş haline geldi.

Miadını dolduran Ordu+CHP=Devlet denklemi yerine AK Parti+Ordu=Devlet denklemi kuruldu. Yüksek yargı, vesayet rejiminin denetiminden çıkarıldı. Anayasa Mahkeme’sinin (AYM) parti kapatma tehditleri son buldu. Yeni Devlet denkleminde AYM de AK Partinin yörüngesine girdi. Milletvekillerinin tutuklu olarak yargılanamayacağına ilişkin içtihadını unuttu.

12 HDP milletvekillinin makabline şamil bir anayasa değişikliği ile yargılanıp tutuklanmaları karşısında sessiz ve ilgisiz kaldı. Eski kararını uygulayabilmek için adeta talimat bekleyen bir konuma girdi. En azından toplumdaki algı bu yöndedir ve bu algı devam ediyor. 

Bugün artık asker-sivil bürokrasi siyasetin dışına çıkmış. Sosyolojik tabanı olmayan Kemalizm de gücünü kaybetmiştir. Yandaşlarının tabulaştırma çabalarına rağmen Kemalist ideolojiye dayalı bir siyasetin umut vaat etmesi olanaklı görünmüyor.”

Tarık Ziya Bey’e katılıyorum.

‘Ama bunlar çok karamsar’ denebilir.

Olabilir. Ama asıl önemli olan, yukarıda alıntıladığım gerçekçi – karamsar değil – görüşlere karşı, CHP veya Akşener cephesinin ikna edici cevapları, bir çözüm iskeletini henüz ortaya koyamamış olmasıdır. Baş aşağı giden bir Türkitye var ortada, ‘bekleyelim de görelim, aceleye gerek yok’ diyemezsiniz.

Bakın Erdoğan dümdüz gidiyor, ve belki de 2019’da, 16 Nisan sonucunu bile temiz ilan ettirecek dalavereler, AliCengiz oyunları yaşanacak.

Romantizm, hayal tacirliği, altı boş slogancılık devri kapandı artık.

Nerede ‘acil muhalefet’?

Mağdurlar etlerinden et koparılmış gibi bağırırken, hangi alternatif siyaset var ortada?

Soruyorum sadece.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nuray Mert olayında gözden kaçanlar

Nuray Mert’in Cumhuriyet’te köşe yazılarına son verilmesine ilişkin bir yorum yazmamaya günlerce gayret ettim, çünkü medya etiği üzerine son 20 yılını vermiş bir kişi olarak, Türkiye’de medya etiği üzerine çaba göstermenin ne kadar anlamsız olduğunu, hiçbir etki yapmadığını, yapmaya devam edenler için ise sadece bir iç rahatlatma veya – sarkastik olmak gerekirse – ahkam kesmeden ibaret kaldığını biliyorum.

Ülkede çoğulculuğa saygıya dayalı gerçek bir demokrasi düzeni kurulmasına dair başka alanlardaki her çabanın da – hepsinin demeyelim ama – önemli kısmının bir cama hohlamadan ibaret olduğunu anlamış bulunanlar ne demek istediğimi anlıyor, eminim.

Bu tür hayaller kuranlar için kötü bir şaka Türkiye, kuruluş harcı bozuk olduğu gibi, insanlarının mayası da – genelde – bozuk. Kürtlere veya ülkenin doğal dokusuna yapılanlara bunca yıldır sessiz kalınmasına bakın, yeter.

Mert’in Cumhuriyet’le ilişiğinin kesilmesi de bu gerçeğin anlaşılması için bir nevi turnusol kağıdı. Bir yanda kalabalık bir kitle bu yazıların bitirilmesine coşkuyla alkış tuttu, bir yanda da çok daha dar kalmış bir özgürlükçü çevre, ifade çeşitliliğinin ve çoğulculuğunun önemine vurgu yapmaya çalıştıkça aşağılandı, neredeye Erdoğan üslubuna koşut bir şekilde ‘yahu git işine’ diye kovalandı.

Medya etiğine kafa yoran sol kökenli bir kesim de, uzun analizlerle Mert’in atılmasını meşru gösteren argümanları sundu. Bu konuda çıkan hemen tüm yazıları okudum, özellikle bunları; ve özlerine şekil veren ‘editoryal ilkeler’ varsayımına dayanan, adeta ‘Türkiye’de medyanın uygulanmakta olan yayın ilkeleri vardır ve bu yüzden Mert atılmıştır, atılmalıdır’ sonucuna kadar varan akıl yürütmelere hayret ettim. Altını çizeyim, ‘vardır’ demek bir şey, ‘olmalıdır’ demek ayrı bir şey. Kafaların karıştığı nokta da burası.

Tabii ki bizi bunları tartışmaya iten asıl etken, Cumhuriyet gibi bir saygın medya kuruluşunun bus sarsıntının odak noktası olması. Yoksa, gazetecilikten ve sosyal rolünden zerre kadar anlamayan, paragöz, bazıları da mafyatik formatlarda güçlüye eğilip istihdam ettiği, güçsüzü ezen medya patronu profilinin egemenliğindeki sözde ‘merkez’ medyanın kullanım süresi bitene kadar posasını çıkardığı, tetikçi ve dezenformasyoncu olarak tedavülde tuttuğu yazarların atılıp satılmasını kanıksayalı çok oldu. O yüzden Beki değil Mert konuşuluyor.

mert

Mert’in günlerinin sayılı olduğunu Darwin yazısı yayınlandığı zaman meslektaşlarıma özel konuşmalarda söylemiş, biraz da hayretle karşılanmıştım. Gazete zaten zordaydı onlara göre, böyle aykırı bir adımı göze alamazdı. Tersini düşünüyordum, çünkü bu doku uyuşmazlığı sürdürülemezdi. Ve bilet kesildi.

Aslında, Türkiye’de köşe yazarı olgusunun, gazete içinde özerk ve dokunulmaz alan parselleme gibi evrensel etiğe aykırı, saçmasapan bir yaklaşım olduğu görüşüne katılıyorum. Bu olgu, zaten olmayan, olsa da uygulanmayan editoryal ilkeler meselesi ile tamamen devre dışı bırakılan sürekli editoryal başyazı açısından bakıldığında, gazetelerin en temel işlevi olan haber ile onu geniş çerçeveye oturtan analiz arasındaki doğal bağı da kopardı.

Editoryal kadrolar başıbozuk ve bilirbilmez köşe yazarlarına söz geçirme hakkını patron marifetiyle kaybettiği için, gazete yazarları da, TV kanallarında sabitlenmiş yorumcular da, kendi gündemlerinde alıp başlarını gittiler, ifade haklarını kendi (veya patron) çıkarlarına endekslediler, ve medya son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de çığrından çıktı, kamuoyunu da kendi diplerine çekti.

Köşe yazarlarının önemli kısmının bilirbilmez – daha güncel tabirle ‘herbokolog’ – olduğu malum, ama gazetelere esas mesleği akademisyenlik olan kişilerin sabit ve düzenli köşe yazarı olarak alınmasına da kaç kez itiraz ettiğimi hatırlamıyorum artık. Mesele şuydu: akademisyen X, filanca konunun veya alanın uzmanıdır, ve ancak o konudaki görüşleri kamusal tartışmaya değer katar, bu nedenle de kendisinden ancak o alandaki güncel gelişmeler gerekli kıldığı anda görüş istenir veya makale yazdırılır.

Bizde bu da deforme edildi, ve sonuç olarak akademisyen – mesela Nuray Mert – bırakın kendi alanı dışındaki evrim konusunu, belli ki hiçbir şey bilmediği Fransa konusunda seçimleri neredeyse her cümlesi yanlış verilere veya varsayımlara dayalı bir köşe yazısıyla sözğm ona ‘analiz’ etmeye kalktı, ve de Fransa işini iyi bilenlere de rezil oldu.

Ama burada sorun Mert değildi elbet, o yazıyı tek kelimesine dokunmadan yayınlayan ve okuru da yanıltan gazetenin editörleriydi. Mert sadece bir örnek; kendi alanının çook dışına taşarak bir müddet sonra seyahat, yemek, sağlık ve diyet yazabilen akademisyen yazarları saymıyorum bile. Ama onların da bir suçu yok, mesele bu saçmasapan istihdam siyasetinin sektöre egemen olması, ve nihayetinde Cumhuriyet’e de sıçraması.

Öte yandan – hakkaniyet esastır – Cumhuriyet’in de ne denli tiraj sıkıntısına ve reklamveren baskısına girdiğini ve ‘gazeteyi kurtarmak için birşeyler yapmak’ gerekmesi adına bu adımları attığını da iyi biliyorum. Ama… aması var: Mert’in mizacı da, neyi nasıl yorumlayacağı da baştan belliydi. Her zaman olduğu gibi, belli ki, kendisine köşe açıldığında, bu konular açıklıkla konuşulmadı.

Öte yandan, ‘Bir köşe yazarı, gazetesininin yayın ilkelerine aykırı yazı yazamaz’ ifadesi biraz fazla düz ve sığ. Günümüz medya ortamı bu kadar siyah-beyaz değil. Ha, bu ilke elbette, içinde farklı dozlarda aktivizm barındıran veya partizan kimlikli medya kesiti için geçerlidir. Kürt medyasında MHP görüşlerini savunan bir yazar olmaz veya tam tersi. Üstteki ifadeyi öne süren meslektaşlar bu tür medyayı kastediyorlarsa, anlarım.

Ama dünya medyası, bir başka sığ ifadeyle ‘muhalif’ diye tanımlanan bir alanla sınırlı değil. Bir de daha fazla oranda kendisini ‘müzmin eleştirel’ olarak tanımlayan medya var: New York Times, Folha de Sao Paulo, Kathimerini, Globe and Mail, Spiegel, Süddeutsche Zeitung, Liberation, El Pais gibi. Buralarda, aktivist veya partizan medyaya kıyasla daha geniş ve zaman zaman iç polemiklere giren ama bilgili ve akılcı yazar kadrosu daha geniş bir spektruma sahip.

Böyle bazı gazeteler, temel kriteri rasyonel argümantasyon olan bazı yazarları sırf ‘şeytanın avukatı’ olarak istihdam etmekte. Mesele, çoğumuzun Türkiye’deki muhabirlik döneminden tanıdığı Stephen Kinzer, Boston Globe’da tam da bilinçli olarak bunu yapıyor: İran’ı savunan, ‘Rusya aslında ABD’nin dostudur’ diyen yazılarla fikirleri kışkırtıyor ve okunuyor.

kinzer

Sadece okunmak da değil mesele. Bizler Artı Gerçek’te başlarken, Celal Başlangıç’la Türkiye sağ ve solunun esasında ne kadar tekçi ve müsamahasız olduğunu konuşmuş, kendimi de katarak, ‘belki burada yazmamız sorunlara yol açar’ demiştim. Celal, ‘bu konu bazı arkadaşların gerçekten tepkisine yol açmıştı’ dedi gülerek. ‘Eee?’ dedim. ‘Ben de onlara şunu söyledim: Onların yazdıkları ve fikirleri sayesinde sizin görüşleriniz daha iyi anlaşılacak, ve aynısı onların yazdıkları için de söz konusu, güzellik de burada’ demişti.

Akla ve gerçek verilere dayalı argümanlara dayalı olduğu sürece, hiçbir fikrin – sağdan sola uzanan spektrumda – ötekine üstünlüğü yoktur. Tersi, eşitliğin inkarıdır.

Ne demişti eskiler? ‘Barika-i Hakikat, Müsademe-i Efkardan Doğar’.

Boşuna edilmemiştir bu söz. Ama günümüz Türkiye’sinde her kesim ya müsademe deyince hakareti, aşağılamayı veya fikir yerine sahibine saldırmayı anlıyor veya susturmayı zaman zaman süslü püslü sözlerle de olsa, meşru görmeyi makul buluyor.

Diyeceğim, Mert’te değil sorun; onu istihdam edip sadece – bana göre saçma sapan – görüşleri nedeniyle atmak zorunda kalma zihniyetinin her yana bulaşmasında. Bu nedenle ‘Cumhuriyet partizan veya Kemalizm aktivisti br gazete mi olmalı, ya da olabildiğince çok haber veren ve muhabire yatırım yapan bir gazete mi olmalı? sorusunu asla tartışan yok.

Herkes kendi ‘yüce’ fikrinin haklı olduğunu anlatma derdinde.

Bu arada, bu tartışmada ayıpladığım demeyeyim, yadırgaığım bir noktayı da dikkate getireyim:

Mert’in atılmasını alkışlayanlar arasında, bir zamanlar yine kendi fikirleri nedeniyle şu veya bu gazeteden ‘atılmış’ olanlar da var. Atılmış olup ses çıkarmayanlar da, Mert’in köşe yazmasına önayak olup şimdi en ufak bir şekilde ses çıkarmayanlar da. Birinciler, son derece haksız şekilde köşelerine son verildiğinde kızılca kıyameti koparmışlar ve haklı biçimde destek beklemişler, ve bulamayınca kızmışlardı. Aslına bakarsanız, Mert olayı bir nevi ‘deja vu’. Mağdurlar farklı, ama sistem aynı. İkincileri ise kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.

Umutsuzum. Bağımsız medya ölüyor ülkemizde, belki de tabutta. Ve bu cinayette hepimizin parmağı var. Ama sorun, Türkiye’nin iflah olmaz kanserinde: Bu ülkede herkes haklı, herkes en iyisini biliyor.

Burası bir ‘herbokologlar cehennemi’dir.

Trajedimiz de, son derece ilkel bir müsademe-i efkarda ısrarımızın neticesidir.

Yazımın sonunda, iki akademisyen arkadaşımın Mert tartışmasıyla ilgili facebook’ta yazdıklarını paylaşayım, çünkü bunlar da tartışmanın gölgede kalan boyutları.

Prof Ayhan Aktar önce şunu yazdı:

”Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Emre Kongar 28 Mayıs 2017 günü Habertürk’ten Kübra Par’a aşağıdaki sözleri söyledi. Acaba, o zaman, bugün Nuray Mert için kıyamet koparanların hangisi iki satır yazı yazdı? İşte:

‘1946’da çok partili hayata geçilmesinin bir hata olduğunu mu düşünüyorsunuz yani?

”Demokrasiyi koruyacak sermaye ve işçi sınıfı olmadığı için erken geçilmiş oldu, nitekim de yürümedi. Çünkü muhalefeti, demokrasiyi toprak ağaları sınıfından beklediler. Çok parti fetişizmiyle Demokrat Parti yüceltiliyor. Menderes, demokrasi şehidi falan değildir. Türkiye’deki ilk darbe, Menderes’in tahkikat komisyonu darbesidir. 27 Mayıs askeri darbesi, Menderes’in sivil darbesine karşı yapılan ikinci darbedir. Türkiye’de demokrasinin yürümemesinin esas nedeni, Cumhuriyet rejiminin, o rejimi yaratacak sınıfsal yapı olmadan ilan edilmesi olmuştur.”

Bunun üzerine Prof Umut Özkırımlı şu cevabı verdi:

”Bu yukarıda söylenenleri yazan kişinin Cumhuriyet’ten kovulmasına karsi geliştirilebilecek hiçbir argüman yok artık. Kendi kriterleri uyarınca kovulmuş, bu kadar basit. “Nuray Mert’i sevmem, ama hakkını savunurum” diyebiliyorsak, “Cumhuriyet’i, Emre Kongar’i, vs’yi sevmem, ama onların kendi – bana gore köhne – görüşlerini savunma haklarını savunurum” da diyebiliriz.”

Ve buna Aktar’ın cevabı:

”… mesele sadece N. Mert’in kovulması değil ki. Bu kovulma olayının ardından bir takım insanların bir taraflarına kına yakarak bu işi kutluyor olmaları … Hala anlamadın mı? Hastalıklı olan bu! Ayrıca, bu kına yakan takımın hiç biri Emre Kongar’ın yazılarına çıt çıkarmamış kişiler.

Tek parti rejimini savun problem yok, ama evrim üzerine saçmala kapının önündesin. Yoksa, 39,000 satan bir gazete Mert’i kovmuş. Ay ne kadar komik ! Bu gazete zaten muhalif bir yapıda bir şey olsa 39,000’den fazla satar…”

Evet, 2.5 milyon insanın Maltepe’de toplandığı, 6 milyon Kürt seçmenin rejime fikren direndiği böyle altüst bir ortamda, gelişmeleri anlatan aktaran ve eleştirel yorumlayan bir gazetenin bu kadar düşük bir tirajda kalması üzerinde düşünmeye değer.

Böylesi, yanılıyorsam düzeltin, ne 12 Mart ne de 12 Eylül döneminde yaşanmıştı.

Facia işte budur.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Erdoğan’ın savaş kartı masada

1 Kasım seçimlerinde AKP, MHP ve BBP’nin aldığı oyların toplamı % 63’e yakın. O zaman dilimi itibarıyla bu oran, seçmenin neredeyse üçte ikisini işaret ediyor.

Esasında, Türk-İslam Sentezi heveslilerinin heyecanının her daim ayakta tutan bir sosyolojik olgu bu. Bunu görmeden, anlamadan, ve neden sabit kaldığını sorgulamadan, Türkiye’de demokratik bir anti-AKP veya daha genel anlamda anti-faşizm alternatifi oluşturmaya çalışanların gidebileceği bir yer yok.

‘Erdoğan sıkıştı’, ‘Reis tıkandı, çıkmaza girdi’ veya ‘AKP için sonun başlangıcı’ dediğimiz vakit, tam da bu yüzden kendimize yepyeni hayal kırıklıkları da hazırlıyor olabiliriz.

Çünkü, Türkiye’de ceberrut devletin her seferinde dirilmesine ve kontrolü yeniden sağlamasında ve eski devlet temsilcilerinin kabara kabara ‘ne demokrasisi ulan!’ diye etrafa parmak sallamalarında, arka planda, bu sosyolojinin onlar açısından ‘güvenilirliği’ var. Onları hiç yarı yolda bırakmayan bir zihin halidir bu. Hiç yanıltmamış ve kurtarmıştır.

Peki, Erdoğan zorda mı?

7 Haziran sonrası ile mukayese edeceksek, hayır.

Ama, ortaya çıkan yeni durumla ilgili yeni bir arayışta olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, 1 Kasım’a giden süreçte keskin bir tercih yaptı Erdoğan ve bunu 15 Temmuz ve sonrasındaki OHAL ile tahkim etmiş olsa bile, yeni fiili ittifakın ortaya koyduğu soru işaretleri, hem kendisini sürekli uyanık tutmasına hem de muhtemel sıkışmalara karşı başka kapıları aralık bırakmasına yöneltiyor onu.

Erdoğan’ın sevmediği bir kavşak, hoşlanmadığı bir konjonktür kırılması değil bu. O bir siyasi manipülasyon ustası, ve cephanesi hala bol. Ve hayli rahat, çünkü anlamak istemeyen bol olsa da, bu girdiği yola kelleyi koymuş, ‘ya Allah’ diye giden bir figür var. Gözünü sadece taktik anlamda kırparsa kırpar. Stratejik anlamda hiçbir şey umrunda değil.

1 Kasım’da öne çıkan AKP-MHP-BBP gövdesi, eski devlet açısından kullanışlı ama o cenah açısından en oynak parça, hala AKP. Çünkü, herşeye rağmen, AKP sosyal açıdan çok parçalı yapıyı iyi kötü koruyor ve en önemlisi, Kürt sorununda vahşete varmış son durum, partiyi sallıyor. Buna, 2004 ve sonrasından itibaren rant pastasının içine çökmüş teşkilat katmanlarını da ekleyince, Erdoğan açısından önceliğin ne olduğu net olarak ortaya çıkıyor.

Şu sözlerini bir panik halinin sonucu olarak değil, aynen 1 Kasım öncesinde olduğu gibi yeni arayış ve çözümlerin dibacesi olarak görmek gerekir:

“Yeni sistemde başarı çıtası yüzde 50 artı 1 oy. İşimiz kolay değil. Na yapacağız, çalışacağız. Siz zoru Allah’ın izniyle kolay kılacaksınız. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sıkıntıların üstesinden ancak böyle bir sistemle gelinebileceği için bu sistemi getirdik. Biz yeni yönetim sistemiyle kendimiz için değil ülkemiz için doğru olanı yaptık. Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri var. Bu seçimde çok iyi bir netice almalıyız ki 2019’daki başkanlık sisteminde daha yüksek oy alalım. Asıl imtihanımız 2019 kasımında yapılacak seçimlerde alınacak netice olacaktır. Teşkilatımızda metal yorgunluğu emareleri gördüğümü daha önce söyledim. Büyük kongre sürecimizi de fırsat bilerek teşkilatlarımızda kapsamlı bir değişiklik yapmak durumundayız. Genel başkan olarak bu konuda kararlıyım. Belde seçimlerinden başladık şimdi ilçe ve il seçimleri var. Koltuklara getireceğimiz arkadaşların isimleri değil o isimlerin acaba halkla iletişimi nasıl aslolan bu.”

“İstediğimiz kadar yollar yapalım havalimanları yapalım eğitimde sağlıkta adalette emniyette bu yatırımları cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidar yapmadı biz yaptık. Yeterli mi? Bunların hepsi gerekli ama yeterli olan ne gönülleri kazanmak. Ben teşkilatımın siz değerli elemanlarını gönül erleri akıncılar olarak görüyorum. Gönül erleri olarak da sizleri selamlıyorum. Siz elektrik vereceksiniz elektrik alacaksınız. FETÖ, PKK, DEAŞ’la mücadele ediyoruz. İşimiz kolay değil.”

Ve, Rize konuşmasının bu noktasında, bir Erdoğan klasiği gündeme geliyor. İktidarın yeniden tahkimi için, sarsılmış olan eski parti içi ittifakların tamiri. Terkedilmiş olan, ama hiçbir zaman hoyratça harcanmayan yol arkadaşları ile ‘yeniden beraber ıslanma’ teklifi canlanıyor:

”Ülkemize yönelik saldırılar karşısında öncelikle bizim AK Partililer olarak sapasağlam durmamız gerekiyor. Bencillik makamında sıkışan defolu kişilerle böyle zorlu bir mücadeleyi yürütemeyiz. Teşkilatımıda başlatacağımız değişimi sıkı tutmak durumundayız. Davası olmayan bulunduğu yerde milleti kucaklamayan hiç kimse AK Parti’de yöneticilik yapamaz. Açık söylüyorum 15-20 yıl öncesinin siyaset baronlarının tarzıyla AK Parti’de etkinlik kurmaya çalışan herkes karşısında bu kardeşinizi bulur.”

“Partimizin kuruluşunda emeği geçen tüm kardeşlerimize vefa borcumuzun olduğuna inanıyorum. Bu kardeşlerimizle şu andaki ilişkisi devam etmelidir. İhanet etmedikten sonra biz onları kapıda bırakamayız onlarla beraber yolculuğu devam ettireceğiz. Bedir farklıdır Uhud farklıdır. Bunun üzerinde hassas duracağız. Bu kardeşlerimizle şu andaki kadrolarımızın irtibatı devam etmelidir. Onlarla beraber yolculuğa devam etmeliyiz. Bu inceliği bir kenara koymayacağız. Bunun üzerinde hassas duracağız. Her bir arkadaşımdan kongre süreçlerindeki adımlarını bu gerçekler üzerinde atmasını bekliyorum.”

Atılan bu çiçekler, bir zamanlar Kürt Barış Süreci’nin raya oturması için çabaları bilinen Sadullah Ergin’e, tabii ayrıca Bülent Arınç ve Abdullah Gül’e, belki Ali Babacan’a ve hatta Beşir Atalay’a ve Kürt savaşının başlamasıyla, dış politikada deli saçması işlere kalkışmalara küsen herkese gitmektedir.

Erdoğan yeniden toparlama işinde başarılı olur mu?

Seslendiği kesim, bir zamanlar partinin stratejik aklını oluşturuyor idi. Bu kesim, eğer gelen çağrılara sessiz kalmaz veya itiraz etmez, hatta koşarak geri döner ise, bunun asli nedeni, ilerde bir tarihte ‘Erdoğan kuşatması’nı tamamlayan ‘eski devlet’ kesiminin, faturayı önce kendilerine keseceğini kestirme kabiliyetlerinin yüksek olmasıdır. Erdoğan’ın kendilerini daha sert bir hamleyle kurban edeceğini görüp bilenler, taktik amaçla etrafına yeniden, isteksizce olsa da kümelenebilirler.

Yapmazlarsa? Ağırdan alırlarsa?

Zaman kimseyi beklemez. Bu durumda, Erdoğan’ın alternatifsiz olduğunu düşünmek abestir. Çıplak bir iktidar oyunu oynanıyor ve şu sözlerinde, hiç de ihtimal dışı olmayan, ‘an meselesi’ gibi görünen bir senaryo var.

”Tek vatan, bizim doğu illerimizi bölmek istemediler mi, girdiler. Biz oraları size mezar ederiz, mezar dedik. İşte Gabar’da, Tendürek’te, bütün oralarda şu anda güvenlik güçlerimiz gece gündüz demeden inlerine girdik. Şu anda da yoğun bir şekilde operasyonlar devam ediyor. Şehidimizin kanını biz yerde bırakmayacağız. Bu dörtlü AK Parti’nin manifestosudur. Bizim Türkiye Cumhuriyet Devleti’nden başka hiçbir devletimiz yoktur. Kim ne derse desin, hikaye. Ben size partimin genel başkanı, aynı zamanda manifestomuzu söylüyorum. Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek devlet. ” 

Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan (

Bu sözler, geçen haftaki açıklamalarının devamı.

Erdoğan, Cumartesi günü Malatya’da yaptığı konuşmada, Suriyeli muhaliflerin Türkiye’nin desteğiyle Cerablus’tan El Bab’a kadar ilerlediği Fırat Kalkanı Harekatı’na atıfta bulunarak, “Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye’deki terör oluşumu projesinin kalbine soktuğumuz hançeri, yeni hamlelerle genişletmekte kararlıyız. Çok yakında bu konuda yeni ve önemli adımlarımız olacak” demişti.

Reuters’e konuşan bir hükümet yetkilisi, “Yeni komuta kademesiyle terörle mücadelede daha aktif adımlar atılacak. Bölgenin gerçeklerine göre hareket edebilecek bir yapı kurulacak” diyordu.

Sınır ötesi harekat izni, CHP’lilerin de verdiği oylarla geçen Ekim ayında TBMM’den geçmişti. İzin 17 Ekim’e kadar geçerli. Zaman daralıyor ve Erdoğan’ın son sözleri, Munbiç, Tel Abyad ve Tel Rıfat üzerine en az 8 bin askerle düzenlenecek bir harekatın, an meselesi değilse bile ‘ilk fırsatı’ beklediğini gösteriyor.

Aslında Erdoğan tam Türkiye ölçülerine uygun, basit ama etkili bir kurgu içinde. CHP’yi Kürt kapanında burnundan halkayla tutarken, MHP ve BBP’yi militarist siyasetle kendi yörüngesine çekiyor ve bu arada, gözbebeği enstrümanı AKP içindeki dengeleri bir öyle bir böyle sallayarak üzerlerindeki yüksek salınımını güvence altında tutuyor.

% 51 oyunu bu.

Bedeli ne kadar ağır olursa olsun, tutturmaya çalışacak.

Savaş kumarı değil mi, oynamak mecburi.

Türkiye tarihinde hiçbir zaman bu kadar eşgüdümlü bir İslamizasyon ve Militarizasyon taarruzuna maruz kalmamıştı.

Bakalım, göreceğiz.

 

AKP, Erdoğan, Kürt, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ali Süavi de FETÖ’cü müydü?

“Bakanlar Kurulu bitti, YAŞ da bitti, siz de biraz tatil yapın…”

Başbakan Yıldırım’ın sözleri, anlamak isteyen herkese aslında pek çok şeyi anlatıyor.

Şunu anlamak, bundan sonrasındaki muhalefet stratejisinin anlamlı ve etkili bir şekil almasına kafa yoran ve katkıda bulunmak için gayret sarfedenler için yeterli:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kimilerinin utangaç bir dille ‘istibdat’ diye adlandırdığı Orta Asya tarzı bir tek adam faşizminin inşası amaçlı yürüyüşünde önemli hiçbir engelle karşılaşmadan, adım adım ilerliyor.

Meclis, kendi temel işlevini iyice kadük kılacak bir içtüzük tadilatından sonra, ortada bunca sorun varken, Ekim’e kadar kapıları kapattı mı?

Sesi sert ve yüksek çıkan üçüncü büyük Meclis grubunun, HDP’lilerin tasfiyesi, ve CHP’lilerin kuşatılması için zemin daha bir olgun hale getirildi mi?

YAŞ toplantısı, Erdoğan ile yeni müttefiklerinin ortak iradesi doğrultusunda, mevcut sertlik siyasetine senkronize bir ordu çatısı dizaynıyla neticelendi mi?

Görmez’in Diyanet’ten gönderilmesi ile etrafa yeterince gözdağı verilmiş oldu mu?

Zaten onyıllardır köhnemiş olan, ta 1980’den beri laiklikten ve evrensel değerlerden budanmış bulunan eğitim sistemi üzerinde, son ‘yüce’ ve ‘ulu’ katkılarla İslami bir egemenlik, koyu Sünni renklerde bir vesayet kurularak, herşey bundan sonraki kuşaklar için çok daha beter bir hale getirildi mi?

Guantanamo tarzı tek tip giysi meselesi ilerliyor mu? Buna muhalif kesimden gelmeyen itirazlar, zımni bir kabulü işaret ediyor mu?

AİHM’in Gülmen/Özakça kararı, Ankara-Strasbourg hattında insanın aklına getirmek bile istemediği, Baku’den ilham almış bazı akçeli şulu bulu kirli pazarlıkların yansıması mı? Bu karar kanun manun tanımadan zaten bildiğini okuyan Saray hükümetine ‘şimdiye kadar yaptıklarına bundan sonra da devam et’ rahatlığını verdi mi?

Almanya ile kapalı kapılar ardında büyük projeler imzalanıyor mu?

AB’nin gözünde Türkiye, muhalefetinde güçlü bir ‘ortaklık’ muhatabının – bir türlü veya henüz – bulunamadığı bir ülkeye dönüşmüş iken, ABD ve AB başkentleri ‘ne halleri varsa görsünler, bunlardan cacık olmaz’ moduna geçerek, sadece ticarete odaklanarak ilerlemeye karar vermedi mi?

O halde, neyi nasıl okumak gerekir?

Kimse hayale kapılmasın.

Bu iktidar yolun sonuna filan gelmiş değil.

Bunu iddia ederseniz, sadece iddia etmiş olursunuz.

Bir hüsn-ü kuruntudur bu; dolayısıyla da tahlilleri çarpıtır, çözüm yolunu aydınlatmak yerine loş bırakır.

Gayet rahat ilerliyor Saray.

Yıldırım’ın rahatlığına ek olarak, bir nevi teyit tadında, Ayhan Oğan’ın sözlerini de araya ekleyelim.

AKP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu (MKYK) üyesi Ayhan Oğan,  “Biz yeni bir devlet kuruyoruz. Beğenin beğenmeyin bu devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır. Yapılan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) yeni bir TSK’nın inşasıdır. Biz vesayet düzenini yıktık” dedi ve bugün de ek açıklamayla daha da detaylandırdı:

“Türkiye, 100 yıl önce yarım kalan planların ve projelerin yeniden açıldığı bir saldırıyla karşı karşıya. 15 Temmuz bu saldırıların somut cisimlenmiş haliydi. Bu uluslararası bir saldırıdır. Amacı devleti çökertip vatanı bölmek, milleti birbirine düşürüp iç savaş çıkartmaktı. Halk meydanlarda toplanarak milletin liderinin yön ve yol göstermesiyle bu saldırıyı bertaraf etmiştir. Türkiye anayasa değişikliğiyle beraber devletin içine sızmış olan bütün bu yapıları tasfiye etmektedir. Bu yapılar tasfiye edilirken aynı zamanda yeniden devletin tahkim ve inşa süreci de beraber yürütülmektedir. Bu inşa sürecinin lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Türkiye’nin antiemperyalist ve bağımsız bir devlet olmasından yana olan siyasiler de belirgindir, mesela MHP lideri Devlet bahçeli, Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, BBP lideri Mustafa Destici.”

Tarif edilen ittifak net ve güçlü mü?

Hem de nasıl.

rteds

Dahası da var: YAŞ kararları.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Org Yaşar Güler, öteden beri, Suriye’ye askeri müdahale, ve bağımsızlık niyeti güçlenen bölgesel Kürt oluşumunun belkemiğinin eldeki her imkan kullanılarak kırılmasının en ateşli destekçisi mi?

Boşluğu kapatmak için generalliğe terfi eden 61 albayın hemen tümü, Kürt illerinde 2015’ten beri süren operasyonlarda kilşit rol oynayan komando tugaylarında görev almış olanlar mı?

Oğan’ın isimlerini verdiği Türk-İslam Sentezi şahsiyetleri ile bu TSK yapısının arasında bir senkronizasyon bozukluğu riski kaldı mı?

Açıklamalarında Oğan, hızını kesmediği gibi, bundan sonraki asli kuşatmanın HDP yanında nasıl CHP’yi de saracağını, anamuhalefetin oyun alanının nasıl daraltıldığını da anlatıyor:

”Maalesef ana muhalefet lideri 100 yıl önceki mandacı zihniyetin taşıyıcısı pozisyonundadır. 16 Nisan itibariyle artıkyeni bir süreç başlamıştır. Bu devletin yeniden teşkilatlanma, organize olma sürecidir, yeniden inşa sürecidir. Bunu engellemeye de hiç kimsenin gücü yetmeyecektir.

Siyasi tarih bunu şöyle yazacaktır: “Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk, kurucu partisi CHP’dir. İkinci kuruluş, Türkiye’nin tam bağımsız, halkın devleti olarak dizayn edildiği, kurumsal yapıya kavuştuğu sürecin lideri de Tayyip Erdoğan ve onun yanında saf tutan siyasi liderlerdir. Ve o kuruluşun partisi de AK Parti’dir.

Kimse bizim vatanseverliğimizi test etmeye kalkışmasın. 15 Temmuz gecesi tanklar havalimanını kuşattığında halkla beraber direnmek varken kaçıp giden CHP liderini sorgulayın.”

İşte böyle.

Geçen yıl 16 Temmuz’da Ankara’da ‘derin AKP’ içinde alınan kararla darbenin bütün sorumluluğunun Gülencilere yüklenmesi kararının alınması ardından (bunun için Rasim Ozan Kütahyalı’nın yazılarını öneririm), muhalefet içindeki garez kabartılarak bir ‘FETÖ korosu’na dönüştürüldü mü?

Netice?

Bu toplu papağanlık, diyelim haklı ve anlamlıydı, bir yıl aradan geçtikten sonra, nasıl bir muhalefet güçlenmesine yardımcı oldu?

Oğan tane tane anlatıyor.

Sosyal medyada Oğan’ın çizdiği ‘yeni devlet’ inşasıyla ilgili rastladığım bir tweet, belki de Türkiye’nin hazan mevsiminin en yalın tasviridir:

‘Beyaz Türkler, günde 4444 kez FETÖ sakızı çiğneyerek buna engel olabilirsiniz, ha gayret!

‘Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet’, durumu eksik tanımlayan içeriğini bir yana bırakın, altı tamamen boş bir slogandan ibaret bugün.

Böyle bağıranlar, acaba İstibdat dönemini ne kadar biliyorlar?

Mesela Çırağan Baskını’nı?

Wikipedia’ya girmek yasak ama, ben kopyaladım, gerisini başka kaynaklardan okuyabilirsiniz.

”20 mayıs 1878’de, Padişah II. Abdülhamit‘in karşıtlarından Ali Suavi ve beraberindeki 150 kadar kişi teknelerle Çırağan Sarayı’na çıkartma yaptı ve sarayın muhafızlarını etkisiz hâle getirdi. Asiler, V. Murad’ın tutulduğu bölmeye ulaştılar, ancak akli dengesi yerinde olmayan V. Murad korkuya kapıldı ve asilerle gitmeyi reddetti. Ali Suavi eski padişahı ikna edemedi. Bu arada, saraya yetişerek olaya müdahele eden Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa komutasındaki askerler asilerden 60’ını öldürdüler. Hasan Paşa, kalın bir sopayla başına vurarak Ali Suavi’yi öldürdü ve bu başarısız ihtilâl girişimini bastırdı.”

Ali Suavi FETÖ’cü müydü acaba?

Herhangi bir kaynakta rastlamadım, ama bu eğitim sisteminde pek yakında 15 Temmuz’un ucu da buraya bağlanabilir. Buna ‘tabii ki’ demeye hazır AKP ötesine epey taşmış bir kitle var çünkü.

İstibdat telaffuzu yapanlar, acaba Abdülhamit’e muhalefetin nasıl pek çok noktada birbiriyle istişare ederek, muhalefet asgari müştereğinde birbirine tutunarak, taktik anlaşmalarla rejimin altını oyduğunun, yani esas odak noktasının muhalefet ittifakı olduğunun farkında mıdırlar?

Kızıl Sultan’ın yıkılmasından sonra, Mahmut Şevket Paşa suikastinin bir başka dikta rejiminin inşası için ne kadar kullanışlı olduğunu, o dönemi okuyarak anlamak gerekmez mi?

Tarihi anlamayan bir muhalefet, şimdiden faşizme dönüşmüş olan, haydi faşizm demeye çekiniliyor; dört başı mamur bir ‘mobokrasi’ haline bürünen bu yönetime karşı alternatif oluşturamaz.

Adalet Yürüyüşü bittiğinde biraz beklemiş, ve ‘saman alevi mi?’ sorusunu sormuştum. Tespit veya iddia değildi. Ve şimdi bu sorunun cevabını alıyoruz: gerisi gelmiyor, gelemiyor, gelecek gibi de görünmüyor.

Siyasette muhalefet, hele anamuhalefet, sabah 9’da açılan, 17’de kapanan bir arzuhakl veya avukat bürosu değildir. 24 saat sokakta, insanların arasında olacaksınız. Vapurda simitçi mi dövüldü, çocuk yaştakiler insanlık dışı yerlerde mi çalışıtırılıyor, kadınlara taciz (çellist kız vakasında olduğu gibi) resmi boyutlara mı vardı, işsizlik tırmanıyor mu… Madem muhalefeti seçtiniz ve insanlara hayal iddiasındasınız, o zaman karşılığını verecekseniz.

450 km yürüyüp kenara çekilmekle, Diyarbakır’da demokratik hak kullanan diğer muhalefete utangaç bakış atmakla, tatile gitmekle olmaz bu işler.

İktidar yolun sonuna geldiyse, diyelim doğru, halk o yolun sonunda ne bulacak?

Bu enkazı, biriken bu devasa çöp yığınını nasıl temizleyeceksiniz?

Belki de Ertuğrul Günay’ın yerinde tespitleriyle noktalamak gerekir:

”Gerçekten ana muhalefet partisi, uzunca bir süredir ülkede yaşanan olayları anlamakta ve tanımlamakta zorluk çekiyor. Bu zorluk nedeniyle de, sonuçta olaylara, -kamuoyunu yönlendirmekte, algıyı yönetmekte çok daha başarılı olan- iktidarın gözü ve tanısıyla bakmaya başlıyor. Bu bakış açısı, yüzeydeki bütün karşıtlığa rağmen, muhalefeti derinde bir yerde, zihin altında iktidarın ideolojik hegemonyasına mahküm ediyor.”

  

”En vahimi, ana muhalefet, kendi terim ve kavramlarıyla değil, iktidarın terim ve kavramlarıyla konuşuyor.

İktidar, karşıtlarıyla ilgili gergin, önyargılı, ötekileştirici, suçlayıcı tanımlar ve tarifler yapıyor, kendince bir dil üretiyor. Algı yönetiminde başarılı.

Muhalefet de buna karşılık iktidarın yargılarını ters yüz eden yeni bir dil üretemiyor;  onun kavram ve tanımlarıyla konuşuyor. Bu söylem, bütün yıpranmışlığına karşın, iktidarın düşünsel hegemonyasını sürdürmesine, fikren ve fiilen ayakta durmasına yardım ediyor.

Oysa, ön yargıları yıkan yenilikçi ve cesaretli bir yeni söylemin hangi tabuları yıktığının ve hangi sonuçları aldığının, çok uzaklara gitmeye gerek yok, ana muhalefetin yakın tarihinde somut ve başarılı örnekleri var.

Belki çok konuşmak yerine, biraz tarih okumak gerekiyor.”

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çok daha sert rüzgarlara hazır olun

Meclis kapandı. Kapanan Meclis, artık bildiğimiz Meclis değil. HDP’li 13 milletvekili ve ardından CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun hapse atılması ardından geçen içtüzük değişikliği, vekilliği düşürülen iki HDP’linin durumu da eklenince, felç yaşayan bir yasama görüntüsü sunuyor.

Devamı geliyor. OHAL en azından 20 Ekim’e kadar devam edecek. Meclis zaten 1 Ekim’e kadar tatil. Kıyamet de kopsa, muhalefetin açtırma gücü yok. Adalet Yürüyüşü saman alevi misali söndü. HDP’lilerin Diyarbakır eylemi, ağır güvenlik baskısı altında, Türkiye’nin geri kalan kısmının mutlak duyarsızlığı altında sürüyor.

Bunlar, Orta Asya Tipi İktidar Tarzı’nı kurma yolunda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a arzu ettiği her imkanı sağlıyor. Gerisi, hiç şüpheniz olmasın, tıkır tıkır gelecek.

Irak ve Suriye Kürt cephesindeki gelişmeler, bundan sonraki safhada asıl baskının Türkiye’deki Kürt Siyasal Hareketi (KSH) üzerinde yoğunlaşacağını açıkça gösteriyor. Bu bölgelerdeki gelişmeler Kürt taleplerini somutlaştırdığı ölçüde, AKP Hükümeti çareyi KSH üzerindeki baskıyı ‘rehin alma’ boyutuna taşıyacak.

Bu konuda kamuoyunda sessizlik hakim.

Çünkü ortada medya yok.

O yüzden, HDP milletvekili Mithat Sancar’ın Artı TV’ye verdiği mülakatı hatırlatmakta yarar var.

”Muhtemelen başka operasyonlar geliyor” diye uyarıyor Sancar.

”Demokratik siyasete yönelik, bizlere yönelik bir ihtimal CHP’yi de hedef alabilirler. Meclis kapandığında siyasi darbe operasyonunun diğer ayaklarını ekim ayına kadar devreye sokacaklar.”

mithats

Sibel Hürtaş’ın mülakatı şöyle devam ediyor:

Yeni tutuklamalar mı bekliyorsunuz?

Mümkündür. Bu yaz çok sıcak geçecek.

HDP, Anayasa değişikliği konusunda siyasi iktidarın CHP’ye “evet” demesi için “kimse tutuklanmayacak” diye pazarlık yaptığı, garanti verdiği iddialarını gündeme getirdi. Neydi bu pazarlık?

Bu pazarlığa birebir tanık değiliz ama başka bilgiler var. Bu Anayasa değişikliği dokunulmazlıklarla ilgili tartışmalar yapılırken kuliste CHP’lilerle de sık sık sohbet ediyorduk. Bu konuyu özellikle konuşuyorduk. Bir iki kişiden değil epeyce CHP’li milletvekilinden duyduk. Evet dokunulmazlıklar kalkacak ama tutuklamalar olmayacak böyle bir garanti verilmiş diye duyduk. Durup dururken CHP vekillerin böyle bir değerlendirme yapmalarını bekleyemeyiz.

Zaten CHP’yi ikna etmelerinin altında başka gerekçeler olduğunu da söylemiştik.  Mesela CHP yönetimine derin devlet çevrelerinden brifing verildiği gibi söylentiler çıktı. Hem böyle vaatler hem de başka türlü korkutmalarla evet demeye ikna etmişler anlaşılan.  Sanırım çok büyük bir kısmı pişmanlık duyuyorlar.

O zaman söylediğimiz şey çıktı. Bu sıradan bir değişiklik değil siyasi operasyondur. Siyasi darbe süreci işliyor. Başkanlık sistemi için Anayasa değişikliği geliyor. Bu bir yol temizliğidir dedik.

Şimdi de bu siyasi operasyonların hız kesmeden devam edeceğini söylüyorsunuz?

Operasyonların geleceği kulislerde de konuşuluyor. Çeşitli çevrelerde de konuşuluyor. Kulağımıza gelen ciddiye alınacak bilgiler var. Bu iki ayı ağustos ve eylül ayını ciddi operasyonlarla geçirmeyi planladıklarına dair bilgiler var. Bunlar siyasi darbe operasyonlarının devamıdır.

Tek adama dayalı rejimi yerleştirmek için. Tek adam tanımı burada hafif kalıyor. Bunun adı faşizmi yerleştirmek. Ben faşizmi sık kullanmaktan yana değilim. Ama bazı durumlar var gerçekten hem pratik hem teorik açıdan denk düşüyor. Şu an yapmakta oldukları şey faşizmin inşasıdır.

Bu tabii ki Türkiye tipi bir faşizmdir. Türkiye’de faşizm inşa ediliyor ve önümüzdeki iki ay bu inşa sürecinin kendi faşist rejimlerinin inşa sürecinin de diğer ayaklarını devreye sokacak gibi görünüyor.

Erdoğan, 7 haziran seçimlerinin sonuçlarını kabul etmedi ve sonra MHP ve Ergenekon ile bir koalisyona girdi. Savaş politikalarına döndü, her türlü baskı yöntemini ortaya soktu. 1 Kasım seçimlerine bu ortamda gidildi siyasi darbe operasyonunun çok kritik bir aşamasıydı. Bu koalisyon iktidar oldu. Bu sağcı ırkçı unsuların en yoğun buluştuğu koalisyon Türkiye’de siyasi tasfiye sürecine karar verildi. Bu özellikle HDP’nin devreden çıkarılmasıydı.

HDP çok önemli bir şey yaptı… 7 Haziran’da büyük başarı elde etti bundan çok korktular. O nedenle HDP’yi tasfiye sürecini devreye soktular ve ilk adımı atarak, dokunulmazlıkları gündeme getirdiler.

Anayasa değişikliği bu operasyonun çok önemli parçasıydı. 4 Kasım’da eş başkanlar ve milletvekilleri tutuklandı, vekillikler düşürüldü…. Önümüzdeki aylar da meclis yeniden çalışmaya başlayınca başka arkadaşlarımızın vekilliklerinin düşmesi gündeme gelebilir.

Hafızayı sıfırlayıp yeni hafıza yaratmaya çalışıyorlar. Bu faşizmin yöntemlerinden biridir. Siler yeni hafızalar yaratır. Yeni efsane repertuvarları oluşturur…

Faşizme efsane temeli oluşturulacak. Mitos diyoruz buna. Yani 6-8 Ekim’e bu kadar yüklenmeleri tesadüf ya da sıradan bir şey değildir.

Sancar’ın uyarıları böyle.

Bunları veri kabul edersek, iki kilit gelişmeyi de eklemeliyiz.

Cumhurbaşkanı, önümüzdeki haftalarda iki gelişmeye odaklanacak. Birincisi, AKP içinde ciddi bir toparlama hareketi. İkincisi, YAŞ toplantısıyla, TSK içinde otoriterleşme sürecine takoz oluşturacak, laikliğin yıkılması sürecine itiraz edebilecek unsurların FETÖ vesilesiyle ‘temizlenmesi’.

Bunlar ‘hayırlısı ile’ tamamlanınca, geriye Sancar’ın sözünü ettiği, Kürt Siyasal Hareketi’nin budanması hamlesi kalıyor. Toplumsal tepkisizliğe ve dış konjonktüre baktığında Erdoğan, önemli bir engel görmüyor. Çünkü CHP, yürüyüş ardından geri çekildi. Büyük olasılıkla atılan adımları vozurdanarak da olsa seyredecek. Elinde bir imkan yok. Ana-muhalefet değil, yarı-muhalefettir söz konusu olan.

Öyle anlaşılıyor ki, bu ‘serbest düşüş’ hızlanarak devam edecek.

‘Türk-İslam Sentezi’ üst başlıklı faşizm kendisine yeteri kadar yer açtı, yerleşiyor.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Absürdistan cezaevinde 365. gününü dolduran Şahin Alpay’a açık mektup

Sevgili Şahin,

Bugün özgürlüğünün elinden alınışının birinci yıldönümü. Tam 365 gün önce eve baskının haberini aldığımda içim cız etmişti, ve o sabah ilk düşüncem, ”Şahin’i de aldılarsa herkesi, ama herkesi içeri alacaklar. Bu devleti ele geçiren barbarlar için sadece zaman meselesidir” olmuştu.

Bana göre senin gibi özgürlük tutkunu, demokrasi savaşçısı bir aydının barbarların saldırısına maruz kalarak ters kelepçeyle parmaklıklar ardına konması, başka bütün işaretlerden daha kuvvetli biçimde ‘Perşembe’nin gelişinin Çarşamba’sı olduğunun’ işaretiydi.

Tam 40 yıllık bir dostluğumuz, kırılması mümkün olmayan bir ağabey-kardeş ilişkimiz var. Seni çok az kişi benim kadar iyi tanır, ve yaşananların kurbanı olarak seçilmen, bu açıdan, bana bu rejimin ne kadar sınır tanımaz, ne kadar kararlı ve ne kadar kurnaz olduğunun kanıtı olmaya yeter. Haberi aldığımda yurtdışındaydım, yaklaşan felaketi sezmiştik, tercihlerimizi de karşılıklı belli etmiştik.

Ben kendi adıma, geçen 365 günün de gerisinden başlayarak, memleketin başına çözülmesi birkaç kuşak alacak bir çorap örülmekte olduğunu sezmiştim ve açıktı ki, gelen dalga, kendi ideolojik blokajları nedeniyle gelişmeleri flu görebilen, ama iyi niyeti açık olan her kesimi silip süpürecekti.

Şu anda başta olan şahsiyetlerin ve ekiplerinin akılsızlığı, kibri, aymazlığı, arsızlığı ve şark kurnazlığı yüzünden, geleneksel ceberrut devlet tarihi fırsatı yakaladı, muhalefette savaşan kesimlerin birbirlerine karşı alerji, garez ve zaaflarını yakaladı, ve bunların kullanımı üzerinden ahmakça, bir Türk-İslam Sentezi’ni işletime koydu.

Hepimiz inan ki elimizden geleni fazlasıyla yaptık. Ama, iyi niyetin değer bulmasında, büyük resimde buluşamadık. Memleket, ahmaklar sürüsünün iktidarı ve rantlarını paylaşma hırsı uğruna, bir çıkarcılar grubunun ‘yeni uzlaşma’sının sonucunda rehin alındı.

Demokrasi için ne kadar çırpındığının tanığıyım. Senin şanssızlığın, memlekette muhalefet tekelini kendilerine vehmeden bazı grupların kışkırttığı liberal düşmanlığı oldu. Özgürlük kadar eşitliği de savunduğun için her zaman liberal çizginin sol kanadında yer aldın. Demokrasi savaşının adil ve uygarca geçmesi için önceliği demokratik anayasa kavgasına verdin.

Ama Türkiye’nin arkaik siyasi alanında yer iddia eden zihniyetler bunun değerini anlamadı. Kendilerinde yerleşik bariz hataları maskelemek için bütün suçu liberallere yüklemek en kolay işti, çünkü bu onları kendilerine eleştirel gözle bakmaktan kurtarıyor, cadı avına kapı açarak aidiyetlerinin kutsanmasını sağlıyordu.

Türkiye’de bu böyle olsa da, Batı’da, özellikle akademi ve medya çevrelerinde, Türkiye’nin en çok saygı duyulan özgürlükçü seslerinden birisin. O kesimler senin, sadece liberal kesimlere değil, Türkiye’de demokrasi isteyen sağ veya sol, Kürt veya Gayrımüslim tüm kesimlere değer verdiğini, onları bizzat ne kadar demokrasi mücadelesine teşvik ettiğini de biliyorlar.

Çünkü, onların bildiği ve Türkiye’de kendisine önem atfeden bazı muhalefet kesimlerinin hala anlamadığı nokta, aydını aydın yapan temel değerin hümanizm olduğudur. Eğer Türkiye bugün sefil bir şekilde kendi kuyruğunu kovalayan, saplantılarıyla kördövüşü yaşayan bir memleket ise, esas sorun buradan başlamaktadır.

Senin Orwell’i bile mezarında dehşete düşürecek bir nedenle hapiste bir yılını geçirmen, bu bakımdan, hem iktidara hem de muhalefete hakim olan sığ zihniyete dair bir açıklama sunuyor herkese; Türkiye’nin trajedisini anlamamıza yardımcı oluyor.

Beni asıl üzen, dışarda akademi dünyasında bunca insan senin durumundan kaygı duyar ve bunu ifade ederken, seninle yıllarca irtibatta olmuş, aynı masa etrafında fikir takası yapmış, aynı masada sohbet edip şakalaşmış, yüzüne gülmüş olan akademisyen ve düşünce kuruluşu temsilcisi insanlardan hiçbir ortak itirazın yükselmemiş olmasıdır.

Hayatı boyunca hiç kimseye zarar vermemiş, herkesin iyiliğini istemiş bir sol liberal, ‘iflah olmaz’ bir gerçek hümanist, asla ve asla böyle bir umursamazlığı, sırt dönmeyi hak etmiyordu.

Ama ne yapalım ki Türkiye elitinin kumaşı bu; riyakarlık, ürkeklik, fırsatçılık, sinsilik ve medeni cesaret yoksunluğu. Kaybeden onlar, sen değilsin.

Ama bil ki seni hatırda tutmaktan kaçanlar, hapisteki pek çok değerli insan kaynağımızın acı çekmesine isyan etmeyenler tek tek not edilmiştir. Onlar, memleket tarihinin bu en karanlık anında şu veya bu nedenle basiretsiz kalanlar olarak elbette yüz karasıdırlar.

salpay

Sevgili Şahin,

Durum 365 gün öncelerinden sezdiğimizden de kötü.

Memleket şeytani bir ortak zekanın, kötülüğün tam tutulması altında.

Bak, bir zamanlar beraber demokrasi ve çoğulcu düşüncenin bir arada yeşermesi adına mücadele verdiğimiz Cumhuriyet’te, sevgili arkadaşlarımız, 1930’lar Almanya’sını, Sovyet Rusya’sını aratan bir kanunsuzluğun elinde, senin gibi, parmaklıklar ardında yaşamaya mahkum ediliyor.

Bugün yaşanan hukuk parodisi ardından Murat Sabuncu, Kadri Gürsel ve Akın Atalay yeniden hücreye gönderildi. 170’e yakın meslektaşımız içerde ve hepsi de siyasi mahpustur. Bu zorbalığı kabul edeceğimizi sanıyorlarsa yanılıyorlar.

Ama gerçekçi olalım: Bu kez kurulmaya çalışılan rejim, sadece ve sadece teslimiyeti, tek sesliliği; sadece huzursuzluk vaat eden ucube bir modeli, Türk-İslam Sentezi’ni bize zorla giydirmeye çalışıyor.

Olmayacak, en azından mesleğimizin onuru için, gerçekler adına direneceğiz. Kolay değil bu kavga, göreceğiz.

Bugün Cumhuriyet davasının kepazeliklerini izlerken, Yahya M Madra’nın twitter’den gelen notları dikkatimi çekti.

Bu davanın özelinden genele dair gerçekçi öngörüler de içerdiği için paylaşmak isterim:

  • Bu davada geri adım atılması mümkün değil… Tam tersine daha sert bir saldırı geliyor—çaresizlik ve siyasetsizlik buna işaret ediyor. Açık açık söylüyorlar zaten, Cumhuriyet davası 7 Haziran’da doğan özgürlükçü, demokrat ve halkçı ittifâkın ezilmesi amaçlıdır.
  • Cumhuriyet davasındaki FETÖ çerçevesi mühim değil, onu bırakırlar, asıl dert yayın politikasını değiştirerek özgürlükçü bir yönelime girmesi. Bu özgürlükçü yönelim “ateşkes” sayesinde açılan nefes ortamında Gezi’den 7 Haziran’a uzanan yeni toplumsal muhalefete karşılık geliyor.
  • Bu yeni toplumsal muhalefetin en önemli niteliği TR’deki siyaset bezirganlarının beslendiği fay hatlarını dikey kesebilme kapasitesi idi. Sekülerle dindarların, Kürtlerle Türklerin, emekçilerle çevre hareketinin bir araya gelme olasılığı iktidardaki köhne biçareler için tehdittir.
  • Bu toplumun onun ensesine kene gibi yapışmış bu köhne iktidarı silkeleme imkânı var ama bunun için kurucu fantazilerini katletmesi gerekiyor.
  • Bu da tarihimizle daha çok yüzleşmek, egemen ulusluk hâlimizi masaya koymak ve ittifâk etmeye gönül indirmeyi gerektiriyor.
  • Bir de gündemi ekonomi politiğe kaydırarak emeğin sömürüsü, hanenin borçlanması, ve doğanın yağmasını öne çıkaran bir siyasetin inşasını…

sdan

 

Sevgili Şahin,

Bunlar senin de hayalini kurduğun ‘huzurlu ortak geleceğin’ önünün nasıl kesildiğini ve nasıl açılacağını anlatan ifadeler.

Seni tanıdığım son 40 yılını nasıl demokrasi mücadelesine adadığının tanığıyım. Ama faşizm böyle tanıklıklara değil, paranoyak şizofrenlere, ikiyüzlülere, utanmazlara, ruh kiracılarına, insanlıktan nasibini almamışlara, farklı fikirlerin de gerçeğin parçası olduğuna inanmayanlara, kötülük çetelerine önem, itibar ve ikram atfeden bir rejimdir.

Bil ki, seni sevenler olarak bir an önce özgürlüğüne kavuşmanı diliyoruz. Hapiste fikirleri ve itirazları nedeniyle tutulan binlerce siyasi mahpus gibi.

Elbette açık ki memleket siyaset lumpeni, cahil ve huligan bir kadronun elinde oyuncak oldu ve bu grubun etrafına doluşmuş çürük ve asalak kesimlerle birlikte iktidarı bırakması hiç de kolay olmayacak. Yumuşamayack ve toplumsal uzlaşma aramayacaklar.

Demokrasiden geriye ne kadıysa kökünü kazımak için herşeyi yapıyorlar, daha beterini yapacaklar.

Bu daha başlangıç.

Ama, Meclis’i kadük etseler de, muhalefeti zincirleseler de; yargıyı, medyayı ele geçirmiş olsalar da yıldıramayacaklar.

Sana sabır ve sağlık diliyorum.

Kalbimiz sizlerle atıyor, aklımız sizde.

En derin sevgilerimle.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yüz yıllık mülkiyet yağması Türkiye’nin refah, huzur ve geleceğini kemiriyor

Türkiye’de 15 Temmuz sonrası yaşananlar, onyıllardır bir türlü demokrasi ve adalet mefhumu ile buluşamayan ve her zaman ‘siyasi kisveli organize suç’ ile içli dışlı görüntü arzeden rejimin, bir ‘sürdürülebilir varoluş’ nedeni olarak yeniden nasıl aslına rücu etmekte olduğunu da gösterdi.

Peşpeşe yaşanan trajik gelişmeler de, yayınlanan haberler de hep bu istikameti gösteriyor.

Gelişmeler derken, bunlar belli; saklanması mümkün olmayan süreçler.

Ama haberler, işte onlar, yaşanan ağır otosansür ve siyasi baskılar nedeniyle, ve hatta bizzat medya sahiplerinin en son iftar yemeğindeki iştahlı iktidar yandaşlıklarının iyice fotoğraflara yansıması sayesinde, sadece ve sadece dış basından okunabiliyor.

7 Haziran’da eski ‘iç devlet’in tam geri dönüş yapması ve 15 Temmuz sonrasında OHAL’in kanunsuzluğu kanun düzeni haline getiren gücü ardından, yaşanan en dramatik gelişmelerin bir yönü, hiç hız kesmeyeceği anlaşılan mülkiyet yağmalarıyla ilgili.

Süryani cemaatinin malları konusundaki gelişmeler az çok biliniyor. Buradaki el koymadan bir geri dönüş yok. Sadece süreç muhtemelen bir süreliğine ‘uyutuldu’.

Bu arada Keldanilerin ve Gülen Cemaati’nin malları, haberlerden anlaşılıyor ki, ‘Yağma Hasan’ın Böreği’ durumunda.

mar

Önce, çalışkan meslektaşımız Mahmut Bozarslan’ın Amerika’nın Sesi (VOA) sitesinde çıkan, ve tabii bütün Türkiye hengamesinde güme giden haberine özetle bakalım:

”Türkiye’deki en küçük dini azınlıklardan olan Keldanilere ait Diyarbakır’daki 1700 yıllık kilise ve kilise vakfına ait malların Sur’daki çatışmalardan sonra kamulaştırıldığı ortaya çıktı. Yetkililer kilisenin restore edilerek geri verileceğini söyledi.

Tarihi Sur içinde PKK’nın gençlik örgütü YPS ile Güvenlik güçleri arasında 2015 yılında yaşanan çatışmalarda, Keldanilere ait 1700 yıllık Mor Petyun Kilisesi ve çevresindeki yapılar da ağır hasar gördü.

Hasar gören sadece kilise değil, kiliseye gelir getirmesi amacıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaptırılan ve kiraya verilen 12 dükkan ile 2 ev de vardı.

Çatışmalardan sonra Bakanlar Kurulu tarafından alınan acil kamulaştırma kararı ile bölgedeki yüzlerce yapı kamulaştırıldı. Kamulaştırılanlar arasında Keldanilere ait mallar da vardı. Mor Petyun Kilisesi ve kilise vakfına ait dükkan ve evler kamulaştırılmıştı.

Kararı öğrenen Keldaniler, hemen itiraz etti. Yazılı başvuru yapan Keldani Vakfına, şifahi olarak kilisenin restore edilerek geri iade edileceği söylendi. Ancak şimdiye kadar ne restorasyon yapıldı, ne de iade edildi.

Kamulaştırma kararı Keldanileri hem şaşırttı hem üzdü. İstanbul Keldani-Katolik Kilisesi Vakfı Başkan Yardımcısı Yusuf Basmacıoğlu, kilisenin ve diğer mülklerinin geri iade edilmesini bekliyor.

Amerika’nın Sesi’ne konuşan Basmacıoğlu, yaptıkları görüşmelerde kilisenin restore edilerek geri iade edileceğinin söylendiğini belirtti.

Basmacıoğlu, “Vakıflar Genel Müdürü, Başbakan yardımcısı, Diyarbakır Vali yardımcısı ile görüştük. Hepsi aynı şeyi söyledi. Bize restore edilerek geri iade edileceğini söylediler. Ancak şimdiye kadar bir gelişme olmadı, bekliyoruz. Biz duyunca şaşırdık tabi ki, hem şaşırdık hem üzüldük. 1700 yıllık bir kilisedir. Keldaniler kimseye zararı olmayan bir halktır. Bir resmi olarak sorduğumuzda restore edilerek geri verileceğini söylediler. Sadece bir kilise değil 12 dükkan, bir Diyarbakır kültür evi var” dedi.

Basmacıoğlu, devletin atacağı adımlara göre karar vereceklerini ifade ederek, “Ne yapacağımıza henüz karar vermedik. Hukuki adım atmak için devletin atacağı adımı bekliyoruz. Biz devlete güveniyoruz. Restore ederek bize vereceklerini tahmin ediyoruz. Biz devletin atacağı adıma göre tutum belirleyeceğiz. Cemaatimiz de üzgün tabi. Neden alındığına anlam veremiyor. Dükkanların ne olacağını bilmiyoruz. Dükkanların mülkiyetleri bize ait ancak içinde işletmecileri vardı” diye konuştu.

Amerika’nın Sesi’nin ulaştığı resmi yetkililer de, kilisenin onarıldıktan sonar iade edileceğini söyledi.”

Kim bu Keldaniler? Onu da anlayalım:

Ortadoğu’nun en eski halklarından olan Keldaniler, çoğunlukla Türkiye, Irak ve Suriye’de yaşıyorlardı. Ancak 1990’lı yıllardan sonra bölgede yaşanan olaylar nedeniyle yoğun göç başladı. Irak ve Suriye’deki Keldani sayısı tam olarak bilinmese de, Türkiye’de 500 kişi civarında kaldığı tahmin ediliyor. Halen İstanbul, Diyarbakır ve Mardin de üç Keldani Kilisesi Vakfı bulunuyor. Bir zamanlar Güneydoğu’yu tamamen terk eden Keldanilerden bazıları, bölgede gerilim düşmesi üzerine 2000’lerin başından geri döndü.

koza ipek

Bu tür gelişmelerin nereye nasıl gideceği üç aşağı beş yukarı biliniyor. Müslüman olmayan toplulukların hakları, AKP parti olmaktan çıkıp da Erdoğan’ın şahsi kontrolüne tamamen geçinceye kadar – aşağı yukarı 2011 ortalarına kadar – geri verilmekte ve rahatlama sağlanmaktaydı.

Ancak belli ki bir bir makro karar ile bu haklar birer birer geri alınacak.

Devletin yağma kültürüne geri dönmesinin daha da büyük bir boyutu, 15 Temmuz sonrasında henüz ortada kayda değer somutlukta kanıtlar kamu ile paylaşılmamış olmasa da, bir numaralı devlet düşmanı ilan edilen Fethullah Gülen Cemaati’nin mallarına OHAL vesilesiyle el konması ile ilgili.

Toplumun seküler, AKP’ci, Milli Görüş etkisindeki dindar kesimi ile MHP’li, solcu, militarist, ulusalcı kesimleri tarafından nefret objesi olarak görülen Gülenciler’in mallarına el konması, akla gelen her türü uluslararası hukuk normuna aykırı olmasına ve demokrasilerin en temel payandaı olan mülkiyet hakkını yerle bir etmesine rağmen, en sağduyulu görünen hukukçular da dahil, hemen kimse bu talana ses çıkarmıyor, başka tarafa bakıyor.

Öyle büyük bir zihniyet çürümesi söz konusu ki bu, sadece ve sadece akıllara Ermeni Soykırımı döneminde Osmanlı tebaası Ermenilerin mallarına çökülmesi sırasında sadece Ahmet Rıza Bey ve birkaç onurlu Osmanlı aydının karşı çıktığı dönemi veya Varlık Vergisi yıllarında yaşanan utanç verici sessizliği veya 6-7 Eylül döneminde Rum mülklerinin yağmalanmasının adeta alkışlanması sürecini akıllara getiriyor.

Artık iyice zorba bir iktidarın yanaşması olmuş, Cumhuriyet gibi bir gazetenin yargılanmasını haber bile yapamayan medyanın aylardır bu konuya bakmaması gayet anlaşılır bir şey. Medyamızın Türkiye’yi er geç yırtacak gibi görünen ahkak ve vicdan çürümesinin asli parçası olduğu belli. Ama, vicdan başka ülkelerdeki gazetecilerde canlı; yaşıyor.

Bu hukuk kepazeliğini New York Times (NYT), tam sayfa haber yapınca bu yüzden şaşmamak gerek. Çünkü gerçek saklanamıyor ve basın ilerdeki tarih yazımında elzem. New York Times haberininNew York Times haberinin önemli bir parçası, Erdoğan’ın ‘şu şu şu gazetecileri atacaksınız’ demesi üzerine, ‘dur bakalım orada’ diyebilen bir medya işvereninin nasıl cezalandırıldığına dair bölüm.

Screen Shot 2017-07-26 at 00.58.30

İşte NYT’ın kapsamlı haberinin Türkçe özeti ve ana başlıkları:

”Türkiye’nin en zengin işadamlarından Akın İpek, sahibi olduğu televizyon binasına baskın yapıldığı zaman Londra’da Park Tower Oteli’nde kalıyordu. İpek, yaşananlar tüm televizyon kanallarında yayınlandığı için, milyar dolarlık malvarlığına yönelik yaşanan sinir bozucu manzarayı bilgisayarından canlı izledi.

Yaşananlar garip bir sinemasal gösteri gibiydi. Bağrışmalar ve ikna çabaları eşliğinde televizyonun müdürü gelen yetkilileri geri döndürmeye ikna etti ve kendini bir ekiple birlikte bodrum katındaki kontrol odasına kilitledi. Ardından yedi buçuk saat boyunca, polisler tekrar gelinceye kadar, telefonuna gelen aramalar eşliğinde kameraya konuştu.

Arayanlardan birisi de Akın İpek’ti. İpek, hükümetin yaptığının kanunsuz olduğunu söyledi.

Ama hükümet hiç gitmedi. Yaşananlar olaylar onun için şahsi felaketlerin başlangıcı gibiydi. Televizyon kanalı Bugün TV’nin yayını, 28 Ekim 2015’te yaptığı konuşmadan birkaç saat sonra kesildi. Sahibi olduğu 22 şirketlik holding şu anda devlete ait ve devlet işletiyor.

İpek’in yaşadıkları, geçen yıl 15 Temmuz’da Erdoğan hükümetini devirmek için yapılan başarısız darbe girişiminden sonra yaşanacak el koymaların provası gibiydi.

O günden beri, hükümetin darbenin beyni olmakla suçladığı din adamı Fethullah Gülen ile ilişkisi olduğu iddiasıyla, değeri 11 milyar doları aşan 950’den fazla şirkete, tarihte bugüne kadar örneği görülmemiş sistematik bir yöntemle hükümet tarafından el konuldu.

Kovulan binlerce yöneticiden bazıları soluğu Helsinki ve Nashville gibi ücra şehirlerde aldı. Şanssız olanlar, toplu kıyım kampanyasıyla kovulan askeri personel, yargı mensubu, polis ve gazeteciler gibi hapse atıldı.

Mahpusların sayısı 50 bin arttı.

Baskından kısa süre sonra İpek hakkında tutuklama kararı çıkartıldı, mal varlığına el konuldu, Haziran ayında da, Türkiye’ye dönme planı olmasa da, 77 yıl hapis cezası istendi.

Zenginleşmesinde Gülen’in değil, babasının rolü olduğunu kaydeden İpek, ondan aldığı kartpostal şirketini yeni alanlara taşımış. Önce gümüş, ardından da altın şirketi satın almış.

Bu beklenmedik sıçrama için İpek, ‘Altından kalkabileceğim bir girişimdi. Türkiye’de çok sayıda küçük maden var. Bana 1 milyon dolara maloldu’ diyor. Ardından 2005’te Bugün gazetesini alarak medya dünyasına girmiş. Bunun doğal bir adım olduğunu vurgulayan İpek, çevrecilerin madenlerine karşı bazı itirazları olduğunu, onun da hikayenin kendi yönünden anlatacak mecraya ihtiyacı bulunduğunu söylüyor: ‘Madencilik işinde ne yaptığınızı anlatmak ve şeffaf olmak zorundasınız. Reklam ve tanıtıma para harcayacağıma ben de gazete aldım.’

İpek, 2008’de de Kanalturk’ü alarak ilk televizyon kanalının sahibi oldu. Yükselen bir medya patronu olarak zaman zaman Erdoğan ile de ilişki kurdu. Erdoğan, iki kez İpek’ten, başka gazeteler de almasını istedi ama olmadı.

Erdoğan’ın buna kızmadığını kaydeden İpek, ‘Onu çok severdim, çok mantıklı bir insan olarak görürdüm. Ülkenin faydasına olacak işler yapıyordu. Avrupa Birliği’ne girmek için çabalıyordu, insan haklarından konuşuyordu’ diyor.

İpek’in kendi hakkında anlattıkların bir de karşı tarafça anlatılan versiyonu var. Onlar da, İpek’in yükselişinin 2003’te işbaşına gelen Erdoğan ile başladığını savunuyor. Erdoğan’ın o güne kadar devleti kontrol eden laik elit yöneticilerin yerine geçmesi için kadrolara ihtiyacı vardı. Bu nedenle Gülen ile işbirliği yaptı.

Bazılarına göre, hukuki düzenlemeler konusunda devletten destek almadan bu işlerin başarılması zor.

15 milyar dolarlık servete ulaşan birinin, Gülen ile yakın ilişkisi olması lazım.

Erdoğan, 2009’da Gülen’den şüphelenmeye başladı ve ülkeye dönmesi çağrısı yaptı. Buna en kuvvetli delil olarak Gülen’in devlet kademelerine girilmesini istediği bir gizli vaazı gösterildi. İddiayı destekleyen Zaman eski yayın yönetmeni Hüseyin Gülerce, Gülen’in dünyayı yönetmeyi saplantısı olduğu ileri sürdü.

İki grup arasındaki gerilimin 2013’te Erdoğan’ın oğlu hakkındaki yolsuzluk iddialarının gündeme gelmesinden sonra arttığı ve ondan sonra çarpışmanın alenen yapıldığı vurgulandı.

Akın İpek, Gülen’in takipçisi olsa bile, şirketlerine yetersiz gerekçelerle el konması, dünyanın birçok ülkesindeki hukuki gerekleri çiğneme anlamına gelir.

Ülke içinde ve dışında birçok kişi, Erdoğan’ın başarısız darbe girişimini kendi çıkarları ve gücünü artırmak, Gülen ile ilişkili bir bankada hesabı olduğu için binlerce insanı işten kovmak ya da hapse atmak için gerekçe olarak kullandığını düşünüyor. Geçen bir yıl içinde 130 binden fazla insan işinden oldu, düzinelerce hastane, 1200 okul ve 15 üniversite kapatıldı.

İpek, Erdoğan’ın gazabını herkesten önce çekenlerden biri.

2012’de yüzyüze yaptıkları son görüşmede Erdoğan, Bugün gazetesinde çıkan bir yazıyı yüksek sesle okuyarak sakıncalı bulduğunu söylemiş.

İpek ise, ‘Köşe yazarlarıma daha kibar olmalarını söylerim ama biz insanların düşüncelerini serbestçe yazmalarını istiyoruz. Biz onlara özgürlük sözü verdik’ dediğini söylüyor.

İpek ve hükümet arasındaki gerginlik yüzünden kardeşi Tekin İpek, yaklaşık 2 yıldır hapiste. Akın İpek, ‘Türkiye’ye döneyim, onu çıkarın beni hapse atın’ teklifinde bulunmuş; hükümetten ‘Gel, bakarız’ cevabı gelmiş. İpek, teklifi reddetmiş, çünkü kardeşiyle beraber kendisinin de hapse atılacağını düşünüyor.

İş dünyasındaki el koymalarla ilgili görüşecek bir resmi yetkili bulmak ise kolay olmamış. Pek çok telefon görüşmesinden sonra Erdoğan’ın danışmanlarından birisi, adı gizli kalmak şartıyla konuşmayı kabul etmiş. Gazeteci ile görüşmeyi kabul eden üst düzey yetkili röportaj şartı olarak, yapılan açıklamaların hiçbir kimseye atfedilmemesini öne sürmüş. Muhabir teklifi reddedince başka bir fikirle gelmiş, kaynak olarak adını vereceği başka isimleri kullanmasını önermiş.

Onun da olmayacağı söylenince, Türkiye hakkında olumsuz ifadelerin kullanılacağı bir haberde yeralmak istemediğini söylemiş. İsim konusunda tüm öneriler reddedilince, adını vermeden ‘üst düzey bir yetkili’ sıfatıyla konuşmayı kabul etmiş.

Görüşme, Erdoğan’ın ‘Ankara’daki , Osmanlı temalı Las Vegas kumarhanesi karışımı Cumhurbaşkanlığı binasında’ yapılmış.

Muhabir, çalışanların bulunduğu bölüme ulaşmak için önce iki metal dedektöründen ardından bir yeraltı tünelinden daha sonra bir metal dedektöründen daha geçmiş. ‘Sanki dünyanın en büyük yeraltı sığınağını ziyaret ediyor gibi.’

Yazıda muhabir, röportaj öncesinde yaşanan bu olayların hükümetteki yöneticilerin kafa yapısını ortaya koyduğunun altını çiziyor: ‘Üst düzey yetkili, bağımsız gazetecilik konusunda bir fikri olmadığını ortaya koydu. Sadece kurallar koymakla kalmadığı gibi, esnek bir yapı istiyor. Bunları da korkusuzca yapıyordu.’

Röportaj sırasında resmi yetkili, birkaç kez ‘Beni sıkıntıya sokma’ diye zoraki gülümsemeyle uyarma ihtiyacı hissetmiş. Muhabir bu hareketi ‘Türkiye’de bugün güçlülerin bile hatalı bir adımda kariyerini kaybedebileceği’şeklinde değerlendiriyor.

Üst düzey isim şirketlere el konulmasını, ‘Piyasayı düzenlemek için’ yapıldığını savunarak, ‘Ekonomiyi suça karışmış şirketlerden temizledik’ diyor. Ona göre, uluslararası yatırımcılar, ‘Türkiye yatırım için güvenli mi?’ diye sormuyor, sadece gazeteciler soruyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarının not düşürme gerekçeleri denesnel değil, Türkiye markasına karşı haksız davranıyorlar; buna rağmen Citigroup ve Boeing gibi şirketler büyük yatırımlara imza atıyor.

Daha önce satışlarını televizyondan yayınlanan açık artırmalarla şeffaf bir şekilde yapan TMSF ise darbeden sonra sessizliğe gömülmüş. Konuyla ilgili görüşme taleplerine karşılık vermemiş.

Bazı şirketlerin ise, Erdoğan’ın yakınlarına satıldığı ve yetkin olmayan sadık partililerce yönetildiği iddia ediliyor.”

faruk

NYT haberinin özeti böyle.

Kapatılan 950 şirket ve el konan 11 milyar dolar, başka kaynakların anlatımlarına bakarsanız, buzdağının suyüzündeki kısmı. Bu rakamın medyaya yansımayan ve sessiz sedasız devredilen başka şirketlerle beraber en az 50 milyar doları bulduğu öne sürülüyor.

Mesele dini cemaatlarin şeffaflık sorunları veya Gülen Cemaati’ne mensup kişilerin bazı organize suç iddialarına hedef olması meselesi değil. Çünkü ortada suç varsa, suçun şahsiliği hukuka göre esastır. Bir futbol takımının bazı yöneticileri mafyatik işlere karıştı ise, o takıma mali manevi insani destek veren herkesi cadı avına tabi tutarsanız, hukukla alakanız kalmamış demektir.

Mesele, 2017 Türkiye’sinde, 1915 veya 1934 veya 1955 veya 1974 (Kıbrıs) veya 1978 (Süryaniler) gibi yıllarda netleşen yağma kültürünün geri dönüş yapmış olup olmadığı ile ilgili.

Farkında mısınız bilmiyorum, Gülen cemaati mallarına el konmasını doğru dürüst haber yapamayan Cumhuriyet gazetesi bile aynen bu sürecin hedefi:

İddianame ve savunmalarda, gazeteyi yöneten vakfın nasıl iktidar tarafından ele geçirilmeye çalışıldığına, yani bu köklü kurumun da aynı zihniyet sahipleri tarafından talan edilmek istendiğine dair bol bol veri var.

Daha fazla anlatmaya gerek var mı?

”O Mahiler ki’ demişti şair, ‘Derya İçredirler, Deryayı Bilmezler…”

Çürüme içtimai dokunun hücrelerine bir kere yerleşmeye görsün.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Rehine sırasında Alman vakıfları mı var?

Bazı aklıevvel yabancı STK temsilcilerinin pompalaması ve Berlin’e sunulan ‘ahlaksız teklif’le her nasılsa ikna etmesi ardından devreye giren Mülteci Anlaşması sonunda, kimse kusura bakmasın, işlerin bu noktaya geleceği belliydi.

Büyükada kepazeliği içinde, her biri Türkiye’nin vicdanı olan insan hakları savunucularının yanında Peter Steudtner’in de tutuklanması üzerine (bu kez ciddi biçimde) patlak veren Alman-Türk krizinden söz ediyorum.

Steudtner 15 Temmuz’dan bu yana Türkiye’de tutuklanan 10’uncu Alman yurttaşı.

Ama onun derdest edilmesi belli ki bardağı taşıran son damla.

Bana sorarsanız, eğer Almanlar bazılarının gözünde sabır taşı gibi bir manzara sundularsa, bunun arka planında o alık STK temsilcilerinin sunduüu ahlaksız teklif’in kirli ürünü olan Mülteci Anlaşması var.

Ta o zamandan bu yana bu anlaşmanın iskeletini hazırlayan saftirik, hırsı aklından önce giden Batılı STK temsilcileriyle de tartıştım, sonrasında hangi toplantıya katıldıysam, bunun AB-Türkiye ilişkilerinde ne kadar sert bir optik yanılgıya, ne kadar yanlış kararlara, ne kadar derin sessizlik ve umursamazlıklara yol açacağını anlattım.

Bu anlaşma AB’nin kilit noktalarında ne kadar siyasi ahlak kaldı ise rayından çıkarmaya adaydı; aynen de öyle oldu.

Hala da hayalperestliğin izleri silinmiş değil.

Şimdi bıçak kemiğe değil artık iliklere dayanmışken AB’nin tepesindeki Juncker, Mogherini ve Hahn gibi isimlerden hala bir gür ses, bir sert çıkış bekleyenler, göreceksiniz, bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Bu anlaşma AKP yönetimininin AB’yi rehin alma, felç etme planının parçasıydı çünkü.

AKP’ye hakim olan zorba zihniyetin, insani olan her türlü değeri çoktan çöpe attığını, yüzbinlerce perişan mülteciyi toplu pazarlık unsuruna çeviren bir ‘siyasi celep’ profili tarafından akla gelen her türlü kirli adımın önünü açtığını anlamayan AB, işte geldi ve kendi vatandaşlarının düpedüz çok daha kaba takaslar için rehin alındığı bir noktada buluverdi kendisini.

Alman iktidarının siyasetçilerine bir zamanlar riskleri anlattığınızda boş boş yüzünüze bakıyorlardı.

Belliydi sebebi:

Çünkü Ankara’da kapalı kapılar ardında bir ton palavra laf, boş vaat dinliyorlardı.

Tek bir Müslüman mülteci almayan Polonya, Çekya, Slovakya ve Macaristan gibi insanlıktan çıkmış üyelerine diş geçiremeyen AB yetkililerinin işine geliyordu, Ankara’nın sınır kapılarını tutması.

Türkiye’de canını düşüne takmış üç beş tane STK neydi ki?

Kürt ve Cemaat medyasının çanına ot tıkılırken kapalı kapılar ardında suspus olunuyordu.

Cumhuriyet gazetesi krizi başgösterdiğinde, Almanya’da ve Danimarka’da iktidardan birileri kapalı kapılar ardında, ‘tirajı 30 bini bulmayan bu gazete yüzünden kıyamet koparmaya değer mi?’ diye soruyorlardı.

Bunları hep duyuyorduk. Duymuyoruz sanıyorlardı.

Ama AB içinde öyle çok vicdanlı diplomat var ki, hiçbir sahtekarlık gizli kalmıyor.

Ama fark etmedi.

Türkiye’nin hukuk devleti yapısı, medyası yerle bir edilirken, adalet sıfırlanırken, gündelik ‘ayy, çok endişeliyiz’ laflarıyla idare edildi.

Ama 15 Temmuz herşeyi değiştirdi, daha berbat ve içinden çıkılmaz – çok muhtemelen geri dönülmez – hale getirdi.

Ayıklasınlar pirincin taşını şimdi.

Pek yakında Türkiye’deki Alman vakıfları okulları vs kapanırsa, hatta görevlileri aynen Rusya’daki benzerleri gibi içeri alınırsa hiç ‘bu kadarı da olmaz’ diye şaşmayın.

buyukada

Bugün krizin tırmanışını izlerken, memleketin gidişatına içinin yandığını, derin endişesini sosyal medyada hiç saklamayan, değerli siyasetçi, ANAP eski genel başkanı Nesrin Nas’tan aldığım notlar da aynı şeyleri söylüyordu:

Ben en az 3-4 senedir AB yetkililerine “mültecilerin koz olarak kullanılmasına izin verirseniz, çok daha kötüsü gelecek” diye anlatmaya çalıştım. Havuç uzatarak Erdoğan’ı ikna edip müzakere masasına döndürebileceklerini sandılar.

 Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir: Müzakere demokratik geleneğin bir parçasıdır.

 Demokratik zihniyet kodları olmayan Erdoğan için ise, müzakere gereksiz bir zaman kaybıdır. O yumruk atmayı bilir. Üstelik boks gibi kurallı oyunları da sevmez. Tekme tokat, çimdik, ısırma…böyle dövüşür.

 Bunu Avrupalılara anlatamadım. Onlar müzakere dedikçe Erdoğan bunu onların zaafı olarak gördü. Sert engellere çarpmaya başlayınca da elinde daha fazla nasıl koz olurun hesabını yapmaya girişti.

 Şu anda Türkiye’de olan her Alman ya da AB vatandaşı tehlikededir. Her an rehin alınabilirler.

 İran Devrimi’nin ilk yılları da böyleydi.

 Bizim gibilerin ise artık kaybedecek pek bir şeyi kalmadı. Eninde sonunda bu rejim bizleri de yok edecek. Almanlar ve Avrupalılar bunu anlamak istemediler. Şimdi de şaşkınlar. Bu saatten sonra onların sertleşmesi Erdoğan’ı daha da çileden çıkaracaktır.

 Yumuşadıklarında ise ben kazandım diyecektir. Uzun sürecek bir karanlık dönem başladı sanki. Herkese geçmiş olsun. Avrupa da aptallığına yansın.

nesrin-nas

Nas, memleket yönetimini ele geçiren ekibin zihniyetini anlatırken şunları de ekliyor:

Türkiye’nin dış politikasının esası, oyun bozmaya dayanıyor artık. Bu oyunu ne kadar sert oynarsa kalacağını düşünüyor.

 İşimiz açıkça Allah’a kalmış durumda.

Başta Almanya Hükümeti – özellikle Merkel ve CDU – bu sertliğin geçici olduğunu düşündü. Kendilerine şunu da anlatamadığımızı biliyorum.

‘Bakın’ dendi, açıkça kamusal alanda yazıldı, çizildi:

‘Dünyanın neresine bakarsanız bakın, başıbozuk, dediğim dedikçi, kanun tanımayan, medyaya düşman diye bakan, etrafı komplo teorisyenleri, hatta Türkiye’deki gibi tescilli şizofrenlerle çevrilmiş bir yeni yönetici sınıf, bir siyasetçi profili türedi. Bu sınıfın ve liderlerinin siyasi dildeki ilham kaynağı, aynen mafya liderlerinin kullandığı dildir. Bu dili kopyaladılar. Günümüz diplomasisinde başarı arayanlar, eğer mafya tarihini, capo’ların dilini ve davranış kodlarını okumazlarsa, kaybedeceklerdir. Kibarlık, alttan alma, uzlaşma, mafya kodlarında yumuşama, ezikliktir. Türkçede bunun karşılığı yavşama, yavşaklıktır. Alttan alanın üstünde tepinmek esastır. Bunu anlamazsanız kaybetmeye mahkumsunuz.’

putin erdogan

 Bitirimin dilinden bitirim anlar.

Rusya uçağı krizinde neden Türkiye kaybetti ve Rusya kazandı?

Bunu Moskova’nın geleneksel diplomasi başarısı diye mi okuyacağız?

Şaka mı ediyorsunuz?

Akıl fikir çağı geride kaldı artık.

Dönem artık ‘yer misin yemez misin’ dönemi.

Son olarak, Türkiye’de sanki hala normalite varmış gibi yaparak ‘merkezi analiz’ sunmaya çalışan sözde köşe yazarlarına, ve rejimin daha ne kadar çok sertleşebileceğini kavrayamayanlara iki kelime edeyim:

Zincirler, balatalar, kayışlar tamamen koptu artık.

Ne varsa, ne kaldıysa, sonuna kadar.

Türkiye’yi Batı’dan koparmaya çalışan Avrasyacı ekip ‘fırsat bu fırsattır’ diye yüklendikçe yükleniyor.

Ötedenberi Batı alerjisinden muzdarip bir kesim muhalif de bu alerjinin perdelemesiyle olanların derinliğini anlamak istemiyor.

PKK, FETÖ, terörle mücadele vs laflarıyla, binlerce kişi fikirleri ve demokratik talepleri nedeniyle hapiste, işsiz, ve korku-kaygı içinde.

Bu sayı daha da artacak, çünkü süreç mantığı sadece daha beterini beklemeyi gerektiriyor.

Türkiye’yi insan yutan bir bataklığa çevirme kararlılığındalar.

Bir tanıdığın son derece isabetli benzetmesiyle:

Gecekondusunu yıktırmamak için kendi çocuğunu rehin alıp boğazını kesmekle tehdit eden o adamcağıza benziyor. Ve bizleri rehin alarak kendini kurtarabileceğini düşünüyor.”

Budur.

 

 

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Erdoğan’ın dilinde tüy bitti, anlatamıyor!

OHAL üç ay daha uzatıldı.

Bunu hiç beklemiyormuş gibi yaparak hala şaşıranlar var.

Arkadaşlar, ta ne zaman yazdım, OHAL bin yıl sürecektir.

İçimizde hala, dibine girilen bu kabus sürecin mahiyetini, çapını, stratejisini kavramayanlar var.

Bu sürece hala ıkına sıkına ad bulmaya çalışanlar var.

Erdoğan’ın ta Türkiye’de iktidara her gelene cennet yaşatan kodları 2011’den itibaren birer birer nasıl çözdüğünü, şifreleri teker teker açarak nasıl on ceberrut yapıyı kendisi ve çevresi lehine çevirdiğini, ve AKP iktidarının berdevam kılan yolsuzluk ve saadet zincirinin kırılmaması adına ‘sonuna kadar’ gideceğini anlamayanlar, hala o köhnemiş Sol ve Kemalist şablonlarıyla başarı vaat eden bir mücadele vereceklerini sanıyorlar.

Hayal içinde yüzüyorlar.

Karşılarında süreci istediği gibi yöneten kişinin zekasındaki oynaklığa koşut bir karşı zekanın her türlü şablonun dışında ve muhakkak ki beraberce bir mücadele gerektirdiğini anlayan sayısı son derece az.

Adını koyamadığınız bir süreçte nasıl bir mücadele?

Teşhis olmadan ne yapacaksınız?

Kalabalık bir kesim, Saray ve çevresinin ustaca tadevüle soktuğu FETÖ kavramını meşru veri kabul ederek, onun üzerinden pozisyon alıp kavga vermenin sonuç vereceğini sanıyor.

İktidar size neyi kavram olarak sunuyorsa , baştan reddeceksiniz.

Suçun şahsiliği esastır.

Bir ara sevilmeyen herkes komünistti, ve uyanıklar ‘aman ha ben komünist değilim, aman ha o arkadaş komünist değil Kemalist, yanlışlık olmasın’ diye debeleniyordu.

Yazması bile yorucu.

Gene de yazayım:

Bugünkü süreci, ‘aman ha, temizlik mücadelesi rayından çıkıyor, sınırı iyi çizin, öyle yaparsanız sesimiz daha az çıkar’ noktasına geri çekerseniz, havanızı alırsınız.

Arkadaşlar, rejimin adını koyun artık.

Telefonu açtığınızda kulağınıza yeni rejimin yüce lideri sesleniyorsa, ‘yetti artık’ refleksi göstermek, manalı iş değil.

Bunun manasını çözün.

Orwell okuyun mesela.

10 insan hakları savunucusunun tutuklanma istemiyle mahkemeye sevkinin manası nedir?

Manası şudur:

Yanına ve arkasına ‘eski ve baki devlet’in tüm unsurlarını alan bu rejimi yöneten kişi nezdinde karanlık bir kadro, Türkiye’nin vicdanını karartmaya ve köküne kibrit suyu ekmeye and içmiştir.

Vicdanın bittiği yerde faşizm yerleşir.

Tek tip elbise, idam cezası, vatandaşlıktan atma….

12 Eylül yarım kalmış bir Türk-İslam projesiydi.

Misliyle geri geldi.

Uzatmayayım, zaten canım da istemiyor.

tuy

Bakın, Ahmet Türk hakkında şu söylenenler bile tek başına yeterli.

Ne dedi?

Şunu:

‘”Adalet Bakanımız da burada. Yürüyüşe katılanlardan bir tanesi de çok hasta olduğu için Mardin Büyükşehir BelediyeBaşkanı hastalığı sebebiyle serbest bırakıldı. Bu nasıl bir hasta, serbest bırakılıyor ve ondan sonra yürüyüşte maşallah yürüyor. Sayın Bakan bunlar tam teşekküllü hastaneden rapor almıyorlar mı? Rapor aldılar mı? Bu raporu size gösterdiler mi? Nasıl bunlara çıkma şeyi verildi? Bunlar kontrollü göz hapsinde olması gerekirdi.”

Sözünü ettiği kişi, bu lafları edenden yaşça başça büyük.

Hapis yatmaye gelince, bu lafları edenden misliyle fazlasını yaşamış.

Hiçbir şey olmasa bile, hani herşeyi bir yana bırakın, insan bu sabır ve akıl timsali insanın 12 Eylül’de gördüğü işkencenin ona yaşattıklarına saygı duyar.

Ve susar.

Tam tersi.

Ne demektir bu?

1930’ların Avrupa’sına bakın.

Anlaşılmıyor mu?

Erdoğan’ın Türk’le ilgili sözlerini okuyun.

Muhalefetin yok o rengi yok bu rengi, o şablon bu şablon demeden, insanlığı savunma noktasına savrulduğu yerdeyiz.

Bakın, tekrar ediyorum:

  • OHAL sonsuza kadar sürecektir, çünkü bu artık AKP rejiminin olmazsa olmazı haline geldi. Kalkmayacak.
  • Bu iktidar seçimle gitmeyecek, diyenler her gün biraz daha haklı çıkıyor.
  • Erdoğan korktu, ürktü, sıkıntıda vs diyenler yanılıyor. Çünkü bunun ölümüne bir mücadele olduğunu kavramadılar. Sonuna kadar gidecek. Varsa eğer, Erdoğan’ın tek sıkıntısı, attığı kararlı adımların aslında ne manaya geldiğini muhalefetin kendisini akıllı sanan, ama esasında bi-idrak kesimine anlatamamak. Kızmayın, hakikat bu.
  • 15 Temmuz’dan bu yana 365 küsur gün bu millete yaşatılanlar bundan sonra olacakların sadece peşrevi, fragmanıdır.
  • Türkiye’de muhalefet insanlığın temel değerlerini savunma konusunda birleşemezse, filmin sonu bellidir.
  • Bunun da birinci adımı şaşırmamayı, şoke olmamayı, ‘bu da olmaz’ demekten vazgeçmeyi öğrenmektir. En kötüsünü bekleyip, en serinkanlı şekilde, demokrasi adına ve birlikte, tek ses olarak karşı hamleyi hazır etmek ve adımı atmaktır esas olan. Olur mu?
  • Umudum az, ama göreceğiz.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Durmak yok, ‘karşı-darbe’ye devam

”Ülkemize en büyük kötülüğü yaptılar.

Kaç zamandır koltuk değnekleriyle yürüyen, her gün biraz daha kırılganlaşan bir demokratik sistemi rayından çıkarmak için en uygun koşulları yarattılar.

Bu kanlı darbe teşebbüsü, Türkiye’nin yaralı bünyesine sırttan saplanmış bir hançerdir.

 Ne düşünüyorlardı ki?

Bu çağda, üstelik dünyanın çivisinin çıktığı, akıl namına bir şeyin kalmadığı bu dönemde, inanılmaz bir maceraperestlikle Türkiye’yi demokrasi ayarlarına geri döndürmeyi mi?

Nereden nasıl ürediği belli olmayan niyetlerle düğün basıp komutan rehin almakla, gencecik erleri sokaklara sürüp taşlatmakla, zaten kutuplaşmış halkı birbiriyle iyice karşı karşıya getirmekle, gazete binası basmakla, başkente dehşet salmakla, bütün bunlar yetmiyormuş gibi seçilmişlerin Meclis binasına bombalar yağdırmakla mı olacaktı bu iş?

 Olan sadece hayatını kaybeden, yaralanan yüzlerce insana olmadı.

Olan Türkiye’nin zaten paramparça olmuş imajına, zemini çatırdayan ekonomisine, en önemlisi demokrasi umutlarına, geleceğine oldu.

Toplum ruhunda, hafızasında açtıkları bu hasar ne akla sığar ne havsalaya.

Türkiye’de nerede, hangi pozisyonda, hangi kesimde ne kadar demokrasi düşmanı varsa, hepsinin eline birer tane ‘ez, yok et, temizle’ marka ruhsat teslim ettiler.

 Hak ve özgürlükleri iyice tırpanlamak için kurnazca sipere yatmış fırsatçılara gün doğdu.

 Darbeler dönemi bitti sanıyorduk.

Bu kabus ‘opsiyonu’nun Cumhuriyet’in hafızasından tümü ile silinmesi için, ne kadar sert ve yıpratıcı olursa olsun, köşelerde ekranlarda seminerlerde kıran kırana mücadelesini vermiştik.

Bir sergüzeşt güruhun kalkıştığı 2007 e-muhtıra günlerinde, o dönemin Sabah gazetesinde ‘Darbeye Hayır!’ manşeti atan yazıişleri ekibimizde demokrasi tutkusu belirleyiciydi.

AKP’ye karşı bir yargı darbesi formatında açılan kapatma davasının bertarafı için benim de aralarında olduğum bir avuç demokratın verdiği kavga da demokratik düzende devamlılık, denge ve istikrar sağlama umudundan feyz almıştı.

 Boşa kürek çekmişiz.

Bu maceraperestliği bir kesim 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’la kıyaslıyor.

Oysa, farkına varın, çok daha derinlerdeki bir ruh hortladı.

15 Temmuz gecesi, bir anda yüz yıl öncesine, 1908 Anayasası’nın köküne kibrit suyu eken meş’um Bab-ı Ali baskını günlerine geri döndük. Malumunuz, Balkanlar’daki ricat ve yanlış politikalar nedeniyle (bunu günümüzün Suriye ve Kürt siyasetiyle kıyaslayabilirsiniz), Enver Bey’in başını çektiği bir grup İttihatçı, – Sapancalı Hakkı, Mithat Şükrü, Mustafa Necip, Talat, Filibeli Hilmi ve Yakup Cemil – 23 Ocak 2013’te adamlarını Bab-ı Ali çevresine yaymış ve binadan içeri dalıp çevreyi kurşun yağmuruna tutmuşlardı. Yakup Cemil’in Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı şakağından vurması ardından Sadrazam Kamil Paşa’ya silah zoru ile istifasını yazdırmışlardı. Sonra Mahmut Şevket Paşa kapkaranlık bir suikaste kurban gidiverdi. Örfi İdare devri başladı.

Gerisi malum: Kabus.

O nedenle şimdi ‘o yapı bu yapı’ diye anlatılanların çok ötesinde, hem arka plan hem aidiyet hem de dağılım bakımından karmaşık resim arzeden bu yeni serkeşlik, adını doğru koyun, özünde ‘benden sonra tufan’ diyen bir neo-İttihatçılıktır, başka hikayeye hiç gerek yok.

Nasıl ki onlar en büyük kötülüğü Osmanlı’ya ve halklarına ettiler, bunlar da bu kalkışmayla en büyük kötülüğü Türkiye’ye, özgürlük hak hukuk mücadelesini demokrasi sınırları içinde vermek için canını düşüne takmış aydınlarına, muhalefetine, huzur isteyen insanlarına yaptılar.

Buradan muazzam mağruriyet üretecek bir kesim şimdi öbürlerini daha fazla mağdur etmek için kolları sıvayacak, ucu açık bir cadı avı her yeri saracak.

İçim kan ağlasa da söylemek zorundayım:

Türkiye bundan sonra kolay kolay dikiş tutmayacaktır.

Çok daha bulanık bir geleceğe kendimizi hazırlayalım.”

Bu yazı, basın düşmanlığı kurbanlarından, şimdi yerinde yeller esen Özgür Düşünce gazetesindeki köşemde, 17 Temmuz 2016’da yayınlanmştı.

Yani askeri kalkışmadan 36 saat sonra.

At izinin it izine karıştığı, koskoca ülkenin kendisine jilet atmaya başladığı, henüz başına geleceklerin farkına varamadığı o anda.

coup5

Ve ardından, gazetedeki son yazımı 19 Temmuz 2016’da gönderdim.

Medya tam bir kuşatma altındaydı, 20 Temmuz’daki yazım, Özgür Düşünce’deki son yorumum oldu, kim okuyabildi ne kadar okudu hiçbir fikrim yok.

Ey Ahali, Karşı Darbe başladı, farkında mısınız?’ başlığını özellikle seçerek şunu yazmıştım, size tarif edemeyeceğim bir burukluk içinde:

 ”12 Eylül’ü aratacak günlere girildi, hayırlı olsun.

 Dün sosyal medyada yapılan hesaplamalara göre (bu yazının yazıldığı ana kadar) devlet kurumları içinden tasfiye edilen kişi sayısı 31 bin ile 45 bin arasında değişiyor.

 Belki sayı daha fazla.

 YÖK dün bütün devlet ve vakıf üniversitelerindeki 1577 dekanın istifasını istedi.….

 Ey ahali!

Dünyanın en büyük ahmaklığına kalkışarak Türkiye’ye en büyük kötülüğü yapan, sırtına bıçak saplayan bir darbeci kliğin girişimini fırsat bilen iktidar ve ona hükmeden üst akıl topyekun karşı darbe başlattı, farkında mısınız?

Biz daha yüzlerce insanın ölümüne yol açan bu kanlı darbenin kim tarafından neden ve nasıl yapıldığını bilmiyoruz.

Otosansürle kontrol altına alınmış medya dört gündür ezberlerle halkımızı narkozlamaya devam ededursun, demokrasiye ya da demokrasiden şu kaç yıldır geriye kalmış ne varsa, göz göre göre darbe üstüne darbe indiriliyor.

93 yıllık Cumhuriyet’in işletim sistemi tek bir kişinin asla ve asla sorgulanamayacak ihtirası üzerinden değiştiriliyor.

Devlet elindeki bağımsız, çoğulcu, ehil ne kadar kadro varsa ayıklanıp tek tipleştiriliyor.

İnsan kaynağı yok ediliyor.

Devlete baştan aşağı yeniden format atılıyor.

Kimdi bu karşı darbeyi tetikleme vesilesini yaratan sergerde sürüsü? Ne yaptıklarını biliyorlar mıydı?

Kim ne oyunu oynadı ve oyun içinde oyunları başlattı?

Bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek şey, Türkiye’nin, eğer bu karşı darbe devam ederse, Baas kodlarına göre düzenlenmiş, evrensel hak ve özgürlük kriterlerini çöpe atacak bir Orta Asya Nizamı’na geçiş yaptığıdır.

 Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi izlerken acı acı güldüm.

7 Haziran’da başlayan ve bu zevat sayesinde tepetaklak giden sürecin acıklı figüranları olmaya devam ediyorlar.

Ergun Babahan’ın yazdığı gibi, ”Darbeye karşı durdukları için Erdoğan ve AKP ile yeni bir sayfa açacağını düşünen muhalefet partileri ne kadar yanıldıklarını kısa sürede anlayacak. Baskı ve sindirme politikası tırmanarak devam edecek. Ta ki Türkiye, diğer İslam ülkeleri gibi tek sesli, tek renkli ülke olana kadar. Silahlı Kuvvetler, yargı, medya, polis ve bürokrasideki büyük temizlik tamamlandıktan sonra sıra muhalefete gelecek. Önce dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri olmak üzere, belediye başkanları ve bağımsız duruş gösteren tüm siyasilerin tasfiye süreci başlayacak.”

Ah, bu talihsiz ülke!

Demek ki bin türlü badire ardından bunlar da yaşanacakmış.

Kendinize mukayyet olun.

En başta aklınıza.

Karşı darbe tam gaz gidiyor.”

hayır

İyi ki saklamışım bu yazıları. Basının üzerinden geçen barbarlık dalgasının, 12 Eylül’de bile yaşanmamı şekilde, arşivleri de imha edeceğini tahmin edemezdik. Şans işte.

Türkiye’nin medeni geleceğinin köküne kibrit suyu eken bir darbe/karşı-darbe sürecinin (henüz) birinci yıldönümündeyiz.

Devlet bürokrasisini, yargıyı, medyayı, iş camiasını, akademi alemini ele geçiren lumpen bir yapının egemenliğindeki söylemle bugünlerde yalan rüzgarı bir fırtınaya dönüşürken, inanın içimden hiçbir yeni şey yazmak gelmiyor.

İçimde sadece bir sızı var.

Benim naçizane ta bir yıl önce öngörebildiğimi aklı başında görünen bir yığın insanın görememesi, görmek istememesinin; egemen lumpen gücün kabaca ürettiği resmi anlatımların üzerine atlayıp onları veri kabul edip tekrarlamasının; daha da önemlisi, yaşatılan onca zulme seyirci kalmasının derin sızısı.

Zihinlerde hiçbir şüphe yok.

Kim kimi düşman ve hasım bellediyse, ona eziyeti makul ve makbul görenlerin, kendisinde en ufak bir hata bulmayanların cehennemidir Türkiye.

Nazım yazmıştı.

”Bu cehennem, bu cennet bizim…’

Cennet vatan, cehennem toplum…

Ve barbarlığı, zorbalığı, acımasızlığı bayrak edinmiş muktedirler.

Ne yazayım?

Neyi niye yazayım?

Sormuyorlar, sormak istemiyorlar ki.

Sanıyorlar ki bu kadar acı ve öfke tohumunun her gün tonlarca serpildiği bu topraklarda huzur bulacaklar.

Sanıyorlar ki sevmedikleri sosyal kimlikler ezilip aşağılanıp kovalandıktan sonra çocukları mutlu yaşayacak.

Sanıyorlar ki çözüm, kendilerini muaf kılan o zulmün devamındadır.

Aslında…

Bilmiyorlar ki, çürümenin son safhasını yaşıyorlar.

Gezi de, 17-25 de, Adalet Yürüyüşü de bu çürümenin ne kadar dar bir çevre tarafından anlaşıldığını; ne kadar geniş bir çevre tarafından anlaşılmak istenmediğini göstermedi mi?

Toplumsal çürüme, vicdanın iflas edişidir.

Öyle alışmışlar ki, pis kokuyu almıyorlar.

Damarlarına her gün artan dozda faşizm şırıngalanıyor, hissetmiyorlar.

erdoganthugs

Bu çöplük daha çok patlayacaktır.

Bakın, yazıyorum, medeni görünümlü veya barbar kılıklı, her kim ise bunlar, o siyasi lumpenlere ‘yeter!’ denmediği sürece bu ülkeye ne barış gelecektir, ne huzur, ne istikrar, ne güven, ne refah…

Hepsi bu kadar.

Demokrasi kelimesinin içinin tamamen boşaltıldığı; akım derken bokum diyenler gibi ‘demokraaasi’ diye höykürenlerin aslında ‘faşizm’ demek istediği bu günlerde lafı daha fazla uzatmak, akla fikre sağduyuya hakaret olacak çünkü.

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın