Bab-ı Ali baskınını hortlatanlar, Türkiye’ye en büyük kötülüğü yaptı

Ülkemize en büyük kötülüğü yaptılar.

Kaç zamandır koltuk değnekleriyle yürüyen, her gün biraz daha kırılganlaşan bir demokratik sistemi iyice rayından çıkarmak için en uygun koşulları yarattılar.

Bu kanlı darbe teşebbüsü, Türkiye’nin yaralı bünyesine sırttan saplanmış bir hançerdir.

Ne düşünüyorlardı ki?

Bu çağda, üstelik dünyanın çivisinin çıktığı, akıl namına bir şeyin kalmadığı bu dönemde, inanılmaz bir maceraperestlikle Türkiye’yi demokrasi ayarlarına geri döndürmeyi mi?

Nereden nasıl ürediği belli olmayan niyetlerle düğün basıp komutan rehin almakla, gencecik erleri sokaklara sürüp taşlatmakla, zaten kutuplaşmış halkı birbiriyle iyice karşı karşıya getirmekle, gazete binası basmakla, başkente dehşet salmakla, bütün bunlar yetmiyormuş gibi seçilmişlerin Meclis binasına bombalar yağdırmakla mı olacaktı bu iş?

Olan sadece hayatını kaybeden, yaralanan yüzlerce insana olmadı.

Olan Türkiye’nin zaten paramparça olmuş imajına, zemini çatırdayan ekonomisine, en önemlisi demokrasi umutlarına, geleceğine oldu.

Toplum ruhunda, hafızasında açtıkları bu hasar ne akla sığar ne havsalaya.

Türkiye’de nerede, hangi pozisyonda, hangi kesimde ne kadar demokrasi düşmanı varsa, hepsinin eline birer tane ‘ez, yok et, temizle’ marka ruhsat teslim ettiler.

Hak ve özgürlükleri iyice tırpanlamak için kurnazca sipere yatmış fırsatçılara gün doğdu.

Darbeler dönemi bitti sanıyorduk.

Bu kabus ‘opsiyonu’nun Cumhuriyet’in hafızasından tümü ile silinmesi için, ne kadar sert ve yıpratıcı olursa olsun, köşelerde ekranlarda seminerlerde kıran kırana mücadelesini verdik.

Bir sergüzeşt güruhun kalkıştığı 2007 e-muhtıra günlerinde, o dönemin Sabah gazetesinde ‘Darbeye Hayır!’ manşeti atan yazı işleri ekibimizde demokrasi tutkusu belirleyiciydi.

AKP’ye karşı bir yargı darbesi formatında açılan kapatma davasının bertarafı için benim de aralarında olduğum bir avuç demokratın verdiği kavga da demokratik düzende devamlılık, denge ve istikrar sağlama umudundan feyz almıştı.

Boşa kürek çekmişiz.

Bu maceraperestliği bir kesim 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’la kıyaslıyor.

12 Mart ile benzeşmeleri, örtüşme noktaları kesin de…

Farkına varın, daha derinlerdeki bir ruh hortladı.

Bab-ı-Ali-Baskını-1

15 Temmuz gecesi, bir anda yüz yıl öncesine, 1908 Anayasası’nın köküne kibrit suyu eken meş’um Bab-ı Ali baskını günlerine geri döndük. Malumunuz, Balkanlar’daki ricat ve yanlış politikalar nedeniyle (bunu günümüzün Suriye ve Kürt siyasetiyle kıyaslayabilirsiniz), Enver Bey’in başını çektiği bir grup İttihatçı, -Sapancalı Hakkı, Mithat Şükrü, Mustafa Necip, Talat, Filibeli Hilmi ve Yakup Cemil- 23 Ocak 2013’te adamlarını Bab-ı Ali çevresine yaymış ve binadan içeri dalıp çevreyi kurşun yağmuruna tutmuşlardı. Yakup Cemil’in Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı şakağından vurmasının ardından Sadrazam Kamil Paşa’ya silah zoru ile istifasını yazdırmışlardı.

Sonrası malum: Kâbus.

O nedenle şimdi ‘o yapı bu yapı’ diye anlatılanların çok ötesinde, hem arka plan hem aidiyet hem de dağılım bakımından karmaşık resim arz eden bu yeni serkeşlik, adını doğru koyun, özünde ‘benden sonra tufan’ diyen bir neo-İttihatçılıktır, başka hikayeye hiç gerek yok.

Nasıl ki onlar en büyük kötülüğü Osmanlı’ya ve halklarına ettiler, bunlar da bu kalkışmayla en büyük kötülüğü Türkiye’ye, özgürlük hak hukuk mücadelesini demokrasi sınırları içinde vermek için canını dişine takmış aydınlarına, muhalefetine, huzur isteyen insanlarına yaptılar.

Buradan muazzam mağduriyet üretecek bir kesim şimdi öbürlerini daha fazla mağdur etmek için kolları sıvayacak, ucu açık bir cadı avı her yeri saracak.

İçim kan ağlasa da söylemek zorundayım:

Türkiye bundan sonra kolay kolay dikiş tutmayacaktır.

Çok daha bulanık bir geleceğe kendimizi hazırlayalım.

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

AKP’nin yaz-boz siyasetiyle bölgede sıfırdan başlamak

Döndüler dolaştılar, aynı noktaya geldiler.

Siyaseti yazboz tahtasına çevire çevire.

‘Deneme-yanılma’, Türkiye gibi kocaman, karmaşık bir ülkeyi yönetme aczinin alamet-i farikası oldu.

Karşılarına çıkan her problemi, halüsinasyonlar içinde yüzerken, akla en son gelecek tedbirlerle, ‘Hadi deneyelim bakalım inşallah’ sergüzeşti ile deniyor, ve habire yanılıyorlar.

Nasreddin Hoca misali habire ‘göle maya çalmak’ suretiyle dünyaya eğlence malzemesi haline gelmiş durumdalar.

Öyle bir acz hali ki bu, neresini çevirip baksanız cehalet, aymazlık, inat, basiretsizlik, ufuksuzluk fışkırıyor üstünüze başınıza.

‘Üç kırmızı çizgimiz!’ diye yeri göğü inlettiğimiz İsrail krizi, edilen tüm sert lafların  yutulması, tavizler, kıvırtmalar anlamonda bir anlaşma ile sona eriyor şimdi.

Kırmızı çizgileri kibirle yazmışlardı.

Şimdi bozmakla meşguller.

Gazze ablukası olduğu gibi duruyor.

AKP’nin istediği olmadı.

erdss

Malumunuz İsrail Başbakanı Netanyahu, Obama’nın zorlamasıyla, o dönemki mevkidaşı Erdoğan’dan özür dilemiş, ama ‘Gazze ambargosu ya kalkacak ya kalkacak!’ cevabını almıştı.

Erdoğan bu çıkışını Türkiye kamuoyuna daha sonra gümbür gümbür pazarlamıştı, ‘gerekirse sonsuza kadar!’ şiarı altında.

Anlaşma sadece ablukayı bu haliyle meşrulaştırmış olmakla kalmıyor.

Birçok boyutuyla Türkiye, İsrail’in dediğine gelmiş oluyor.

Beş değeri yıl heba edildi.

Dokuz kişi hayatından oldu.

Ne gam.

Artık yaz-boz devrede olduğuna göre, bu geri adıma da bir mazeret bulunacak, ve sanki hiçbir şey olmamış gibi alaska dondurma misali tribünlere satışı pervasızca yapılacak.

Bu arada, Rus pilotunu öldürdüğü için bir ara kahraman mertebesine yükseltilen Alparslan Çelik, şimdi ‘nasılsa’ kaldırılan takipsizlik kararının ardından yargılanacak.

Bu ani gelişme de, Rusya ile ilişki tamiratını mecburi kılan ‘yazboz’ egzersizinin kimseleri şaşırtmayan parçası.

Kremlin’den gelen açıklama, Erdoğan’ın mektupla Putin’de özür dilediğini tüm dünyaya duyurdu.

erdogan-putin-i-aradim-acmadi-91586-5

Bütün bu düzeltme hamlelerini olumlu karşılayanlar var tabii, çünkü çoğu ‘Yapmayın etmeyin’ diye yıllarca sağduyu sahilinden seslenip duranlar.

Ama bana sorarsanız aşırı iyi niyetli hepsi de.

İlerde yeni bir ‘yazboz’un olmaması için ortada hiçbir garanti yok çünkü.

***

Yönetim sorumluluğunu beyin yerine omurilik soğanına bağlarsanız, herşey deneme tahtasına dönüşüyor.

TSK’ye kapsamlı yetki ve ‘cezai muafiyet’ tanıyan yasa değişikliği hakkında, AKP’nin ağır topu Mehmet Ali Şahin’in açıklamaları, iktidar partisinin akli sarkacının ne kadar tehlikeli bir şekilde bir duvardan öbürüne çarpar hale geldiğinin tescili.

”Biz Türkiye‘yi daha da demokratikleştirebilmek için daha önce var olan, güvenlik güçlerimize verilmiş olan birtakım yetkileri geri almıştık. Şimdi terörle böylesine kapsamlı bir mücadele yaparken bu yetkilerin tekrar geri verilmesi zarureti doğdu” diyor ve içimizi şöyle rahatlatıyor (!):

“Bize ‘Siz demokrasiden geri adım atıyorsunuz’ diyorlar. Evet biz bunu bilerek Türkiye‘nin şartları bunu gerektirdiği için yapıyoruz. Türkiye‘de terörle mücadele inşallah başarıya ulaşacak. Bu yetkileri tekrar geri alacağız. Türkiye‘nin demokratikleşmesi konusunda daha önce atmış olduğumuz bu adımları yeniden atacağız.”

***

80 milyonluk ülkeyi yönetme işine dağda bayırda ‘off-road safari’ diye bakarsanız, işte böyle ‘büyüklere masallar’ anlatırsınız.

Hayalperestlik mi dersiniz, utanmazlık mı, artık bilemiyorum.

Güneydoğu yerle yeksan.

İnsanlık bacadan kaçmış.

En az 400 bin bölge sakini Kürt yerinden edilmiş.

Sadece son dört-beş günde 8 asker ocağına daha ateş düşmüş.

Son 11 ay içinde tam 564 subay-asker cenazesi kalkmış.

‘Yetkileri geri alacaklar’mış.

Düpedüz dalga geçiyorlar.

***

AKP belli ki, haklı Filistin davasını kangrene çeviren İsrail’i de, Çeçenistan’ın başkenti Grozny’i yerle bir eden Rusya’yı da şimdi ‘askeri çözüm’de ilham kaynağı, model ülkeler olarak görmeye başladı.

Bilin ki, her şeye uygulanan, ortada hak-hukuk-akıl bırakmayan bu yazboz düzeni, AKP’nin siyasi iflasının tescilidir.

Karaya oturmuş bir gemide sayıklıyorlar şimdi.

Deneyin bakalım, daha nerelere kadar yanılacaksınız.

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

Gazeteciliktir, terörize edilen

Prof. Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin ve Erol Önderoğlu’nun “terör örgütü propagandası” yaptıkları gerekçesiyle tutuklanmaları Türkiye’de “sıfır hukuk” istikametindeki yolculukta kapkara bir lekedir ve sonsuza dek öyle anılacaktır.

Sözü edilen üç kişiden biri, Prof. Korur Fincancı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) Başkanı. 

Diğeri, Ahmet Nesin, yazar.

Üçüncüsü, Erol Önderoğlu, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) Türkiye Temsilcisi.

“Terör örgütü propagandası…”

ozgurdudunce-696x400

Bu üç aydının “terör örgütü propagandası” yaptığını iddia etmek için herhalde çıldırmış olmak gerekir.

Ya da, giderek beton gibi partizanlaşan Türk yargısında, eleştiriyi, itiraz hakkını, basında çoğulculuğu tamamen imha etmek için her türlü hukuksuzluğu göze almak.

Şimdi tutukluluk hâline geçen bu üç aydın, esasen Özgür Gündem gazetesinin “nöbetçi genel yayın yönetmenliği” adı altında 3 Mayıs’ta başlattığı bir mesleki dayanışma eylemine gönüllü olarak katılmışlardı bir süre önce.

Kısa bir süre sonra da haklarında adlî soruşturma başlatılmıştı.

Bugünkü gelişme, bunun devamı. 

Ama, kapsama alanı sınırlı bir hukuk garabeti olmanın çok ötesinde bir anlama sahip.

İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin “terör örgütü propagandası” nedeniyle verdiği tutuklama kararının, söz konusu kişilerin sadece bir gazetenin kampanyasına destek vermekten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Eğer durum böyleyse, ki öyle olduğu anlaşılıyor, bir “emsal karar” vahameti, olasılık olarak karşımızda belirmiş demektir.

Şöyle:

Kürt kimliği belirgin, Kürt sorunu odaklı olarak, ama genel çerçevede muhalif, eleştirel, meşru siyasal aktivizm dozu yüksek bir yayın politikası yürüten Özgür Gündem gazetesi, uzun bir süredir topun ağzındaydı. AKP iktidarının geçen Temmuz ayında tek taraflı olarak barış masasını devirmesi ardından başlayan şiddet ve yıkım dalgası boyunca Kürt medyasına baskılar hızla arttı. En son Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, evvelki benzer toplantılarda alınan kararları teyit eden net eğilim, ayrıca Terörle Mücadele Kanunu’nda şiddet ile ifade özgürlüğü ayrımının AİHS standartlarına uygun hâle getirilmesi yönündeki AB taleplerine başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP hükümetinin karşı çıkması da, bunun habercisi oldu.

Gazetenin başlattığı dayanışma eylemine katılanların sayısı hiç de az değildi. Bugüne dek hemen tümü gazeteci, toplam kırk dört aydın, günübirlik olarak gazete yazıişlerine gittiler ve içeriğin hazırlanmasına yardımcı oldular.

Kimler miydi bunlar?

Hasan Cemal, Ertuğrul Mavioğlu, Tuğrul Eryılmaz, Şeyhmus Diken, Hasan Hayri Şanlı, Cengiz Baysoy, Dicle Anter, Faruk Balıkçı, Kemal Can, Jülide Kural, Ahmet Nesin, Deniz Türkali, Necmiye Alpay, Çilem Küçükkeleş, Saruhan Oluç, , Ahmet Abakay, Hasip Kaplan, İhsan Eliaçık, Yıldırım Türker, Murat Çelikkan, Ayşe Batumlu, Nadire Mater, Aydın Engin, İhsan Çaralan, Şebnem Korur Fincancı, Işın Eliçin, Uğur Karataş, Mehmet Güç, Beyza Üstün, Celalettin Can, Sebahat Tuncel, Erol Önderoğlu, Nurcan Baysal, Eşber Yağmurdereli, Ragıp Duran, Melda Onur, Celal Başlangıç, Mustafa Sönmez, Ayşe Düzkan, Uğur Güç, Faruk Eren, Kumru Başer, Nevin Erdemir ve Hakkı Boltan.

Bu listeden en az 34 kişi hakkında aynı “suç”tan adlî soruşturma başlatıldığını biliyoruz:

Faruk Eren, Ertuğrul Mavioğlu, Ayşe Düzkan, Celalettin Can, Mustafa Sönmez, Melda Onur, Fehim Işık, Celal Başlangıç, Eşber Yağmurdereli, Ragıp Duran, Nurcan Baysal, Ömer Ağın, Ahmet Abakay, İhsan Çaralan, Işın Eliçin, Murat Çelikkan, Uğur Karataş, Öncü Akgül, Ayşe Batumlu, Sebahat Tuncel, Saruhan Oluç, Nadire Mater, Beyza Üstün, Mehmet Güç, Tuğrul Eryılmaz, Faruk Balıkçı, Şeyhmus Diken, Necmiye Alpay, Jülide Kural, Yıldırım Türker, Kemal Can, Hasip Kaplan, Nevin Erdemir ve Hakkı Boltan.

Şimdi mahkemenin bugün açtığı “yol”dan, diğer mahkemelerin de ilerlemesi, ve peşpeşe, “kopyala-yapıştır” usulü tutuklamaların yağmur misali yağmaya başlaması ihtimali ne yazık ki güçlenmiştir.

Olacak iş değildir.

Ama Türkiye artık bir cehenneme dönmekte olduğu, akıl-izan yerini sosyal ve siyasi cinnete terkettiği, partizanlık ayyuka çıktığı, Türk medyası uşak ruhlu patronlar ve korku yüzünden devekuşu çiftliğine döndüğü için her şey mümkündür.

Artık sıra tekli üçlü beşli değil, toplu cadı kazanları kaynatmaya gelmiştir.

Sadece üç kişinin tutuklanmasıyla sınırlı değildi bugünkü kara gelişmeler.

Türksat, liberal-bağımsız kimlikli Can Erzincan TV kanalına bugün bir tebligat göndererek, 20 Temmuz’a kadar kendisi çekilmediği takdirde, kanalın uydudan çıkartılacağını duyurdu.

Gerekçe?

Yine aynı.

Yazıda “cebir ve şiddetten” söz ediliyor, “devlet topraklarının tamamı ya da bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya” gibi ifadeler yer alıyor.

Ve, şaşırmayın, “terör örgütü propagandası” suçlaması yöneltiliyor.

Can Erzincan TV, IMC TV ve Halk TV ile beraber, eleştirel haberciliği ve özgür yorumculuğu temsil eden, iktidara ve onlara uşaklık eden patronların gazetecilik dışı çıkarlarına teslim olmamış üç kanaldan biriydi.

Olayların akış yönü, rengi, her şeyi bellidir.

Eğilimi, rengi, hassasiyetleri ne olursa olsun, isterse karşıt olsun, tüm gazeteciliği “terör propagandası” suçlamalarıyla, dayanağı belirsiz, Anayasa’nın 90. maddesine düpedüz aykırı iddiaları art arda sıralayarak terörize etmek.

Bununla da yetinmeyerek “gazeteciliği kriminalize etmek”.

Yani, yüce bir mesleği, baştan aşağı “suç alanı” ilan etmek.

Eleştiriyi, haberi, haberciliği, kamusal tartışmayı, bilgilenme hakkını sıfırlamak.

Hadise budur.

Elbette ki, yıllarını biz Türkiye gazetecilerinin sorunlarını gözlemleyip raporlamaya, dertlerine koşmaya, “o gazeteci şucu, bu gazeteci bucu” diye ayrımcılık yapmadan, meslek asgarisinde insanları korumaya ayırmış olan Erol Önderoğlu gibi dünyaca tanınmış bir kişinin tutuklanması büyük yankılar yaratacak, Türkiye’nin üzerine yapışan kara leke daha da büyüyecektir.

Ey bu ülkenin gazetecileri, meslek örgütleri:

Bugünkü “Nöbet” duruşmasına ve Can Erzincan TV hadisesine bakın ve anlayın artık. Hepimiz aynı teknedeyiz ve bize bu insanlık ve demokrasi dışı muameleyi reva gören iktidar renk körüdür. Dert, ortada tek bir bilgi akışı, bağımsız haber, özgür yorum bırakmamaktır. 

Bıçak kemiğe dayandı.

Hissediyor musunuz?

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Lümpen dinciliğin yıkım koşusu

İktidar partisi sivil siyasetle bütün bağlarını patır patır kopararak tek kişinin şirketi haline dönüşmüşken, sistemi perperişan hale getirmekteyken, yürekleri ağızlara getiren bir yönetim aczi yüzünden devlete bir yığın demokrasi düşmanı asalak ve canavar üşüşmekteyken, hele hele eski ceberrut devlet formatları yeniden tedavüle sokulmaktayken, sosyal dokumuzun bu basıncı kaldırması mümkün değil.

Bir toplumsal yırtılma haline tam gaz gidiyoruz.

Bunun en sert işareti, iktidarla gözü dönmüş kimi kimlikler, taleplerine karşılık bulamamış başka kimlikler ve çoklu hayat tarzları üzerinden yaşanan kültür savaşlarının iyice kızışmakta oluşudur.

Ülke sathında öfke, nefret ve kin kol geziyor.

Yolsuzluk ve uğursuzlukları, can ve mal güvenliğini hedef alan uygulamaları perdeleyip, otoritenin görevini kötüye kullanmasına zırh çekmek ve tek adam yönetimine zemin hazırlamak için yargı, siyaseti yetki yağmacılığına dönüştürmüş bir hükümet zihniyeti elinde paramparça, lime lime edilmekte.

Cihangir’de huligan çetesi Ramazan’ı başlıbaşına ‘şiddet ruhsatı’ olarak görüp vandallığın elli türlüsünü yapıyor. Dükkanda kendi halinde oturup müzik dinleyen insanları bir tek öldürmedikleri kalıyor.

Normal.

Malatya’da Zirve Yayınevi’nde üç kişiyi sadece Hıristiyan oldukları için kıtır kıtır keserek öldüren kişilerin tahliye edilip aramıza karıştığı bu ülkede, kendisini siyaseten ve sosyal olarak iktidarda gören insanların ‘kanun biziz lan!’ diye herşeyi yapmaları beklenir. İpten kazıktan kaçma bu tipler aslında provasını epeydir yapıyorlardı bunun.

Bazı akşamlar geçerken görüyordum, aniden elde sopa Sıraselviler’de beliriyor, harami gibi yol kesiyor, tekbir getirip araçlara ve etraftaki dükkanlara tehdit yağdırıyorlardı.

Polis seyretti, azdıkça azdılar.

Hiçbiri yok ortada şimdi.

Gene gelecekler.

***

Bu arada olan, plakçıyı işleten zavallı Koreliye olmuş.

Bir gece önce dayak yiyen adamcağız ağlayarak eşyasını toplamış ve gitmiş.

kore

Sivil toplumun ağzını bantla kapatmaya, sokakta itiraz hakkını kullanmak isteyen herkesi anasından doğduğuna bin pişman etmeye kararlı bu iktidar dağa taşa çaya çorbaya yasak dayayarak aslında kendi yandaşlarını nasıl her türlü huliganlaşmaya azmettirdiğini biliyor.

Bu, ileride tek kişide oluşması arzu edilen güç temerküzü için bir test alanı, ve diktacı herkesin hoşuna gidiyor.

İstanbul Valiliği’nin bugünkü Trans Onur Yürüyüşü‘ne koyduğu yasak aynen böyle bir ‘azmettirme sendromu’ üretmiş durumda.

İktidara yakın yayın politikası ile bilinen Diriliş Postası‘nın konuya bir başyazı ayırarak bir kimliğe açıkça tehdit yağdırmasının arka planını başka türlü izah etmek mümkün değil.

Kendi özgürlüğünüzü istiyormuş numarasıyla giderek artan heterofobik saldırganlığınız kamunun sabrını zorlamaya başladı haberiniz olsun” deniyor bu başyazıda.

Zihnen iktidar ortağı olan BBP’nin Genel Başkanı da resmi makamların yasakçı tasarrufundan aldığı cesaretle olacak, buyuruyor:

Eğer o yürüyüşe müsaade ederseniz, size oy veren inançlı kesimlere ihanet etmiş olursunuz. Bakalım göreceğiz bu ihaneti yapacak mısınız, yapmayacak mısınız? Sapıklığın adı, ahlaksızlığın adı özgürlük olamaz.” İşte bu kadar.

***

Bir zamanlar toplumun demokrat kesimleri, dindarların, başta başörtüsü, sokağa taşan özgürlük kavgasında en insani değerleri savunmuş, bunların yanında durmuşlardı.

Şimdi iktidar ellerinde, ne hafıza var ne vefa; kendileri gibi olmayan herkesi ‘yok edilmesi gerekenler’ olarak görmekte, nefes alamaz hale getirmekte birbirleriyle yarışıyorlar.

Kültürel faşizmi kurmak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklar.

Bu toplum böyle bir saldırganlığı kaldıracak dayanak noktalarına sahip değil.

Zaten zayıf olan yargı artık paramparça; mecalsiz.

Mağdurlara önyargısız sahip çıkacak tek bir muhalefet partisi yok.

‘Topyekun yırtılma’dır bunun sonu.

Bilesiniz.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mangalda kül kalmadı, şimdi sıra özür dilemeye geldi

Dış politikada yumurta sepeti kapıya dayanmış durumda.

Ancak ve ancak ‘inadım inat’ diye ter ter tepinen bir çocuğun hırçın iç dünyasıyla izah edilebilecek bir boyutta uzun süredir seyreden dış politika maceramızda acı bir toslama hali olduğunu görmeyen kalmamıştı.

Halüsinasyondan çıkmamakta ısrar eden bir ekip dışında.

Turizm görünenden de vahim bir durumda.

Şakası yok.

Bu çöküşte, can güvenliğinin terör nedeniyle asgariye inmesi kadar, Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle öfkesi tavana vuran Rusya yönetiminin vatandaşlarını Türkiye’ye gitmeme konusunda ‘ikna etmesinin’ de payı çok büyük.

Ekonomi bu.

Bıçak kemiğe dayanırsa, en ‘ben oynamıyorum işte’ci çocuğun bile inadı kırılır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Haziran’da kutlanan ‘Rusya Günü’ nedeniyle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e bir mektup yazmış.

Rusya Günü nedeniyle bizzat gönderdiği mektubunda Erdoğan, “Türk halkı adına tüm Rus halkının Rusya Günü’nü kutluyorum. Ayrıca Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin yakın gelecekte hak ettiği düzeye gelmesini diliyorum” ifadelerini kullanmış.

Yetmemiş.

Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım da Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev’e bir mektup yazmış.

Yıldırım mektupta, “Ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve ilişkilerin yakın zamanda halklarımızın ortak çıkarları için gerekli olan seviyeye ulaşmasını umuyorum. Sizin üzerinizden tüm Ruslara sağlık ve refah diliyorum” demiş.

Bir nezaket, bir nezaket.

Çok değil daha birkaç hafta öncesine kadar Moskova’ya esip yağan, etmedik laf bırakmayan da aynı zevat-ı muhterem.

Uçak düşeli beri mangalda kül bırakmadılar.

Küller havada uçuştukça Türkiye-Rusya ticaret ilişkileri dip yaptı, ekonomik anlaşmalar sıfırlandı, ihracat yavaşladıkça yavaşladı, vize geri geldi, bir nevi Soğuk Savaş dönemine geri dönüldü.

Yetmedi, daha beteri oldu.

Rusya, Ermenistan sınırını tahkim etti, Ermeni-Azeri hırlaşmasında araya girerek ‘Bölgede her şey benden sorulur’ dedi.

Böylece Türkiye’nin doğu sınırında da komşuluk daha bir sıfırlandı.

Yetmedi.

Gördük izledik, izliyoruz:

Ortak düşmanın DAEŞ olduğu asgari müştereğinde ABD ile buluşan Rusya, uçak krizini de lehinde kullanarak Suriye üzerindeki nüfuzunu katladı, varlığını güçlendirdi, Türkiye – Suriye sınırında DAEŞ’le mücadelede anahtar güç olduğu konusunda yine ABD ile mutabık kaldığı PYD güçleri ve Suriye Kürtleri ile ‘hamilik’ vadeden bir bağlantıyı da kurmuş oldu.

Rusya – İran ilişkilerinin kötü olmadığını da resme ekleyin.

Demek ki neymiş?

Rusya doğu ve güney sınırlarımıza bizim ‘dahiyane’ dış politika liderliğimiz sayesinde postu iyice sermiş.

Yunanistan ile habire gelişen ilişkileri de cabası.

Bu durumda kim olsa çatışmacı siyasetten vazgeçmeyi düşünür.

Ankara’daki üst akıl da belli ki aynı noktaya gelmiş.

Şimdi bundan sonrası, Putin ve Lavrov’un müteaddit defalar sözünü ettiği ‘özür’ meselesine geliyor.

Türkiye’yi yöneten AKP hükümeti Moskova’dan ne zaman ve nasıl özür dileyecek, bekleyip göreceğiz.

Tabii bu da yetmeyecek.

Rusya bir yandan uçağın pilotunu vuranların adalete sevk edilmesini isterken, düşen uçağın tazmin edilmesini de şart koşmuştu.

Bu fasıl ne olacak, onu da göreceğiz.

fdfdfd

Rusya konusu, dış politikada ayar bekleyen mevzulardan sadece biri.

İsrail ile ‘yakınlaşma’ denen süreç, bir zamanlar mangalda gene kül bırakmayan ‘olmazsa olmaz’lara ne etki edecek, Gazze ambargosunun kalkması gibi ‘kırmızı çizgiler’ yeşile dönüşecek mi, bunların cevaplarını da merakla bekleyeceğiz.

Bir de Almanya var, kendini sorun olarak belli etmeyen.

Son muhatap oydu, ama bakmayın, orada da ciddi bir güvensizlik gelişiyor.

Büyükelçiyi çektiğimiz ülke, unutmayın, Andorra veya Malta değil, Almanya!

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Demokrasinin cenaze törenine doğru

Demokrasi ‘bekleme odasında’ filan değil artık.

Baktılar ki bekleyeni, sahip çıkanı falan yok, bohçaya sardılar, tavan arasına kaldırıyorlar şimdi.

Orada karanlık köşede bir çelik sandığa kapatacak, sağını solunu kilitleyecek ve anahtarını da fırlatıp atacaklar.

Bekleme odasında kimse yok değildi elbet; orada toplanmış bazı toplum efradı ‘demokrasi’ dedikçe ‘terörist’ damgası yedi, kovalandı, tepelendi.

‘Bekleme yapmayın!’ dendi.

Bekleme odası boşaltılıyor şimdi.

Dokunulmazlıkların kaldırılması bu hadisenin özüdür.

fgfgf

‘İlle de benim dediğim olacak’ siyaseti delirtti bu kadroyu.

En büyük günah sayılan ‘öldürme’yi sıkılmadan kutsuyorlar her gün.

Orman ve Su İşleri Bakanı “Bu topraklarda şehitlerimiz olacak, hepimiz hazırız. Şehitlik şerbeti içmeye hepimiz hazırız” dedi.

Seçmeni içinden de bir Allah’ın kulu çıkıp ‘Sen kimin adına ne hakla konuşuyorsun, benim adıma böyle konuşamazsın!’ diyemiyor.

Kimseden sesin çıkmadığı bir cinnet aleminde, Midyat’taki saldırıyı izlemeye giden üç muhabir kardeşimiz bir güruhun linç girişiminden zor kurtulmuşken, AKP’nin yerel temsilcisi ‘Gazeteci dövenlerin eline sağlık’ diye mesaj paylaşıyor.

Yani düpedüz, kanunun suç saydığı bir fiili övüyor.

Daha ‘yukarı’ tırmandığımızda duyduklarımız da iktidarı saran ruh halinin ‘aciliyetini’ gösterir türden.

Anayasa’nın ‘tarafsız’ diye tarif ettiği Cumhurbaşkanı, hala kulaklarımızda çınlayan ‘Zerdüşt, ateist bunlar!’ tiradının ardından, ana muhalefet partisi başkanına mermi fırlatılması ile ilgili ‘yüreklere su serpen’ şu açıklamayı yapıyor:

“Siyasetçi nerede ne konuşacağını gayet iyi bilmeli. Tahrikler tepkiye yol açabilir. Etki-tepki meselesi. Yani siz, hele hele böyle şehitlerimizin arka arkaya geldiği bir dönemde, toplumun hassasiyetlerini göz ardı ederseniz bu toplum size tepki verir. Toplumu tahrik etmemek lazım.”

Kürsüde ifade özgürlüğünü kendi eliyle budayan, mağdura uzak duran, ‘devletiyle gözü kamaşmış’ bir ana muhalefet liderine ‘sen bu aşağılamayı hak etmedin’ de diyemiyorsunuz.

Gazeteci dövenlere ‘eline sağlık’ diyenler hakkında hiçbir şeyin yapılamadığı bir ortamda, sıranın tek tek bütün bağımsız medya kuruluşlarına gelmesi de hiç şaşırtıcı değil.

Can Erzincan TV de kapatılır, sonra sıra geriye ne kaldıysa (pek bir şey de kalmadı ya) ona gelir. IMC TV, Halk TV’ymiş, şuymuş buymuş, hepsinin bir sıkımlık canı var sonuçta.

Haberden bilgiden mahrum bırakılmış, bunu sorgulamayan bir toplum, kapatılan her kuruluşuyla aslında kendi dilinin kulağının kesildiğini anladığında zaten vakit çok geç olacak.

Geçen gün Margarethe Von Trotta’nın Soğuk Savaş’ın bölünmüş Almanya’sını anlattığı ‘Vaat’ filmini izlerken, Doğu Alman istihbarat yetkilisinin sözü zihnime çakıldı kaldı:

‘Gerçeğin ne olduğuna biz karar veririz.’

Son MGK toplantısında alınan kararların burasını nasıl bir ‘kapalı ülke’ haline getireceğinin kimse farkında değil.

Çünkü yalanlarla cinnetin elele gittiği bir ülke artık burası.

MGK kararı ardından EMASYA bir hayalet gibi geri döndü.

Bundan böyle Bakanlar Kurulu, Meclis’i devre dışı bırakarak askeri ‘terörle mücadele’ adı altında, OHAL formatında seferber edecek ve haklarında soruşturma istenirse izni yine kendisi verecek.

Yani, devlet ricaline muafiyet tanıyan Memurin Muhakematı Kanunu, aynen 1920’lerdeki gibi geniş kapsamlı olarak geri gelmiş bulunuyor.

Son gelen bir başka ‘güvenlik devleti’ tedbiri de aynı minvalde.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) apar topar yaptığı yönetmelik değişikliği ile bundan böyle ‘kamu güvenliği ve ulusal savunma’ için gerekli görülen hallerde internet ve telefon trafiğini durdurabilecek.

Şeffaflık mı?

Hesap verme mi?

Açık toplum mu?

Gülüşmeyin orada.

Bekleme yapmayın.

Oda kapatıldı.

Biri anahtarı buluncaya kadar da kapalı kalacak.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kayyumistan

Daha nelerin olması gerekiyor?

Ülkenin altı üstüne gelmiş, yönetimin iyice cılkı çıkmış, şüphe her yeri sarmış ve biz, göz göre göre, uçurumdan aşağı itiliyoruz.

Her gün ortalama beş-on kişi siyasi sebeplerle hayata gözlerini yumuyor bu ülkede. İnsan hayatının beş paralık kıymeti yok.

Çünkü artık can güvenliğini uygar yöntemlerle sağlayacak bir otorite kalmadı. Yerine, elinde balyoz habire çakılacak çivi, patlatılacak kafa arayan bir lümpenlik aldı.

Yüce liderden gözleri kamaşmış kara bir kalabalık bu lümpenleşmeye makul ve makbul diye baktıkça, herkesin dibine kadar birbirine gireceği bir ‘mahalleler kavgası’nın şartları hızla hazır hale geliyor.

Siyasi iddiayı kanıtlamak için, meşru bir otorite adına ezmek ve yok etmek bir kültür olarak geri geldi çünkü. Geri geldi, çünkü bu kötülük, kitlemizin ruhunda hep vardı. Yüce lider sayesinde içimizde gömülü tüm kötülükler yeniden fışkırtıyor şimdi.

13 yıl önce umutla başlayan bir siyaset hikayesi, toplum içinde umut taşıyan mağdurların bir şekilde ‘yetmez ama evet’ dediği bir dizi serüvenden sonra, felaket finaline doğru salınıyor şimdi.

Bu 13 yılın bendeki en önemli beklentisi, her kesimiyle, bu toplumun ‘birlikte, bir arada huzur içinde, birbirimize sardırmadan yaşayabiliriz’ noktasına gelmesiydi.

Gelemedi.

Gelmesine izin verilmedi.

Olgunlaşamadı Türkiye.

İçeride birbiriyle artan bir hızla dalaşarak, dünyaya saçma sapan bir tavırla kafa tutarak, kendi altını oyuyor şimdi.

En önemli sınav, Kürtlerle tarihsel barışmanın sağlanmasıydı.

28 Aralık 2012’de ilân edilip, 1 Ocak 2013’te başlayan Barış Süreci’ne milyonlarca Kürt ve Türk bu yüzden beraberce destek vermişti.

Demokrasiden nasibini almamış olan sağ ve sol milliyetçiler hala farkında değil ki, en gür ‘Yetmez ama Evet!’ bu belanın ortadan kaldırılması ile ilgiliydi. Elbette son silah da gömülünceye kadar gönüller rahat etmeyecekti, bu anlamda ‘yetmez’di, ama insan canı almalar en azından duruyordu. Anababalar rahat uyuyordu.

Olmadı.

Böyle hayati bir süreçle oyuncak gibi oynarsanız, 40 yıl boyunca en az 60 bin kişinin öldüğü bir uyuşmazlığa dair çözüm ümitlerini yazboz tahtasına çevirirseniz, Türkiye’nin en açık sinir ucuna sadece voltaj dayamış olursunuz.

Şark kafasıyla doğup büyümüş, dünyadan bihaber ‘mahalli’ bir siyasi esnafın mensubu olarak, böyle bir süreci amaç değil araç olarak görürseniz, bu ‘yazboz’un siyasi ve sosyal sonuçlarını kontrol etme imkanını da baştan kaybedersiniz.

Şark kafası budur: Çözüm değil sorun odaklı kalma zenaatkarlığı.

akkk

Ne olacak şimdi?

Daha ne olsun?

Son perde açıldı.

Pek bir arzu edilen ‘geçmişi temsili olarak yeniden canlandırma’ faslı başlamış durumda.

İstanbul’un fethi, Ayasofya’da Kuran okumalar, 1915’le ilgili hikâye anlatımında pek bir nefret edildiği söylenen İttihat-Terakki versiyonlarına dört elle sarılmalar, Osmanlı özlemini Osmanlı’nın kendisini imha ettiği dar bir Cihan Harbi zaman dilimindeki ezberlere sıkıştırıp dünyaya güya ders vermeler.

Öbür yanda da ‘geçmişi temsili olarak yeniden canlandırma’ heveslileri harekete geçmiş durumda. Onların derdi, 1920’lere ve 30’lara geri dönmek. Yani Cumhuriyet’in ‘herşeyin tozpembe olduğu’ dönemine. Bu yüzden, 1925’teki Takrir-i Sükûn Kanunu’na, 1934 tarihli İskân Kanunu’na benzer hamleleri açıkça veya alttan alta destekliyor, fiştekliyorlar. Bu kör ezberden huzurlu ve bütünlüklü bir ülke çıkacağını sanıyorlar. Bir daha deneyecekler.

Ankara iktidarını iki ucundan tutmuş olan bu iki sözü mona hasım cenah şimdi canciğer kuzu sarması vaziyette.

Tabii her ikisi de Şark kurnazı olduğu ve bu tür yakınlaşmaları bir amaç değil, kendi menfaatleriyle sınırlı bir araç gördüğü için, bu ‘tarihi buluşma’ da çok uzun sürmeyecek elbet. Çünkü Şark kurnazlığı hem toplum adına müzakereciliğin reddini, yani maksimalizmi ve aynı zamanda da ‘yarı yolda bırakmayı’, ‘kazık atmayı’ ve ‘sırttan bıçaklamayı’ kısacası tam güvensizliği ifade ettiği için, umutlanmayın.

Sadece, ‘yırtılma’yı daha güçlü yaşayacağız.

Olan oldu gibi zaten.

Türkiye bir ‘parti devleti’ne, AKP de bir ‘şahıs partisi’ne dönüşmüş durumda. Tek bir kişi, hükümeti tamamen keyfi, anayasaya aykırı biçimde yönettiği yetmiyormuş gibi, Meclis’e de dokunulmazlıkları kaldırarak tasmayı takmış durumda.

Artık adları ironik olarak Yargıçay, Danışçay ve Sayışçay olarak zikredilen üç yüksek yargı yapısı ‘pek yakında’ tek kişinin iradesi altına girecek.

Dört bine yakın yargıç ve savcının, yürütmenin güdümüne alınmış HSYK’nın her tarafı partizanlık ve kutuplaştırma olarak sırıtan tarihi tasarruf kararlarının, onarımı son derece zor derin yaralar açmaya aday bir yargı darbesi olduğu konusunda hiçbir kuşku yok. Yok ama, toplumun özel konuşmalarda mangalda kül bırakmayan, her şeyi bilen laik-Kemalist kesimleri, ‘bitiyoruz’ diye feryat eden yargıç ve savcılara uzaktan bön bön bakmakla meşgul.

O kesimlerin varlık nedeni hep uzaktan, özel mekanlarda vozurdanmak oldu çünkü.

Olan olmuştur.

Dört kuvvet – yürütme, yasama, yargı ve medya – hemen hemen tamamen fethedilmiştir.  

Ama bu iş burada bitmeyecek, konu artık mahalleler kavgasına dönüşecektir. Kürtler, Cemaat, Geziciler sopa yerken uzaktan bakıp karnından konuşan CHP’nin nihayet sokağa dökülmesi bunun açık işaretidir.

CHP, devleti akla gelen her türlü kirli ittifakı kurarak, ahlaksız tekliflerle insanları satın alarak, kiralayarak ele geçiren bu gücün, iç mantığı gereği eninde sonunda kendisini de şeytanlaştıracağını kurumsal olarak asla kavrayamadı. Kendisini hep muaf, hep ayrıcalıklı gördü. Ama şimdi acı içinde tecrübe edecek ki yanılıyor ve belki kafasına dank edecek ki, 13 yıl boyunca önüne çıkan her fırsatı tepmenin bedeli kendisinin de ‘artık çok geç’ damgasıyla anılmasına yol açacak.

Kemerlerinizi bağlayın.

Bu azgın sular, önüne ne çıkarsa sürükleyip götürecektir artık.

Milletvekilleri, seçilmişler teker teker Meclis’ten atılırken, hapse gönderilirken de, göreceksiniz, bu ‘kuzu sessizliği’ devam edecektir.

Demokratik muhalefet adabı ve cesaretinin olmadığı bir yer burası.

Felaket her yeri saracak ve kocaman bir kitle hala nedenini anlayamamış olacaktır.

Emin olun.

Ülkeye yazık oluyor, çok yazık.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın