Gayet net: Saray ve AKP, darbe girişimi konusunda müttefikleri ikna edemiyor

Saray ve AKP bir girdabın içinde. Avrupa ile kalkışılan ağız dalaşını, aralarına en son Bulgaristan’ın da eklendiği diplomatik krizler silsilesini, Suriye’de Rusya ile ABD arasında kıskıvrak kalma halini, Türkiye içve dış politikasının yatalak pozisyona geçişini izleyenler, Ankara’da artan asabiyeti gayet doğal karşılıyorlar.

Saray ve AKP’nin en kırılgan olduğu yer, 15 Temmuz’u kimin hangi saikle nasıl yaptığını – kendi tabanına ve kısmen de onun dış halkasındaki kesimlere ne denli yutturmuş olursa olsun – Batı kamuoyuna ve Türkiye’nin geleneksel müttefiki olan ülkelere hala bir türlü ikna edici bir şekilde anlatamamış olması.

Kıvranıyorlar, yırtınıyorlar, çırpınıyorlar, olmuyor.

Boşa koyuyorlar dolmuyor, doluya koyuyorlar almıyor.

Çünkü demokratik dış dünya Türkiye’deki gibi boş laflarla dönen süreçler üzerinden yürümüyor. Bir araba suçlama arkasından, ‘Merkel’e dedim ki, 4500 dosya verdim sana, haydi şimdi bana o bölücü teröristleri ve FETÖ’cüleri iade et’ ile işler yürümüyor. Kafası bulanan ABD’de bile Trump’ın Rusya ile ilişkileri en sonunda FBI tarafından ciddi biçimde araştırılacak. Ki kimse altı boş zan altında kalmasın, suçu olan varsa cezasını çeksin, suçu yoksa bu şüpheler dağılsın.

Ama bizde iktidarı gasp eden, her kim olursa olsun, birilerini kafasına göre terörist ilan ettiği zaman zannediyor ki, başkaları sırf o iktidarda diye hemen her dediğini yerine getirecek. Bu işler yargının her zaman kullanıma açık kaldığı ülkemizde öyle yürüyor ama, yanı başımızdaki Yunanistan ve Bulgaristan’dan başlayarak hiçbir Avrupa ülkesinde hiç kimse kuru gürültüye, altı boş lafa pabuç bırakmıyor.

Tekrar edeyim, 15 Temmuz gecesi kimlerin hangi saikle nasıl o darbeye öncülük ettiği – dikkat edin, ‘katıldığını’ demiyorum – konusu, Saray ve AKP zevatının yumuşak karnındaki en yumuşak noktadır.

darbes

Ahmet Şık, dokunanın yandığı noktalara dalmayı bilir, ne zaman ki, darbe teşebbüsünün anatomisini çizen, röntgen resmini çeken bir yazı dizisi hazırladı ve Cumhuriyet’te yayınladı; anında kendisini Silivri’de buldu. (Başkaları farklı düşünebilir, ama ben onun bu soru işaretlerinin üstüne üstüne gittiği için hapse gönderildiğini düşünüyorum, belki de yanılıyorum, bilmiyorum.)

Ama daha da önemli olan, Türkiye’nin zaten yarı yarıya bozuk olan ayarını iyice bozan o darbe kalkışması hakkında Batı istihbarat kaynaklarının ne düşündüğü. Daha önce kimi AB ve NATO kaynaklarından, darbede kimin baş rolü üstlendiği ile ilgili AKP resmi söylemini sorgulayan beyanatlar gelmişti, ama bunların hepsi de isim verilmeden yapılan açıklamalardı.

Erdoğan’ın bizzat Hollanda Başbakanı Rutte ve Almanya Şansölyesi Merkel’e hakaret yağmuru yağdırması ardından, Almanya İstihbarat Servisi Şefi Bruno Kahl’ın isim vererek yaptığı açıklamalar bu yüzden çok büyük önem taşıyor, ve Batı-Türkiye ilişkilerinde, diplomatik faylarında çok ciddi br kırılmayı da ifade ediyor.

kahl

Kahl’ın Der Spiegel’e verdiği mülakatın ilgili bölümünü – bazı önemli bölümlerin altını çizerek – aynen buraya alıyorum:

Der Spiegel: Erdoğan darbe girişiminin arkasında kesinlikle Gülen Hareketi’nin olduğunu açıkladı. Bunun üzerine yüz binden fazla memur işten çıkarıldı. Binlercesi cezaevine girdi. Darbenin arkasında gerçekten Gülen mi var?

Kahl: Türkiye farklı seviyelerde bizi bu konuda ikna etmeye çalıştı. Ancak bu şu ana kadar mümkün olmadı.

Der Spiegel: Sizin Erdoğan’a karşı gerçekleştirilen darbe girişimine yönelik açıklamanız nedir? Darbe hükümet tarafından mı organize edildi?

Kahl: Darbe devlet tarafından başlatılmadı. Zaten 15 Temmuz’dan önce hükümet tarafından bir temizlik dalgası başlamıştı. Bundan dolayı ordunun bir bir kısmı bu dalga kendilerine ulaşmadan önce hızlı bir şekilde darbe yapmaları gerektiğini düşündüler. Ancak çok geçti ve onlar da bu süreçle temizlendi.

Der Spiegel: Anlattıklarınız Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın  sürekli iddia ettiği büyük teoriye benzemiyor.

Kahl: Darbenin sonuçları olarak gördüklerimiz (belki aynı derinlikte ve radikallikte değil) zaten gerçekleşecekti. Darbe sadece beğenilen bir bahane oldu.

Der Spiegel: Gülen Hareketi islamcı-aşırı ya da terörist bir hareket mi?

Kahl: Gülen Hareketi dini ve seküler eğitim veren sivil bir yapı. Bunlar Erdoğan güçleri ile onlarca yıl birlikte çalışan etüt merkezleri, eğitim kurumları gibi yapılar.

Der Spiegel: Hareketi bir tarikat olarak tanımlıyor musunuz?

Kahl:  Bunu söylemek zor. Bu (tarikat kavramı) daha çok Batı toplumlarında yaygın bir  açıklayıcı örnek. Ancak her halükarda Gülen Hareketi önemsiz bir azınlık değil.

Gündeme bomba gibi düşen bu açıklamalar, sadece bununla sınırlı kalmadı. Kahl’ın o mülakatta ‘Gülen’in darbenin arkasında olduğuna dair ikna edici kanıtları görmedik’ açıklamalarından sonra bu kez de ABD’nin Meclis İstihbarat Şefinden benzer bir açıklama geldi. ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesinin Cumhuriyetçi Partili başkanı Devin Nunes, Pazar günü katıldığı Fox TV’deki Chris Wallace’ın programında soruları yanıtlarken benzer kuşkuların altını çizdi.

Washington Hattı haber sitesinden İlhan Tanır’ın aktardığına göre bir dakikalık videoda geçen konuşmalar şöyle (yine altını çizdim):

 Chris Wallace: Türkiye’den yeni bir haber var. Türkiye, Trump yönetiminin Fethullah Gülen’i iade etmeyi düşündüğünü söylüyor. Bu ülkede uzun süredir yaşayan İslam din adamı Gülen’in Erdoğan’a karşı yapılan başarısız darbenin mimarı olduğunu iddia etmekteler. Bu konu hakkında bildiğiniz birşey var mı?

 Devin Nunes: Bu söylediğinize inanmakta oldukça güçlük çekiyorum. Erdoğan hükümeti giderek daha otoriter bir hale geliyor. NATO’da olan Türkiye uzun süredir bizim güçlü bir müttefiğimiz. Aslına bakarsanız onlar (Erdoğan hükümeti) şimdi giderek güvenilir bir müttefik olmak konusunda daha da çok ve çok endişe verir bir duruma gelmekteler. Böyle birini iade eder miyiz bilmiyorum. Gülen’in [darbeye] karıştığına dair herhangi bir kanıt görmedim. Eğer karışmışsa bu tabi ki farklı bir durum. Ama Türkiye ile bizim ilişkilerimiz gergin. Ve IŞİD’i Irak ve Suriye’den çıkartmaya çalıştıkça daha da zorlu bir hal alacak.

Nunes rastgele bir Amerikalı siyasetçi değil.

Tanır açıklıyor:

‘Kongre İstihbarat Komitesi oldukça önemli bir komite, zira bu komite ABD İstihbarat Kurumlarını denetlemekle görevli ve başkanları da istihbarat konularında bilgilendirilmekteler.’

Durumun vahametini anlıyor musunuz?

Siz Türkiye’de kocaman bir kitleyi ve onların yanı sıra ‘öyledir herhal’ diye kanıt sormadan, aramadan, anlatılanlara inanmaya teşne çoğu elitlerden oluşan bir kitleye bunu istediğiniz kadar anlatın, dışarda anlattıklarınıza itibar edilmiyorsa, güven krizi daha da derinleşecek demektir.

Ankara’da Saray ve AKP çatısı durumun vahametinin farkına Kahl ve kısmen de Nunes’in açıklamalarıyla varmış durumda. Nerden bakarsanız bakın aradan sekiz ay geçti ve Türkiye hükümeti, ne başka NATO ülkeleri tarafından iltica talepleri kabul edlen TSK subaylarının, ne diplomatların, ne tutuklu BM yargıcı Akay’ın durumlarını ne de darbede tetikleyici kadronun asli kimliğinin ne olduğunu bir türlü somut şekilde anlatamıyor.

Telaş yayılmış olmalı ki, bazı tepkiler hemen gelmiş.

Arkadaşımız Murat Yetkin’in bugünkü Hürriyet’teki köşesi tam da bu konuda Ankara havasını yansıtma amaçlı. Çünkü Murat’ın da yazdığı gibi ‘nasıra basılmış’. ‘Bu durum Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden olmuş durumda’ diye yorumluyor.

Başlıktan da anlaşılıyor ki başkentte ‘korkunç bir şüphe’ var.

Neymiş bu şüphe?

Yetkin yazıyor:

”Milli Savunma Bakanı Fikri Işık Kanal 7’de “görmüyorsa hem kör hem sağır olması lazım” dedi BND başkanı için. “Bu da herkesin aklına şu soruyu getirir” dedi; “Acaba iş birliği mi yaptınız, siz bu işin neresindesiniz?”

Yetkin devamında şunu aktarıyor:

”Ankara, Alman istihbaratının Fethullah Gülen’in dünya çapında kurduğu ağı resmen kullanmaya başladığından, o ağla “organik ilişki” içinde “korumaya aldığından” hatta “vesayetine aldığından” kuşkulanıyor.

İsmini açıklamak istemeyen güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, darbe girişimiyle ilgileri nedeniyle sorgulanmak üzere Türkiye’ye dönüş emrini reddedip Almanya’dan sığınma isteyen 40 eski Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun yanı sıra, Fethullahçı olduğu kuşkusuyla haklarında mahkeme kararı bulunan bazı polis şefleri ve istihbaratçılar da halen Almanya’da bulunuyor. Ayrıca Ergenekon, Balyoz davaları ve 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın sorgulanması girişiminde yer alan kilit roldeki bazı –eski- yargıç ve savcıların da Almanya’da bulunduğu bilgisi veriliyor.

Bu kişilerin ve yüz kadar ülkeye yayılmış okullar zincirinde yer alan örgüt üyelerinin sağlayacağı istihbarat ağının Almanya’ya önemli bir istihbarat ve operasyon imkânı sağlayabileceği değerlendirmesi yapılıyor.

Bir yetkili bu çerçevede önümüzdeki süreçte Türkiye’nin Fethullahçıların “devlet kademelerine de girmiş olabileceği Balkanlar, Orta Asya ve Afrika ülkelerindeki çıkarlarına yönelik hamleler” olabileceğini söyledi dünkü konuşmamızda.

Dikkatler hükümetin Gülen’in iadesi konusunda ABD’ye çevrilmişken Almanya’da ortaya çıkan bu durum Ankara’daki kuşkuları artırıyor.

İltica talep eden askeri ataşeler ve NATO’da görevli Türk subayların durumunu zaten saydık; yakın ilişki içindeki iki müttefikten söz ediyoruz.”

Ve yazının son bölümü:

“Yaşananlar akıl dışı” dedi bir hükümet yetkilisi dünkü konuşmamızda; “Oysa şimdi Almanya ilişkilerimizin en iyi olması gereken zaman. ABD’nin mali baskısı ve Brexit [İngiltere’nin AB’den çıkış kararı] baskısı altında NATO güç kaybediyor. Almanya ve Türkiye’nin birbirlerine güçlü askeri ortaklar olarak da ihtiyacı var. İşte bu ihtiyaca rağmen Alman istihbarat başkanı tarafından işin doğal akışı aleyhine alenen yapılan bu açıklama, Ankara’da Gülencilerin işbirliğine duyulan ihtiyacın baskın gelmiş olmasıyla açıklanıyor.”

Yaşananların, hatta uzun süredir yaşananların akıl dışı olduğu kesin olmasına kesin de, bu akıldışılığın nereden, kimden kaynaklanıp körüklendiği de hayli açık.

Sekiz ay geçmiş. Ve siz pek çok alanda işbirliği yaptığınız, İncirlik, Afganistan, Kosova vs pek çok yerde aynı askeri görevi paylaştığınız müttefiklerin istihbarat servislerini darbeyi Gülencilerin yaptığına ikna etmiş misiniz?

Belli ki hayır.

Bunu yapamadığınız gibi, bir de sinirlenip köpürerek bu müttefiklere Allah ne verdiyse her türlü ağza alınmayacak hakareti yağdırmış mısınız?

İnsanları kendinizden yaka silkme noktasına getirmiş misiniz?

Net.

Yaşananlar akıl dışı ise, o zaman onu ortadan kaldıracak olan kim?

Ankara panikte, o açık.

Ama şunu da ekleyeyim:

Ankara ne kadar korkunç şüphede ise, müttefikleri ve dostları da misliyle endişe içinde.

Geçenlerde bir Batılı diplomattan duydum, güçlü müttefik bir ülkenin üst düzey bir dışişleri bürokratı ona şunu demiş:

‘Bize koliler dolusu Gülen dosyası gönderdiler. Haftalarca bakıldı, içinde hukuk süreçlerinde anlam taşıyacak kanıt ve veriler var mı, diye. Ne yazık ki hayır. Sadece altı boş iddialar, üçüncü elden bazı anlatımlar, söylentiler, afaki söylemler. Bunlara bizim itibar etmemizi bekliyorlar. Olacak gibi değil.’

Gazetecilik sorgulamayı gerektirir.

Aylardır yazıyorum ve soruyorum.

15 Temmuz gecesinden son derece pis kokular yükseliyor. Başlayan darbe duruşmalarında subaylardan gelen ifadeler – başta 2’nci Ordu Komutanı Adem Huduti – bu kokulara yenilerini ekliyor.

Bu darbede yer alanlar belli de, kim nasıl hangi saikle başrolleri üstlendi? Bu darbede sivillerin rolü neydi, AKP içinde kimler bu işe bir yerlerden bulaşmıştı?

Eyy, haberci arkadaşlar:

Artık yalanla bulamaç halie gelmiş beyanatlarla yetinmeyelim de…

Darbeyi sorgulayın!

‘Korkunç şüphelerimiz var’ diye komplo teorisi yarışını sürdüren Ankara’daki AKP zevatına ‘nedir bu Batılılara sunup da inandıramadığınız dosyalar, verin bize biz yayınlayalım!’ diye ısrar edin.

Unutmayın, bu iktidarın yumuşak karnındaki en yumuşak noktadır, 15 Temmuz darbe girişimi. Bu aydınlanırsa, bu iktidar da çökecek, demokrasinin yoluna ışık düşecektir.

Paniğin sebebi budur.

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kadri Gürsel’e ve ‘içerdekiler’e mektup: Herşey Strasbourg’da belli olmuştu o gün

“Aynı lafları Erdem’in yüzüne söylesene!”

Sevgili eşin Nazire’den AKP’nin bakanına geçenlerde gelen bu tokat gibi cevap başka hiçbir söze ve izahata gerek bırakmıyor, değerli kardeşim Kadri.

Mağdurlar, eşleri, çocukları ve yakınlarında ‘yeter’ tiksintisi yaratan inkarcılığın, yalancılığın sonu gelmiyor maalesef.

 Neredeyse beş ay oluyor özgürlüğünüz gasp edileli.

Çok zaman geçmedi, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “Türkiye’de haber yazdığı için tutuklu tek bir gazeteci yok. Eğer varsa kim olduğunu bilmek isterim” şeklindeki beyanatıyla İspanya medyasında en müstehzi tepkilerle karşılandığı günlerde Madrid’deydim.

Bakanın ziyareti arifesinde – hiç de planlanmadığı halde – Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) davetlisi olarak memleketteki ‘karşı-darbe’ icraatlarını anlattım. Medyanın nasıl kurbanlık koyun haline getirildiği konusunda iyi-kötü haberdar olan RSF ekibinin verdiğim ayrıntılar konusunda ağzı açık kaldı.

El Pais genel yayın yönetmeni Antonio Cano ile 5-10 dakika planlanan toplantım neredeyse bir saate uzadı. Hiç şüphe yok ki Kadri, İspanyollar bu ‘karşı-darbe’ye bakınca 1936-75 dönemindeki hallerini hatırlıyorlar.

Bilesin ki, hepiniz akıllardasınız.

Madrid’deki buluşmalarda hep tanıdıklarını, duyduklarını sordular: Seni, Murat Sabuncu’yu, Ahmet Altan’ı, Tunca Öğreten’i, Ahmet Şık’ı, Güray Öz’ü, Şahin Alpay’ı, Aslı Erdoğan’ı, İnan Kızılkaya’yı…

 Geri kalan 150 küsur arkadaşımızı da toplantılarda ben anlattım.

Bizim her biri trajediye dönüşmüş hikayelerden dehşete düşüyorlar da, senin Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) yöneticisi olarak 100 günden fazla içerde tutulmandan duydukları dehşet hepsinin birkaç adım önüne geçiyor.

Bu, yabancı gazetecilerin de, en tanınmışları da dahil, kimsenin zulümden muaf olmaması demek onlar için.

 İşte, Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in başına gelenler.

Siyaset hırçın olabilir, ama eğer yargı yamulmuşsa, o zaman tuzun kokusunu soluyoruz demektir.

İçi sizi; dışı bizi yakıyor sevgili kardeşim.

Eminim sen de farkındasın: biz medya mensuplarının, nevzuhur tüm dikta heveslilerinin gözünde ‘en kolay av’ görüldüğü bir döneme gireli epey oldu. Korunmasız durumdayız; bunu biliyorlar, güçleri bize elbette fazlasıyla yeter, ters kelepçelerle filan içeri atıyorlar. Zaten bulamayacakları kanıtların acısını, kanıt bulamadıkları sürece bir gün daha hapiste tutarak çıkarıyorlar.

Ama daha da önemlisi, bölücü ve kutuplaştırıcı bir iktidarın betonlaşması uğruna, iç ve dış pazarlıklar için hepinizi, hepimizi ellerinde rehin tutuyorlar. (Bunlara en son Deniz Yücel de eklendi. Die Welt muhabirini de içeri alarak ‘biz bu kadar pervasısız, var mı itirazı olan?’ demeye getiriyorlar.)

İstiyorlar ki, işten atılan onurlu kardeşlerimiz iş bulamasın, bu kutsal meslekten soğusun, ortalık boşalsın. İstiyorlar ki, üzerlerine iftira lekesi sıçratılmış hapistekiler, çıktıkları vakit haber yapacak, yazacak, çizecek yer bulamasın.

Hazırladıkları ‘Yeni Türkiye’ tam da bu.

IMG_4295

Seni düşününce her seferinde aklıma o Strasbourg toplantısı geliyor sevgili kardeşim. 2015 Ekim’inde, ikimize de ‘Türkiye’ye cehennem geliyor’ dedirten o toplantı.

Nazire’ye anlattın mı bilmiyorum, Avrupa Konseyi ‘nin o kapsamlı ifade özgürlüğü konferansında konuşmalarımızı yaptıktan sonra, ‘insan hakları eğitimi’ (!) için davetli olarak orada bulunan Türk savcı ve yargıçlar tarafından lobide nasıl üstü kapalı tehdit edildiğimizi; ve sonrasında dehşet içinde birbirimize bakarak, ’12 Eylül sonrası gibi aynen, bu gidişatın sonu hiç mi hiç parlak görünmüyor’ dediğimizi.

Darbe girişiminden dokuz ay önceydi. Avrupa Konseyi ‘Demokrasinin Önkoşulu Olarak İfade Özgürlüğü’ başlıklı konferansa – bir ‘ilk’ti – Kadri ile beni ve Prof Yasemin İnceoğlu’yu tartışmacı olarak çağırmıştı.

1 Kasım seçimlerinin hemen öncesiydi. Ve baş konuşmacı AYM Başkanı Zühtü Arslan’dı.O sabah Konsey üyesi 47 ülkenin resmi ve sivil temsilcileri olarak lobide toplandığımızda en büyük ilgi üçümüzün üzerindeydi. Gergindik; sıkıntılı.

Çok geçmeden salona sadece erkeklerden müteşekkil kalabalık bir heyet girdi. ‘Hah, Türk delegasyonu da geldi işte’ dediler. Başka hiçbir ülke böyle uzun kafileler halinde boy göstermiyordu, onu anlattılar.

Arslan’ın etliye sütlüye dokunmayan konuşması ardından konu tartışmaya açıldı, önce Kadri sonra ben, malum dobra üslubumuzla ülkedeki vahim tabloyu anlattık.

Çok geçmedi, birden salonda biri söz aldı. Bir Azeri. Meğer ‘RSTK’ (Resmi Sivil Toplum Kuruluşu) temsilcisiymiş. Bu kişi kısaca ‘ey Konsey, bizim yüce lider Aliyev’e ileri geri laf etme, akıllı ol!’ diyordu, sert bir dille.

Arka sıralardan ‘yaşa, bravo!’ sesleri arasında bir alkış koptu.

Kadri ile bakıştık, ‘Azeri heyeti de hayli kalabalık gelmiş’ mealinde.

O sırada yanımızdan geçen bir görevliye sorduk. ‘Yoo’ dedi. ‘Onlar sizinkiler. Orada 25-30 kadar hakim ve savcınız oturuyor. Insan hakları seminerleri için Strasbourg’a resmi davetli olarak gelmişlerdi, herhalde bu toplantıya da Türkiye elçiliği çağırmış.’

Mesele anlaşılmıştı.

Ürperdik.

Ara verildi. Lobide yabancı gazetecilerle konuşurken topluca bir köşede duran yargı mensuplarımızın ok gibi bizi delen bakışları devamlı üzerimizdeydi. Derken gruptan biri koptu, yanımıza geldi.

Kendisini kibarca ‘Yargıtay filanca daire hakimi’ diye tanıttı ve konuya bodoslama daldı: ‘Kadri bey, Yavuz bey, sizler beyefendi gazetecilersiniz, neden ülkenizi böyle karalayıp ihbar ediyorsunuz? İçerde tamam da, dışarda, böyle, ele güne karşı? Hainlik değil mi?’

Ben mizaha vurdum.

‘Sayenizde 12 Eylül sonrası buralarda yaşanan manzaralara ve konuşmalara aynen geri dönmüş oluyoruz’ dememe kalmadı, Kadri – 30 yıldır tanırım, duramaz – araya girdi, olanca kibarlığıyla ‘siz hukukçusunuz. Öyleyse bizim yaptığımızın en asgari eleştiri hakkı olduğunu bilmeniz gerekir. Biz ülkeyi karalamıyor, o ülkeyi kötü yönetenleri eleştiriyoruz, fark çok net değil mi? Kaldı ki, biz bu konseyin en d-kıdemli üyelerinden biriyiz’ diye başladı.

Kısa bir dersten sonra adam mutsuz bir çehreyle ayrıldı. Sonradan öğrenecektik ki, o gruptakilerin bazıları Erdoğan Hükümeti’nin kurduğu Anayasal Düzene Karşı Suçlar Soruşturma Bürosu’nda görevli savcılarmış!

Kadri ile derin derin bakıştık, ‘durum bizler için hiç parlak gözükmüyor’ mealinde.

Ben de dayanamadım sonunda. Akşam resepsiyonda, etrafı alt düzey hakimlerce çevrili Zühtü Arslan’ın yanına kuşatmayı yararak girdiğimi, ‘bizim anayasada yazılı haklarımızı kollayın, başka hiçbir şey istemiyoruz’ dediğimi hatırlıyorum.

Cevap vermedi. Çevresi pür kulak olmuştu.

Hatırlarsın Kadri, aylar sonra – galiba darbe girişiminden bir ay kadar önceydi – seninle ara sıra yaptığımız gibi, ‘biraz başbaşa özel laflayalım’ demiş, Gezi Kafe’de oturmuştuk. İşsizlik parasızlık peşimizden kovalıyordu, bunalmıştık, baskı ensemizdeydi. ‘Gün sayıyor’duk. Pek yakında meslek namına hiçbir şey yapamaz hale geleceğimizi biliyorduk.

Cehennem yakındı, hiçbir şüphemiz yoktu. Sonra olanlara da şaşmadık, bu ala Turka azgınlığın sonu belliydi çünkü.

Aklımız, kalbimiz sizlerde Kadri.

Hepinizde.

Evet, mağduruz, hem de tepeden tırnağa.

Korumasızız. İçerde de, dışarda da.

Ama organize cehaletin bu saldırısı karşısında senin bildiğini ben buradan da hatırlatayım:

Onurumuzu ve mesleğimizi demokrasi düşmanlarına yedirmeyeceğiz!

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kararsız sayısı arttı mı, azaldı mı? Ne düşünüyor, ne istiyor, neyi bekliyorlar?

Erdoğan ve sadık bakanlarının yurtdışında referandum kampanyası için kopardığı gürültünün sebebi, seçmenin yoğunlukta olduğu Avrupa ülkelerinde kararsız oranının yüksek olması değil. Aslına bakarsanız ikna edilecek pek bir kitle yok ortada. Ne Almanya’da, ne İngiltere’de, ne Hollanda ne de İskandinavya’da. Özellikle dışarda poziyonlar belli, saflar kemikleşmiş durumda, üstelik kimlikler üzerinden. Niye öyle? Çünkü o ülkelerin tümünde Türkiye çıkışlı tüm kimlikler kendilerini olduğu gibi yaşıyor da ondan. Bu da onlara, aynı özgürlük içinde korkusuzca karar verme olanağı sağlıyor.

AKP’nin hem konsolide etmeye hem de yaymaya çalıştığı Sünni-Milliyetçi kesim, Evet’i belki hiç dönmeyecekleri Türkiye için, içinde bulundukları sosyopolitik ortamın merceği üzerinden okuyor. Tepeden tırnağa sağlamcı ve faydacı olan bu kesim için her bir Evet oyu, Avrupa’ya bir sille demek. Buna mukabil kısmen CHP çizgisinde kısmen dışında laik, Alevi, Kürt, Süryani ve sonradan aralarına katılan Gülen Cemaati mensubu kesimler için Hayır’ın anlamı sadece ve sadece Türkiye ile sınırlı bir okumaya dayalı. Bu kesimler, bazıları inkar etse de AKP odaklı zulüm, adaletsizlik ve korku ortak paydası ile, Erdoğan’a ‘Türkiye’yi adım adım uçuruma sürükleyen adam’ algısı üzerinde buluşmuş olarak Hayır oyuna yüklenecekler.

Bu iki kesim arasında kararsız bir kitle yok.

Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, Avusturya ve Danimarka gibi gurbetçi-yoğun ülkelerde son iki seçimde AKP’ye verilen oyun ortalaması yüzde 70 dolayında. Bu aşağı yukarı sabitlenmiş bir oran ve esas etken, Erdoğan’ın Sünni-Milliyetçi kesimin duygu dünyasına diklemesine girip yükselten imajı ve söylemi.

Dolayısıyla, Mart başından beri mayalanıp kabartılan AB eksenli Batı düşmanlığının hedefi içerdekiler.

Referanduma tam bir ay kala, eldeki kamuoyu araştırmalarına, daha önceki seçimlerdekilerden çok daha az güvendiğimi söylemeliyim. Fazla itibar etmiyorum demeyeyim, ama onları çok daha tenzilatlı, dikkatli izliyorum. Neden böyle? Çünkü bu kez, seçmenin anket yapanları bile bile yanıltma payını daha yüksek buluyorum.

OHAL faktörü, ve korkudur bunun sebebi. Ülkede muazzam bir muhbir ağı, tasfiye dalgası, eli silahlı özel güvenlik şebekeleri, bitmeyen gözaltılar nedeniyle bir güvensizlik ve bezginlik faktörü var. Bir umacı olarak icat edilip, cilalanıp dayatılan FETÖ ile her zaman ‘çaya çorbaya limon’ olarak kullanılmış olan PKK özellikle kenar mahallelerde önemli bir Evet’e kaydırma faktörü. Ama, 15 Temmuz’un köpürtülen trauma da, ‘dini bütün’ kitlelerde son derece kullanışlı ‘bakın o eski günlere döneriz ha’ etkisini tazelemiş durumda.

Gene de Evet’çilerle Hayır’cılar arasında oynak bir geçişkenlik yok, ama eğer son araştırmalar yeterince titizlikle yapıldıysa, yüzde 10-12 arasında bir kararsızlar kitlesi var.

Bu kitlenin omurgasını da MHP ve AKP içindekiler ile BBP ve SP’nin tabanı – her ne kadar dar olsa da – oluşturuyor.

kararsız

Bu arada araştırmaların dökümünü ayrım gözetmeden buraya alayım, sonra kararsızlara bakalım.

Geçenlerde yayınlanan bir kamuoyu araştırmaları dökümüne göre Evet-Hayır durumu (bu dizime göre) Şubat ayı başlarından bu yana yapılan nabız yoklamaları üzerinden (küsuratları ayıklayarak aktarıyorum, daha rahat anlaşılsın diye) şöyle:

A&G: % 54 – 46

Andy Ar: % 45-41

AKAM: % 42-57

Avrasya % 42-57

GENAR: 55 -45

Gezici: % 48-51

Konsensus: % 59-41

MAK: % 59-40

Metropoll: % 44-43

Optimar: % 53-46

Sonar: % 52-48

Themis: % 42-57

Geçen hafta köşe yazarı Abdülkadir Selvi Başbakan Yıldırım’ın masasında bulunan 3 anketin sonuçlarını paylaştı.

Anketleri yapan firmalar hakkında bilgi vermedi ancak anket sonuçları şöyle:

Yüzde 53.8 evet, yüzde 46.2 hayır.

Yüzde 54 evet, yüzde 46 hayır.

Yüzde 54.5 evet, yüzde 45.5 hayır.

Geriye kalıyor KONDA.

Onun da araştırma yaptığı biliniyor, ve eğer köşe yazarı Etyen Mahçupyan’ın aktardığı veriler doğruysa, Evet oyları % 39, Hayır oyları % 44 çizgisinde.

KONDA ve Metropoll’ün verilerine GENAR ve Andy Ar’ın tespitlerini de katarsak, kararsızların oranında süregitmekte olan artış yavaşlasa da, % 10 artı eksi bandında hala oynuyor. Öbür yandan CHP ve HDP ekseninde Hayır konusundaki kararlılıkta da aynı hızla bir artış var.

Bu konuya gelecek yazılarda da döneceğim, ama şimdilik anlaşılır olması bakımından, an itibarıyla şunları ekleyeyim:

  • Gurbetçi oylarında netlik ortada. Evet oyları baskın çıkacak, çünkü ABD ve Kanada gibi ülkeler hariç hemen her yabancı ülkede AKP-MHP ekseni bu referandumda sabitlenmiş durumda.
  • Erdoğan’ın ‘vur Avrupa’ya’ taktiği de buna yaramakla kaldı, ama belli ki CHP’yi ne dışarda ne içerde etkiledi. Biz ne kadar çok eleştirirsek eleştirelim, Kılıçdaroğlu Nazi tartışmasında Erdoğan’a fazla bindirmeyerek kendi açısından doğru yapıyor olabilir. Ama daha fazlasını yapabilir, Erdoğan ve AKP şürekasına yüklenmek yerine, AKP tabanına doğrudan mesajlar aktarmayı, tabanı tereddüde düşürmeyi deneyebilirdi, buna girmedi, girecek mi, göreceğiz.
  • Geriye kalanlar da zaten MHP ve AKP içinde biraz ezik, biraz ekonomik çöküntü mağduru, her biri kendi liderinden biraz şüpheye kapılmış yoksul taban. Bunlar ne istiyor? Neyi bekliyorlar? Bu sorunun cevabı öyle kolay değil. Çabuk cevaba yeltenenden şüphelenin.
  • Belki şu söylenebilir: Yüzde 10’luk kararsız ve belirleyici kesim, Erdoğan ve Bahçeli’nin Batı ve Kürt aleyhtarı söyleminden duyduğu bir nevi gururla, cebine baktığı vakit gördüğü boşluk arasında binamaz vaziyette. Bu kesim son dört hafta içinde güçlü bir şekilde ‘ikna edilmeyi’ bekliyor.
  • MHP’liler için önemli bir ikna vesilesi, kurulacak tek adam düzeninde partilerinin ve kendilerinin pastadan ne kaldıysa almaları yolundaki vaatler olabilir.
  • AKP’lilerin işi daha karışık. Bir kısmının gözü kulağı şimdi kenara itilmiş ‘aksaçlıların’ – Arınç, Gül, Atalay vd – gerçekte ne düşündüklerini, ne oy vereceklerinde. Gene de, bu kesimin ben Erdoğan tarafından şu veya bu şekilde ‘ikna’ edilebileceğini sanıyorum. 15 Temmuz ve milli irade şarkılarının gücü arttı, çünkü o bestede ‘bakın su uyur asker uyumaz, yedi düvel ortada, bir bela gelirse 1940’lara geri dönersiniz’ mısraları var ki, hala çok etkili.
  • Olmadı, şapkada başka tavşanlar da var. Hala tereddüt kaldıysa, bir bakarsınız, Erdoğan ve kadrosu referandumdan bir önceki Cuma’yı, gümbür gümbür canlı yayınlar eşliğinde, ibadete açılan Ayasofya’da kılıvermişler. İşte hem AKP hem de MHP tabanını yerinden fırlatacak kadar güçlü bir adım. Olmaz demeyin, Reis yüzdü yüzdü kuyruğuna getirdi, boşa basmaz. Herşeyi denemenin zamanı. Ortam ve şerait de gayet müsait.
  • Katılım oranı arttıkça Hayır oylarının şansı da artacaktır.

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Erdoğan’ın ‘kriz siyaseti’nin faturası gurbetçiye çıkar; vize de artık kalkmaz

Öylesine bir siyasi bencillik içinde kurguluyor ki oyunu Erdoğan ve ekibi, sonuçta fatura hem Türkiye’nin stratejik ve ekonomik çıkarlarına büyük zarar verecek, hem de Avrupa’da Türkiye kökenli, çoğu apolitik ve kendi halinde olan göçmen ailelerin imajına da, algısına da, edinilmiş haklarına da olan olacak.

Erdoğan krizi kolundan yakaladı, 16 Nisan’a kadar semirterek, yayarak, bol bol mayalayıp kabartarak kullanacak.

Hiçbir kuşkunuz olmasın.

Bu gece ATV’de yaptığı açıklamalar tam da bunun işareti. Sadece Hollanda’ya Neo-Nazi diye verip veriştirmekle kalmadı, Almanya’yı da önüne kattı, Merkel’e de hakaretlerini tazeledi, bir yandan Hollanda ve Fransa seçimlerinde Türk kökenli seçmenlere hangi partiye oy vereceklerine dair telkinde bulunurken, öbür yandan Deniz Yücel’i ajan-terörist ilan ederek kolay kolay serbest bırakmayacağı sinyalini verdi, ve de Hollanda meselesini AİHM’e taşıyacağını da ekledi.

Bu kriz 16 Nisan’a dek köpürerek sürer.

Ortam son derece verimli ve kullanışlı Erdoğan için. Avrupa’da Sünni-Türk kimlikli, eğitim seviyesi düşük, dünya bakışı futbol huliganlığı kıvamında olan kitleyi kendisine din ve milliyetçilik üzerinden kendisine bağlamış durumda, sürü gibi gütmekte. Ne derse ona uyan, koş derse koşan, yat derse yatan, bulundukları ülkeyle uyum sağlayamamış, ama o ülkelerin nimetlerinden de yararlanmasını bilen bir göçmen kitlesi arkasında.

Öbür yanda, ona aynı ölçüde karşı Alevi-Kürt-Seküler bir Türkiye çıkışlı kitle de aynı ülkelerde Türkiye’nin bölünmüşlüğünü ve hırçın kutuplaşmayı temsil ediyor.

classs

Ve, 12 yıldır Sarkozy ve Merkel gibi liderlerin yalapşap politikaları yüzünden büyük yaralar almış olan, ve son iki yıldır yoğun bakıma alınan, son bir yıldır da sadece ve sadece mülteci anlaşmasına ve ticari ilişkilere indirgenen Türkiye-AB ilişkileri, son nefesini vermemek için çırpınışlar halinde.

Ama bu çırpınışlar içinde AB arka koridorlarında Erdoğan’a adeta tapılıyor: Çünkü o şu ana kadarki sert ve at pazarlıkçısı siyasetlerle, özgürlük ve hak düşmanlığıyla, şu ana kadar Türkiye’nin AB’ye üye olamayacağını savunanlara kişiliğiyle, kimliğiyle ve ülkeyi yönetim tarzıyla en güçlü argümanları tepsiyle sunuyor. ‘Türkiye AB’ye daha fazla yaklaşmasın’cıların en çok hayranlık duyduğu, dahab doğrı deyişle ‘Allahın Lütfu’ olarak boy gösteren bir lider AB’deki Türkiye karşıtlarının gözünde Erdoğan. Ona saygı duyuyorlar, çünkü o başta oldukça Türkiye’ye bırakın üyelik perspektifini, TC vatandaşlarına vize serbestisi dah çıkmasına imkan ve ihtimal yok. Ona saygı duyuyorlar çünkü Erdoğan sadece Suriyeli mültecileri ülkesinde tutmakla kalmıyor, onlara TC vatandaşlığı vereceğini söyleyerek AB’yi büyük bir külfetten de kurtarıyor.

Daha ne olsun?

Tek sıkıntı, Erdoğan’ın 16 Nisan’da Evet’leri toplayarak şu anki fiili tek adamlık durumuna meşruiyet kazandırması. Bugünkü kavgayı yapay kılan da bu.

Kazanırsa geriye bir tek mesele kalacak: Bu haliyle Türkiye-AB ilişkileri üyelik perspektifi içeremeyeceğine göre, hangi taraf köprüleri yakacak? Yaşadığımız zorlama, iki taraf için de aynı amacı barındırıyor: Ben seni zorlayacağım, ben sana dayanacağım, yeter ki havluyu sen at.

Almanya ile başlayıp Hollanda ile kabaran krizin başka boyutları da var, müstakbel kurbanları da.

Erdoğan ve AKP’nin gözünde ‘gurbetçiler’ aynen Türkiye’deki cahil ve muhtaç alt sınıf kitleler gibi, bir sürü. Yalanla beslenen ve hamasetle heyecanlanan, akıl yerine duygularla harelet eden insan toplulukları.

Kullanılıyorlar ve posaları çıkana kadar da kullanılacaklar.

Ancak, kendi imzasının altında olduğu Seçim Yasası’nın ve YSK’nin ‘yurtdışında seçim propagandası yapılamaz’ yasağınana uymayı göz göre göre reddederek girişilen bu meydan okuma, yarattığı gerginlik, ve AB ülkelerinin seçim gündemine negatif etkiyşle oturması nedeniyle gurbetçilere yaptırımlar olarak geri dönebilir.

Almanya ve Danimarka şimdiden çifte vatandaşlığın gözden geçirilmesi meselesini tartışmaya başladı bile.

Sebep açık: Türkler siyaseti huliganlıkla karıştırıyorlar, çözüm odaklı değiller ve uzlaşmaya dayalı siyaset bilincinden çok uzaklar. Yaşadıkları ülkenin iç uyumuna olumlu katkı yapmıyor, kendi ülkelerindeki yıkıcı iktidar kavgasını olduğu gibi yaşadıkları ülkelere taşıyorlar. Hem kültür savaşı hem de siyaset savaşı vererek ortamı zehirliyorlar.

Aidiyet ve entegrasyon sorunlarını kendilerinden sonraki Türkiye kökenli kuşaklara da taşıyorlar.

Son kriz de bunun tavana vurması, onların gözünde.

Erdoğan böyle bir ateş topuyla oynuyor ama görülüyor ki umrunda değil. Başka ülkelerin iç demokratik dengelerine dair bir bakış açısı olmadı ve olmayacak. Varsa yoksa kendi iktidarının mutlak ve uzun ömürlü kılınması: Tek derdi bu. Bunun için de her türlü araç onun nezdinde meşru. Sonuna kadar gitmekte kararlı. Gözü kara, ve öyle kalacak.

16 Nisan’a kadar böyle geçecek günler.

Bazı taktikler izleyeceğiz. Almanya Hükümeti gelen hakaretleri sineye çekiyor, ama belli ki Hollanda seçimlerinin sonucuna bakacak. Eğer sonuç, AKP’ye yasak uygulayan Rutte’ye ve diğer merkez partilerin güçlenmesi anlamına gelecek olursa, Almanya’nın da aynı yasakçı siyasete başvuracağını sanıyorum. Yani Erdoğan ve ekibi Almanya’da propaganda izni alamayabilir. Eğer yasakçı Hollanda tavrı, aşırı-sağcı ve Müslüman düşmanı Wilders’e yararsa, belki Almanya, aynen Fransa gibi propagandaya sınır kapılarını açabilir.

Sonrası? Erdoğan bu gece kendisi tekrarladı, ima yoluyla. Hele bir Evet çıksın, biz ne yapacağımızı biliriz, mealinde. En iyi ihtimalle, AB ile pazarlık çıtasını daha da yükseltmesi beklenmeli. Türkiye’de baskı çarkları tam yol çalışmaya devam edecek. Ve Erdoğan, kendi değerlerinin milli iradecile meşrulaştırıldığını yedi düvele ilan edip, ‘beni böyle kabul edeceksiniz, ben Yüce Lider’im, ne dersem o’, diyecek.

Kilitlenmeyi asıl, Evet oylarıyla Türkiye otokrasiye sürüklendiğinde yaşayacağız. Türkiye ile AB makası iyice açılacak ve iplerin çoğu kopacak.

Evet galip gelirse:

  • Avrupa’daki ‘gurbetçi’ler, algı ve statü kaybına uğrayacak ve büyük olasılıkla bazı yasal haklarını kaybetme sürecine girecekler
  • AB ülkelerinden ne kadarı geri kaldıysa, Ermeni Soykırımı’nı resmen tanımaya devam edecek
  • Avrupa Konseyi ve AİHM üzerinde muazzam bir şikayet basıncı oluşacak
  • Ve Türkiye-AB ilişkileri, sadece ve sadece kirli ticaret anlaşmaları ve AB’ye mülteci akınının önlenmesi konusunda Erdoğan’ın merhamet ve rızasına indirgenecek
  • Vize serbestisi bir yana, Türkiye’nin şimdi vize zorunluluğunu aşmak için yöneldiği ‘işime gelen herkese yeşil pasaport’ uygulaması arttık.a, AB yeşil pasaportlulara da vize zorunluluğu getirecek
  • Özetle, Evet galebe çalarsa, Türkiye ile AB arasına adeta ‘medeniyetleri ayırıcı’ bir duvar örülmüş olacak ve bunun tek sorumlusu, tüm yaygaraya rağmen, insanları ve ülkeleri sırf kendi şahsi siyasi ihtirası uğruna birbirine düşüren tek bir kişi olacak.

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Evet’ oyu uğruna ‘istenmeyen kişi’ ilan edilen bakanlar, ve itibarı çöken Türkiye

Türkiye’yi tam bir akıl tutulmasına sürükleyen siyasi huliganlık, bugünkü Hollanda krizi ile yeni bir zirve yapmış bulunuyor.

Tam bir kepazelik.

Rezalet.

Tek bir kişiyi ihya etmekten başka hiçbir şeye yaramayacağı belli üç beş oy uğruna iplerinden boşanan Türk tipi siyaset huliganlığı yüzünden, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı kendisini ‘İstenmeyen Adam’ (Persona non Grata) ilan ettirdi.

Rezalet kelimesini bu yüzden kullandım.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir rezalet yaşandığını hatırlamıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iç siyasetin, dış ilişkileri bu kadar bozacak kadar pespaye hale getirildiğine dair bir örnek de aklıma gelmiyor.

Ticaretinin yarıya yakınını yaptığı, herşeye rağmen üyelik müzakerelerini yürütmeye devam ettiği AB’nin güçlü bir ülkesi tarafından fiilen Persona Non Grata ilan edilen bir Dışişleri Bakanı.

Hemen ardından, Hollanda’ya girme ısrarı yüzünden büyüdükçe büyüyen, Rotterdam’ı bir kriz kentine dönüştüren skandalın baş kişisi olarak fiilen değil bu kez resmen Persona Non Grata ilan edilip gerisin geri Almanya’ya gönderilen, ve Schengen bölgesine 10 yıl boyunca girmesi yasaklanan, aynı şeyi tekrarlarsa 6 aya kadar hapis cezası yiyecek olan bir Aile Bakanı.

Ve bu kepazeliğin baş sorumlusu olan bir iktidar partisinin kuyruğunda, kendi gölgesinden korkan, ‘ilişkileri askıya alalım’ demekten başka bir siyaset bulamayan bir anamuhalefet.

cavusoglu-koenders-gorusmesi-7929184_x_o

Eski günler: Mevlut Çavuşoğlu, Hollanda Dışişleri bakanı Bert Koenders’le.

Konuya döneceğim, ama İsviçre’ye geçeyim.

Benzer bir dış ilişki krizinin eşiğinde bulunduğumuz İsviçre’ye.

Dün gece Cenevre’de 15’inci İnsan Hakları Film Festivali’nin açılışındayız. 10 gün sürecek kapsamlı etkinlik Guillaume Perrier ve Gill Cayatte’ın hazırladığı ve türünün ilk belgeseli olan ‘Erdoğan’ın Kaygı Verici Dönüşümü’ başlıklı filmle başlıyor.

500 küsur kişi. Salonda yer kalmamış.

AKP kaynaklı zorlama ve yapay kriz Avrupa’nın içinde öyle yer etmeye başlamış ki, antenler tam manasıyla açılmış vaziyette.

Meslektaşımız Nicole Pope’un moderatörlüğünde Doç Kerem Altıparmak, BM İnsan Hakları Türkiye Raportörü Nils Medzel, Pınar Selek ve ben, film gösterimi ardından, muazzam hak ihlallerini, OHAL ucubesini ve referandum senaryolarını anlatıyoruz.

Aynı gün, BM’in Kürt illerinde Barış Süreci’nin son bulması ardından yaşanan ve ‘kıyamet gibi’ diye nitelenen ihlallere dair raporu patlamış.

Sorular, sorular.

ivresse

Tartışmalar ardından sohbetlerde net olarak anlıyorum ki, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinden derin kaygı duyduğunu söyleyerek lafa giren herkes, Türkiye’de tek bir kişiden tüm ülkeye salgın gibi yayılan cinnet halini, akıldışı davranışları dehşet içinde izliyor, hiçbir anlam veremiyor.

Algı, dehşetle özetlenecek durumda.

Sabahleyin Hollanda krizine uyanıyorum.

‘Tarafsız kalacağıma…’ şeklindeki yeminini 898’inci defa ihlal eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Istanbul’da ‘bunlar’ı, yani Hollanda’yı bombalıyor:

‘’Bunlara yönelik şüphesiz ki 16 Nisan’dan sonra uygulamalarımızı başlatacağız. Siz istediğiniz kadar Dışişleri Bakanımızın uçağını kaldırmayın. Bakalım senin uçakların bu ülkeye bundan sonra nasıl gelecek? Ben burada diplomasiyi konuşuyorum, vatandaşların uçaklarına bir şey diyemeyiz. Bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist!’

Ama birden fark ediyor ki, Türkiye turizmi feci durumda; belki de zamanında Putin’e atıp tutarak herşeyi nasıl berbat ettiği, özür dilemek zorunda kaldığı filan aklına geliyor; anında dümen kırıyor:

‘Tabii ben burada diplomasiyi konuşuyorum. Vatandaşların seyahatini değil. O ayrı bir konu.’

:))

Ama olan olmuştur artık.

Söz ağızdan çıkmış, haber ajanslarına ulaşmıştır.

Nazi!

Faşist!

Üç beş evet oyu daha gelecek ve ihya olunacak ya.

Aşağısı kurtarmıyor.

Bu arada, kendi içindeki aşırı sağcı, Müslüman düşmanı Wilders ve taraftarlarının yükselişinden bizar olmuş Hollanda hükümeti, ‘uçuş iznin yok’ diyerek, koskoca Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nı ‘istenmeyen adam’ ilan etmiştir bile.

Reis’in güdümünde, yaranma hırsıyla artık iyice siyaset huliganı bir söyleme yapışan Mevlut Çavuşoğlu, bu krizin zeminini önceki gün hazırlamıştı, hatırlayın.

‘Gideceğim de gideceğim oraya!’ diye tutturmuştu. Kendisine el altından Hollanda’dan iletilen ‘yapma etme, başımızda İslamofob Wilders gibi yükselen bir bela var, 15 Mart seçimleri geldi dayandı’ mesajlarına aldırmadan – Evet oyu alacak ya –  Reis kopyası gibi gürlemişti:

‘Bugün haber bekliyorum (Hollanda Dışişleri Bakanı) Bert Koenders’tan. Rica ederse, ‘Seçim sonrası gel’ diye, adam gibi rica ederse yalnız, öyle şey yok baskıyı maskıyı kabul etmeyiz biz, seçim sonrası cuma ya da cumartesi günü gidebiliriz. Yok her şartta bizim için zor derse, bu cumartesi ben giderim. Gideceğim.’

Diplomaside kuraldır. Kamusal alanda kullandığınız dil ve attığınız adımlar, aynen mukabele görür. Kural öyledir. Hollanda da bu gümbürdeme üzerine bir açıklama yayınladı, ‘Bakanın konuşması için yeni bir salon bulunması için görüşmelerin sürdüğü ancak bu sırada Türk yetkililerin Hollanda’yı tehdit ettiği’ belirtildi, “Bu durum mantıklı bir çözüm arayışını imkânsız kılmıştır” denildi.

Şöyleydi Hollanda açıklamasının devamı:

‘Çavuşoğlu’nun toplantısının bir Türk konsolosluğunda veya elçiliğinde, daha özel ve küçük bir şekilde düzenlenmesi için görüşmeler sürüyordu. Bu görüşmeler daha tamamlanmadan Türk yetkililer kamuoyu önünde yaptırım tehdidinde bulundu. Dolayısıyla, Hollanda uçuş iznini geri çekiyor. Hollanda olayların bu şekilde gelişmesinden üzüntü duyuyor ve Türkiye’yle diyaloğa hâlâ bağlıdır.”

Sonra bir ayrıntı daha hatırlandı, Türkiye’nin krizi bile bile ürettiğini düşündüren.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın sınırdışı edilmesi ve beraberinde yaşanan olayların ardından Hollanda ile Ankara arasında diplomatik kriz devam ederken, Başbakan Binali Yıldırım’ın olaydan 1 hafta önce bu ülkeye yapılacak ziyaretle ilgili sözleri ortaya çıkmıştı.

AKP’nin iki ayrı organı olan ATV ile A Haber‘in ortak canlı yayınında 6 Mart’ta soruları yanıtlayan Başbakan Binali Yıldırım, buradaki konuşmasında 14 Mart’ta Hollanda’da seçimlerin olduğunu anımsatırken, 14’ünden önce bir etkinlik yapılmasının çok mümkün olmayacağını söylüyor.

Yıldırım “Hollanda’da bu ayın 14’ünde seçimler var, biraz ona yönelik olduğunu düşünüyoruz. Çünkü mevcut iktidar partisiyle o aşırı Wilders’in partisi arasında çok az fark var, onun için 14’ünden önce Hollanda’da bir etkinlik yapılması çok mümkün gözükmüyor ama 14’ünden sonra zannetmiyorum ki Hollanda böyle bir kısıtlama üzerinde dursun.” ifadelerini kullanıyor.

Almanya’da uç veren kriz, böylece Hollanda’ya transfer edilmiş oldu.

Erdoğan, Çavuşoğlu, Ömer Çelik ve AKP’li zevat erdi muradına, ‘biz olmasaydık Türklere izin çıkacaktı’ diye kendi partisine yontmada gecikmeyen Wilders ve şürekası çıktı kerevetine.

Hayırlısı.

Bu arada, Türkiye’nin itibarını beş paralık eden AKP marka huligan zihniyetinin ipliğini pazara çıkarması beklenen CHP, geldi ve krizin üzerine ala Turka bir tüy dikiverdi.

Partinin bürokrat kökenli başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun devletçi damarı – aynen TBMM’deki dokunulmazlıkların kaldırılması safhasında olduğu gibi – bir kez daha kabardı ve Hollanda’ya karşı ağzından şu sözler döküldü:

“Demokrasiyi savunanlar böyle bir şey yapamazlar. Hem ‘Demokratım’ diyeceksin hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanının uçuş iznini iptal edeceksin. Asla bunu doğru bulmuyoruz, yanlış. Türkiye’nin yaptırımda bulunma hakkı var.”

Kılıçdaroğlu acaba bir ‘ani aydınlanma’ yaşadı da, AKP’yi gaza getirip daha da zora sokmak için ‘yaptırım’ lafını kullandı diye sormak içimden geçti ise de, hem ince zekayı sorguladım, hem de bunun dışarda böyle algılanmaktan uzak olduğu kanaati ağır bastı.

Derken, partinin Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, partinin tüm yurtdışı programlarını, Kılıçdaroğlu’nun Almanya’nın başkenti Berlin’deki toplantısı da dahil iptal ettiklerini duyurdu.

Bu da yetmedi, asıl yumurtlama CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce’den geldi:

‘Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile Almanya arasında problem olduğunda hiç kimsenin şüphesi olmasın ki biz Türk hükümetinin yanında oluruz. Onu destekleriz. AKP de olsa başka parti de olsa destekleriz. Ama milleti kandırmak için yapıyorlar bunu.”

Yani şunu demek istiyordu İnce:

  • Kendi ülkemizde başta Kürtleri temsil eden parti, veya öteki muhalefet ezim ezim ezilse de onların demokratik haklarına sahip çıkmayacağız. Çünkü oy kaybederiz.
  • Devleti bir grup meczup, deli, çılgın hükümet yoluyla ele geçirse dahi buna göz yumacağız. Yabancı ülkeler iktidar partisine odaklanıp istediği kadar eleştirsin, biz bunu devlete karşı diye algılarız. Yani hatalı algıda ısrarlıyız ve yıkımın yanındayız.

Akılcılıktan yoksun milliyetçilik insanı işte böyle körleştiriyor.

 CHP aynı CHP: ‘Devleti’ sıkıştıkça, karşısındaki en despot iktidar da olsa topu taca atmakta en usta, ‘sözde muhalefet’.

Dışardaki insanlar Türkiye’ye bakınca neden bir ‘toplu cinnet’ hali görüyor, anladınız mı?

2008’de yasa değişikliğiyle, en son Şubat 2017’de YSK kararıyla konmuş ‘yurtdışında ve yurtdışı temsilciliklerde oy toplama amaçlı siyasi propaganda yapılamaz’ mealindeki yasaklara iktidarı ve muhalefetiyle uymayan – iptal için bunları değil, suçladıkları AB ülkelerini mazeret gösteren -, yabancı ülkelere karşı ucuz ihtilafpol ve düşmanlık üreten, diğer toplumların ve hükümetlerin hassasiyetlerine saygı göstermeyen, ‘kendine demokrasi’yi demokrasi sanan taşralı siyasetçilere dışarda saygı veya anlayış duyulması mümkün mü?

Son bir not: Saray ve AKP’nin Suriye politikası Menbiç’le tam manasıyla iflas etmiş durumda. Almanya, Hollanda vs krizleri hem kolay, hem de ‘kuş geçiyor’ demek için gayet yararlı.

Ne diyordu İran bugün:

“Belki ihtiyaç ve yaşadığı sorunlar Ankara’nın İsrail, Suudi Arabistan ve ABD Başkanı Trump’a yönelmesine neden oldu. Türkiye’deki dostlarımızın hesaplamalarını bölgedeki gerçekler ve uzun vadeli hedefler doğrultusunda yapmalarını umut ederiz. İran olarak, çoklu kartlarla oynamanın uzun vadede tüm kartların kaybedilmesine neden olacağına inanıyoruz.”

Aman Suriye konuşulmasın.

Vurun Avrupa’ya.

Oradaki Türkiye kökenlileri üç beş evet oyu hırsınız için daha çok ezdirin.

Ne AKP’nin umurunda, ne CHP’nin, ne de MHP’nin.

Bu arada, daha bitmiş değil:

Haberler doğruysa, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağının iniş iznini iptal etmesine rağmen Hollanda’nın Rotterdam kentine kara yoluyla gidecekmiş.

Herkese sağlıklı bir ruh hali diliyorum.

Elimden başka bir şey gelmiyor.

 

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Referandumda Evet de çıksa Hayır da çıksa, OHAL çaresiz uzatılacak, nokta!

Konumuz OHAL.

Konumuz OHAL, çünkü bu konu referandum sonucundan daha kritik.

Neden öyle?

Çünkü Saray ve hükümetin referandum sonucunu yüzde yüz belirleme imkanı yok, ama OHAL’le istediği gibi oynama gücüne sahip.

Bugün Başbakan Yıldırım’ın önce ‘OHAL üç ay daha uzayacak’ sözü duyuldu, ‘ne oluyor’ demeye kalmadan Yıldırım, gereksiz yere fincancı katırlarını ürküttüğünü anlamış veya ‘uyarılmış’ olduğu için herhalde, ‘bu konu MGK’de değerlendirilecek’ dedi ve işin içinden sıyrılmaya çalıştı.

Ama tam sıyrılamadı.

Çünkü OHAL, Türkiye’yi saran fırtınanın gözü.

Türkiye’de pek çok kesim referanduma odaklanmış durumda, ama başta Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve AİHM, dışarda hadiseyi çok daha berrak gören çevreler, esas olarak OHAL’e bakıyorlar.

Bugün Artı Gerçek’te Şafak Yılmazoğlu’nun haberinde vurgulandığı gibi, ‘Darbe girişimi ardından 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL üç ay süreyle iki kez uzatılmıştı. Mevcut durumda uygulamanın süresi 19 Nisan’da doluyor. OHAL’in üç ay daha uzatılması halinde uygulama bir yıla çıkmış olacak.’

OHAL’in üç ay daha uzatılması ne anlama gelir?

Haberde yer alan bazı yorumlara göz attım.

Prof Erol Katırcıoğlu:

“Bu referandum sonuçlarına ilişkin beklentilerinde evet ihtimalinin az olduğunu gösterir” diyor.

Ekliyor:

“Çıkacak sonuçların ne olduğuna bakılmaksızın otoriter bir yönelişin devam edeceğini gösterir. Ancak arada bir nüans olacaktır. Referandumun sonucu OHAL’in nasıl olacağını da belirleyecektir. Sert de olabilir, yumuşak da olabibilir. Biraz ‘Evet’ ve ‘Hayır’ın nasıl çıkacağına bağlı. Ama bu durumda her durumda sert bir rejim beklememiz lazım. Daha önce HDP söylüyordu; Cumhurbaşkanı referandum sonucuna saygı göstereceğini şimdiden açıklamalı diye. Evet, bu durumda Cumhurbaşkanının referandum sonucuna saygı duyacağını açıklaması gerekiyor.”

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu:

“Kendilerine güvenseler, ‘Evet’in çıkacağına inansalar herhalde bu baskı rejimine devam etmezler” diyor:

”Şimdi dokuz ay bitiyor. Başbakan da halk oylaması tartışılırken ‘OHAL’de referanduma gittiler’ dedirtmeyiz demişti. Ama eğer uzatılırsa bu baskı ortamı dışında seçenekleri yok demektir.”

HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu:

“Bu AKP’nin ne kadar köşeye sıkıştığını bir kez daha gösterir. Sonuçta ülkeyi artık böyle yönetmek istediklerini ve bunu kalıcılaştırmak istediklerinin işareti anlamına gelir.”

Sadede gelmekte yarar var.

Bugünkü koşullarda ‘OHAL üç ay daha uzatılacak mı?’ diye sormanın, ‘yarın sabah güneş doğacak mı?’ diye sormaktan hiçbir farkı yoktur.

17 Temmuz 2016’dan beri yazılarımda anlatmaya çalışıyorum:

Ancak ve ancak Mahmut Şevket Paşa suikasti gibi sarsıcı ve karanlık bir olay ardından İttihat Terakki’nin bugünkü OHAL benzeri bir despotizmle ülkeyi kasıp kavurmasıyla kıyaslanacak olan 15 Temmuz darbe girişimi, bana kalırsa, OHAL hesaplarını da önceden içermiş bir mühendislik manzarası arzediyordu.

O günlerde FETÖ hapı yutturulan geniş kesimler, hipnoz içindeyken, 20 Temmuz’da geliveren OHAL’i kavramakta bir hayli güçlük çektiler.

Ne anlama geldiğini anlamaları için 2016’nın harala gürele devrilmesi gerekti.

Şimdi anlayan anladı: Esas ‘Allah’ın Lütfu’, OHAL’in ta kendisidir.

Yedeğine MHP’yi almış olan AKP’nin, Saray’ın ince hesap kitaplarına bağlı olarak OHAL’i sonsuza kadar uzatma gücü var.

Abdülkadir Selvi, bizlerin de kulağına gelen bilgiyi geçenlerde açık ve seçik dille yazdı:

OHAL en az 2017 sonuna kadar uzatılacak.

Bunu unutmayın.

Referandumdan evet de çıksa hayır da çıksa bu eğilim değişmeden kalacak.

Neden?

Çünkü Saray tarafından kurulan hassas denklem, OHAL’in kalkmasını değil kalmasını şart kılıyor da ondan.

Evet isterse yüzde 80 çıksın.

OHAL kalktığı anda herşey iskambilden kale gibi yıkılır.

İki nedeni var.

Birincisi: OHAL’in, mevcut iktidara ve onun inşa etmekte olduğu yeni oligarşiye sağlayacağı serbesti ve muafiyet için, tüm mevzuatın sözüm ona ‘olaşan’ yasal mevzuata tamamen transferi şart. Bu süreç tamamlanmış değil. Zamana ihtiyaç var.

İkincisi: OHAL’in evveliyatından başlayarak Türkiye’de hukuk ve adalet sistemi öylesine çökertildi, öyle muazzam hak ihlalleri üretildi ki, OHAL’in kalkması demek, mevcut iktidar ve yol arkadaşlarının enkazın altına sürüklenmesi demek.

IMG_6413

Recep Akdağ (AKP) Türk-İslam Sentezi’ni simgeliyor

Dolayısıyla adını koyalım, adıyla seslenelim:

OHAL, kurulmakta olan faşizmin çimentosudur.

OHAL, AKP ve MHP ile, ‘kök devlet’in ‘tek tip’ Türkiye için arzu ettiği yönetim biçiminin vücut bulmuş halidir.

OHAL, Türk-İslam Sentezi’nin rejim markasıdır.

Saray ve AKP’nin bırakın üç ay, en az bir yıl daha bundan vazgeçmesi imkan ve ihtimal dahilinde değildir.

Keşke yanılıyor olsam.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çavuşoğlu ve Zeybekçi’nin Almanya gezi masraflarını Devlet Bahçeli mi karşıladı?

Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu günlerdir Almanya’nın altını üstüne getirmekle meşgul.

Başlarda Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, geçtiğimiz günlerde de Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de aynı ‘gayretler içerisinde’ idi.

Bu bakanlar söz konusu faaliyetlerini AKP’li siyasetçi sıfatıyla yapıyorlar.

İşi inada bindirmelerine bakılırsa, 16 Nisan referandum gününe kadar da devam ettirecekler.

Anlaşıldığı kadarıyla her iki bakan da Almanya’yı resmi sıfatla, yani hükümeti temsilen ziyaret etmedi. Açıklama yok.

Tek dertleri kendilerine bir yer ayarlanması ve burada referandum için ‘Evet’ propagandası yapmaktı.

Araya tartışmalar, engellemeler girdi ve kargaşa içinde birtakım faaliyetler yine de gerçekleşti. Yani bakanlar kısmen muratlarına erdiler.

Erdiler de, ortada ciddi bir durum var.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Hamburg'ta

Dönemin başbakanı Erdoğan ve bakanlar heyetinin imzasıyla 22 Mart 2008’de Resmi Gazete’de yayımlanan, ve 298 sayılı Seçim Kanunu’na getirilen değişiklerde, kanunun 94’ünci maddesine eklenen ifade açık:

‘Yurt dışında ve yurt dışı temsilciliklerde seçim propagandası yapılamaz.’

Nokta.

Buna, Ayşe Yıldırım’ın bugünkü Cumhuriyet’te yaptığı aynı önemdeki hatırlatmayı da ekleyelim:

15 Şubat 2017 tarihli Resmi Gazete. Yüksek Seçim Kurulu’nun referanduma ilişkin kararları yer alıyor gazetenin mükerrer sayısında.

Halkoylamasının başlangıç tarihinden yani 16 Şubat tarihinden itibaren açık ve kapalı yerlerde propagandayı düzenleyen maddelerinde propagandanın yasak olduğu yerler aynen şu cümlelerle anlatılıyor:

“Yurtdışında açık yerlerde ve gümrük kapılarında sözlü propaganda yapılmayacağına”,

“Yurtdışında ve gümrük kapılarında kapalı yerlerde propaganda yapılmayacağına.”

Bu da YSK vurgusu.

 

cavus1

Ne olmuş oluyor?

Bu siyasi şahsiyetler, Türkiye dışında oy amacıyla gösterdikleri her faaliyetle düpedüz suç işlemiş oluyorlar.

Kendilerine hatırlatmakta yarar var:

Şimdi sırtlarını dayadıkları Saray ve her türlü denetim-dışı baskı rejimi sayesinde kendilerinden pek eminler, ama bilmeliler ki, günlerden bir gün Türkiye demokrasiye döndüğünde, ve hukuk düzeni yeniden adil biçimde kurulduğunda, yargılanacaklar.

Tekrarlayalım:

Yar-gı-la-na-cak-lar.

Bitmedi.

Devamı var.

Merak konusu bir başka husus.

Bu kişiler – yani Bozdağ, Zeybekçi ve Çavuşoğlu – Almanya ve diğer ülkelere propaganda amaçlı olarak gittiklerine göre seyahat, yeme içme, konaklama, telefon gibi masraflarını kim ödüyor?

Çavuşoğlu günlerdir Almanya’da.

Masraflarını devlet mi karşıladı, partisi AKP mi? Yoksa MHP mi?

Uçaktı şuydu buydu, faturaları eğer devlete çıkarıyorsa, diğer bakanlar da böyle yaptıysa, ortada bir başka vahim durum daha var demektir.

Nedir o?

İlerde Türkiye demokrasiye döndüğünde, isnat edilen suç dosyasında bunu da bulacaklar demektir.

Soruyorum:

Çavuşoğlu, Zeybekçi ve Bozdağ bu gezilere bakan sıfatıyla mı, AKP’li sıfatıyla mı katıldı?

Bile bile mi kanunu ihlal edip suç işlediler?

Net cevap bekleniyor.

Soruyorum:

Eğer yurtdışı temsilciliklerde propaganda suç değilse, Dışişleri Bakanlığı muhalefet partilerine, ‘buyrun, istediğiniz ülkedeki dış temsilciliklerimizin kapıları size de ardına kadar açık, dilediğiniz zaman seçmenlerle buralarda buluşup propaganda yapabilirsiniz’ şeklinde bir mektup gönderecek midir?

Soruyorum, çünkü Karşı-Darbe ve OHAL Türkiye’sinde işler öylesine zıvanadan çıktı, ve medya öylesine imha edildi ki, bu soruları soran kimse kalmadı.

Soruyorum, çünkü bu vahim konu kayıtlara geçsin istiyorum.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Medeniyetler İttifakı’ndan ‘topunuz da Nazi’siniz’e’: Erdoğan AB’ye savaş açıyor

Kuru soğuk ama ısırmıyor.

Baharı müjdeleyen bir sabah.

‘Türkiye krizi’nin artık tamamen ‘Erdoğan krizi’ olarak algılandığı, derinleşen bir endişeyle izlendiği Avrupa başkentlerinden birinde, Madrid’deyiz.

Merkel Hükümeti’ne, sadece ona da değil, tüm Almanya’ya Naziler yaftasının bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından en ağır ifadeler eşliğinde yapıştırıldığı sabah, İspanya medyası da ayağa kalkmış durumda.

Erdoğan savaşta!

An ve gün itibarıyla durumun özeti bu.

Yurtta savaş, cihanda savaş.

Şu andaki tek amacı siyaseten ayakta kalmak, ayakta kalma halini sandığa indirgediği bir süreç sonucunda meşrulaştırmak ve ebedi kılmak olan bir siyaset adamı, kendisi için artık geriye kalmış tek yolu deniyor:

Sürekli savaş.

Ülke içi ve sınır ötesi bir savaş alanına dönüştüğü ölçüde, artık birer figürana ve piyona dönüşmüş olan ‘Başkan’ın Adamları’ da – hemen hepsi erkek – açılmış geniş cephede ‘Reis ne eylerse güzel eyler’ şuursuzluğuyla önüne gelene hücum ediyor.

İçerde icat edilmiş düşmanların artık yetmediği, bunlara dışarıdan eklentilerle cephenin genişletildiği bir safhadayız.

Referandum siyaseten bir ölüm-kalım meselesi Erdoğan için.

Evet‘in bir an önce, belli bir farkla – öyle 51-49 da kesmez – kazanması lazım.

Elbette, Evet kazanmazsa güneş batmış olmayacak onun için.

Ortada kapı gibi, taş gibi OHAL var.

OHAL’in KHK’lerine yenilerini ekleyerek kendisiyle hemfikir olmayanları, tekerine taş koyanları tepelemeye, eğmeye bükmeye, susturmaya devam edebilir en az 2019 seçimlerine kadar.

Büyük ihtimal bunu çantada keklik sayıyor.

Öyle olmasına öyle de, 16 Nisan’da Hayır kazanırsa ne olacak peki?

Sandıktan gelecek bir ‘tersleme’, Türkiye içinde hangi karşı dinamikleri tetikleyebilir?

Çalkantılı sularda yüzüp duran Saray ve AKP alabora olabilir mi?

İşte bunu kestiremiyor Erdoğan.

Siyaset ustası, evet.

Hesap kitap tamam.

Ama…

Hayır çıkarsa, ülke üzerindeki mengeneyi daha fazla sıkmaktan başka çaresi kalmayacağına göre, o mengene elinde kırılır mı, kırılmaz mı, bilemiyor.

Çekiştirip durduğu lastik yüzünde patlar mı, emin değil.

O yüzden, önüne çıkan her kriz potansiyeline dört elle sarılıyor.

Mecbur.

Suriye işinde mirası tüketir durumda, ama Ege’de Kardak’ı zorladı, bundan birşeyler umuyor.

Derken, zaten davul derisi gibi gerilmiş olan Almanya ilişkilerinin ortasına Deniz Yücel olayı düşüverdi. İltica etmiş TSK subayları, casuslukla muhbirlikle suçlanan Diyanet imamları ile sıkışan tablo içinde bir de AKP bakanlarına siyasi miting izni çıkmayınca, elde kalan siyasi cephane topluca patlatıldı Erdoğan tarafından.

Kendi ülkesinde, TBMM’nin üçüncü büyük partisinin eşbaşkanı ‘Türklüğü aşağılamak’tan tutuklu halde hapis cezasıyla yargılanırken, Almanya’ya en ağır dille ‘Nazisiniz’ hakaretini yapıştırmakta bir an tereddüt etmedi.

IMG_6405

Değerli meslektaşım Cengiz Çandar’la beraber katıldığımız ‘Türkiye – Uzak Komşu’ başlıklı seminer işte böyle koyu bir gelişmenin gölgesinde başladı.

Madrid’de anti-Franco demokrasi hareketinin simgelerinden Diario Madrid Vakfı‘ndaki toplantı salonunu dolduranlar elbette ki tam isabet zamanlamalı bir sunuma geldiklerinin farkındaydılar. Son zamanlarda gazeteci dostların ve meslek örgütlerinin sayesinde İspanya’nın nabzını çok yakından tutan ben de Türkiye’ye ilginin nasıl artmakta olduğunun farkındaydım.

Alman ve İtalyanlar gibi İspanyollar da faşizmin acı tecrübesini yaşamış, hafızalarına kazımış bir halk olarak, şu anda Türkiye’de yaşananlara dehşet içinde bakıyor ve, anlıyorsunuz, ezilenlere büyük empati duyuyorlar.

Toplantının daha açılışında Cengiz Çandar’ın vurguladığı gibi başlıktaki ‘uzak komşu’ kavramı yerine, ‘üyelik için ortak’ kavramı çok daha doğru ve duyulan ilginin sıcak olmasını, artmasını sağlamalı.

Cengiz ve ben konuşmalarımızı gördüğümüz acı gerçeği eğip bükmeden, tam da gazetecilerin yapması gerektiği gibi gelişmelerin ‘adını koyarak’ yaptık. Avrupa Parlamentosu’nun üç İspanyol üyesi de konuşmalara katıldı.

İlk oturumda eski Zapatero Hükümeti’nin Adalet Bakanı, Sosyalist Parti üyesi Juan Fernando Lopez de Aguillar ile Bask liberal partisi üyesi, AP parlamenteri Maite Pagazaurtundia vardı, ikincisinde ise Sosyalist Parti’den Jonas Fernandez.

IMG_6404

Neler konuşulduğunun detayına girmeyeyim, yazı uzayıp gider.

Türkiye’nin nasıl bir gerileme sürecine girdiği, kopan diyalog, Erdoğan’ın yıkıcı-köprü yakıcı siyaseti, HDP’ye uygulanan demokrasi düşmanı baskılar; hürriyetlerin Gezi’den başlayarak adım adım, bilinçle nasıl yok edildiği ve 15 yıllık AKP ‘deneyinin’ tüm umut ve beklentileri yok ederek muazzam olumsuz şekilde bir dönemi 15 Temmuz darbe girişimiyle noktalaması.

Mülteci anlaşmasının ürettiği uluslararası hukuk problemleri; ve Erdoğan hükümetinin ‘açık kart’ şeklinde algıladığı, AB içindeki tüm Türkiye dostlarını açığa düşüren, AKP’ye olanca ilkesizlik ve ‘utanmazlık’la demokrasi dersi verme fırsatı sağlayan içeriği.

Kıbrıs’la ilgili umutsuzluk. ‘Momentum’un geçmişliği. Kimsenin adada artık uzun bir süre çözüm beklememesi gerektiği.

Avrupa kamuoyunun, 1930’larda Hitler Almanyası’nda yaşananlara iyice benzeyen baskı siyaseti karşısında artık kurumlar ve STK örgütleri olarak değil, sivil toplum olarak yaşanan eziyete tabandan ses çıkarması gereği.

Ve dönüp dolaşıp aynı noktaya gelindi:

Şu anki durum bir ‘yeni dünya düzensizliği’ durumudur ve Türkiye Erdoğan’ın – benim en son Süddeutsche Zeitung’da ve Huffington Post’ta yazdığım şekliyle – ‘savaş hali’ siyasetiyle bu düzensizlik sürecinde yapıcı tarafta değil, ters tarafta yer almaktadır.

Ve bu yaşanan ve yaşatılanların tek bir sebebi vardır:

Çevresi yolsuzluklar ve görev suiistimali kuşkularıyla, suçlamalarıyla kuşatılmış olan, Suriye’de daha beter bataklık vaat eden silahlı çatışma haliyle görüntüsü daha da bulanan, uluslararası alanda tüm inandırıcılığını kaybetmiş olan Erdoğan’ın hızla kirlenmeye devam iktidarını devam ettirme ihtirası.

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ülkelerinde muhalifleri hapse doldurup Almanya’dan ifade özgürlüğü isteyenler

İşler artık trajikomedi ötesi bir hal almış durumda.

Avrupa Konseyi toplantısı için Strasbourg’a uğrayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, burada pek de parlak geçmediği anlaşılan toplantı ardından Almanya’ya gitti, burada Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’yle ayrı ayrı kentlerde – biri Gaggenau, diğeri Köln’e bağlı Polz – referandum odaklı siyasi toplantıya katılmaya kalkıştı, ama önce bu toplantı için verilen izin Bozdağ’ın muhatab Almanya Adalet Bakanlığı tarafından iptal edildi.

Bunun üzerine, zaten gazeteci Deniz Yücel’in tutuklanması nedeniyle büyümüş olan sorunlar krize dönüştü, Bozdağ Alman mevkidaşıyla görüşmesini iptal etti, ardından da Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Türk Dışişleri’ne çağrılarak kendisine bir protesto notası verildi. Evvelce de aynı şey Berlin’de olmuş, Türkiye Büyükelçisi, Yücel hadisesi nedeniyle resmen protesto edilmişti.

Bugünkü krizin arka planında, AKP Hükümeti’nin siyasi mitingleri Almanya’ya taşıma ısrarı yatıyor. Esasında, son derece özgürlükçü bir anayasaya sahip olan Almanya’da şimdiye kadar Türk siyasetçilerin toplantı yapmalarına bir zorluk çıkarılmamıştı.

Ama eğer HDP milletvekili Ziya Pir’in şu dedikleri doğruysa, şimdi ortada bir taşra kurnazlığı var:

”Almanya’da Bozdağ’ın ve Zeybekci’nin mitinglerine izin verilmemesinin nedeni organizatörlerin yalan beyanlarıdır!..

Bozdağ’ın mitingi için bakanın geleceğini değil de UETD’in bir toplantı yapacağını beyan etmişler…Bugün bakanın katılımını öğrenen emniyet, düzeni sağlayacak hazırlıkta olmadığını ifade ederek izni haklı olarak iptal etmiştir…

Köln’de Zeybekci’nin katılacağı salon mitingi için de daha dün akşama kadar tiyatro organizasyonu olduğunu bildirmişler…

İşin aslı ortaya çıkınca Porz belediyesi salonunu haklı olarak vermemiş. Her iki iptalde suç beceriksiz ve yalancı organizatöründür!

Bu arada… Tiyatro organizasyonu aslında yalan beyan değildir :)”

boz

Ama, Bozdağ oralı değil.

Bugün yaptığı açıklamada şöyle diyor:

‘Buradan özellikle ifade etmek isterim ki her defasında demokrasi, ifade hürriyeti üzerine konuşmalar yapan ve kendileri dışında herkesi bu konudaki eksiklikleriyle suçlayan Alman makamlarının Türk toplumunun bir toplantı yapmasına müsade etmemesi kabul edilebilir değil. Çok net bir şekilde söylüyorum, bu demokrasi ile izah edilemez. Bir bakanın kendisini ifade etmesine izin vermeyen bir demokrasi olabilir mi? Bir toplumun toplantı yapmasına izin vermeyen bir demokrasi olabilir mi? ‘

kalin

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da bunun peşinden şu açıklamayı yapmış:

“Her fırsatta Türkiye’ye demokrasi ve ifade özgürlüğü dersi vermeye çalışanların gerçek yüzü bu tür kararlarla açık şekilde ortaya çıkıyor. Bu skandal kararın, PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerine kucak açan bir ülkede alınması Avrupa’nın geleceği açısından endişe vericidir.”

Hakikaten akıl alır gibi değil.

Dediğim gibi, Almanya dünyanın en özgürlükçü anayasa ve yasal mevzuatlarından birine sahip bir ülke olarak, özellikle bu devirde, ‘ağzı olanın konuştuğu’ bir ülke olmaya devam etmek istiyor, bundan görüldüğü kadarıyla gocunmuyor.

Gene dediğim gibi yakın bir zamana kadar burası özellikle Erdoğan’ın dilediği gibi miting organize ettiği, dilediği gibi konuştuğu bir ülkeydi.

Ama devran değişti.

Şu anda Türkiye, demokrasiyi bırakın bekleme odasına, tabuta almış bir ülke konumunda. Tabuta habire çivi çakılıyor, çakarken de Bozdağ ve arkadaşları yalan güftelerle süslü şarkılar söylüyor, bu bestelere inanılmasını istiyorlar.

Ama olmuyor. Strasbourg’u ziyarer eden Bozdağ’a – kaynaklara göre – anlayacağı dilden anlatıldı:

Durumunuz hiç bu kadar berbat olmamıştı, bu durumda referanduma giderseniz mevcut dağ gibi sorunlarınıza yenilerini eklersiniz, OHAL’i kaldırmadan oylama filan yapmayın, ve en önemlisi, özgürlükleri kasap gibi budamaktan, insanları abuk subuk sebeplerle hapse tıkmaktan vazgeçin, demokrasi yoluna bir an önce geri dönün.

Konsey’de ayrıca dendi ki, (basitleştirerek anlatıyorum):

‘İlan edip üyelerini dahi hala atamadığınız OHAL şikayet komisyonu gibi Zihni Sinir proceleriyle bizi oyalamayın, bakın eğer oyalarsanız, araya taş koyarsanız biz de sizin makamları beklemeden AİHM’i işleteceğiz, çünkü hakkaniyet ve adalet esastır.’

Ama öyle bir cüretkarlık var ki, Türkiye’yi, bu kıymetli ülkeyi tüm dünyaya rezil etmeye devamda kararlı.

Bozdağ ve Kalın’ın vurgularındaki ‘demokrasi’ dersi verme teşebbüsü, akıl verme hali, ancak ve ancak kendilerine gülünmesine yol açıyor.

‘Endişe verici’ imiş.

Diyelim ki öyle.

Peki, Türkiye’nin hali ne?

Gurur verici mi?

Tam 158 gazeteci.

Siz ne derseniz deyin, istediğiniz yalanı söyleyin, iftirayı atın, hepsi de tek tek gazetecilikten içerde, ve bu sayı, dünyadaki toplam mahpus gazeteci sayısının % 60’ına, yazıyla yüzde altmış’ına tekabül ediyor.

Memlekette en az iki milyon insan çoluk çocuk yaşlı genç hukukdışı ihraç ve tutuklama dalgalarından sersefil, mağdur edilmiş; özgürlükler kökünden budanmış, en önemlisi mülkiyet hakkı gibi bir medeniyet unsuru yerle bir olmuş, en az 60 milyar TL dolayında mala talan metodlarıyla el konmuş, ağzını açan terörist ilan edilmiş, tehditler gırla gidiyor..

Neymiş?

Almanya böyle yaparak demokrasi ayıbı işliyormuş.

Utanma duygusu var mı?

Bakın, biliyorsunuz da, anlamıyormuş gibi yapıyorsunuz, ben size anlatayım.

Şunu bugün kaç defa farklı ifadelerle duydum:

‘Çıkıp Avrupa’da miting yapmaya kalkıyorlar. Kendi hırçın ve parçalayıcı söylemlerini bize ihraç ediyorlar. Haydi bu da önemli değil. Bozdağ’a sormazlar mı: Senin Cumhurbaşkanın, hükümetin, Türkiye’nin Meclis’inde üçüncü büyük parti olan HDP’nin iki eşbaşkanını hapse atmış, birinin milletvekilliğini düşürmüş, 12 HDP milletvekilini, yüzlerce meşru yoldan seçilmiş Kürt siyasetçisini tutuklamış, susturmuş.

Bunların konuşmasına, toplantı yapmasına, hak taleplerini reddettiğin büyük bir sosyal topluluğa ülkende izin vermiyorsun, 6 milyon seçmene eziyet ediyorsun, ondan sonra utanmadan gelip bizim ülkede azınlık haklarından, ifade özgürlğünden söz ediyorsun. Burada konuşacaksanız, Demirtaş, Yüksekdağ ve diğerl ne kadar mahpus seçilmiş siyasi varsa serbest bırakılacak. Muhalefete, farklı görüşe saygı duymayı öğreneceksiniz.

Ancak o zaman bu söyledikleriniz bir anlam taşır. AKP’li yetkililer aklını başına toplasın.’

Ben duyduklarımı özetledim.

Ortaya çıkan bu krizle nasıl baş edileceği siyasilerin işi.

Benim gördüğüm, Saray ve AKP kafasıyla bu kriz çok daha fazla büyüyecektir.

Maalesef öyle.

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Aydın Doğan’ın karaya oturan ‘Amiral Gemisi’, ve ‘Solomon’a vergi’ fıkrası

Hürriyet’in ‘Karargah Rahatsız’ haberi ardından kopan kavga öyle önemli, öylesine çok boyutlu ki, birkaç kez döne döne yazmam icap etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Salı sabahı fer fecr okuyan gözlerle ‘bu terbiyesizliktir’, ‘densizliktir’ gibi ifadelerle yetinmeyip ‘bedelini ağır ödeyecekler’ diye çıkıştığı haber, Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’in görevini bırakmasıyla aşağı yukarı eşzamanlıydı.

Ardından ‘yarım ağızlı’ olarak nitelediğim bir Genelkurmay açıklaması geldi; başta ‘başörtüsü serbestisi’ konusunda TSK içinde huzursuzluk var mı yok mu sorusunu açıkta bırakarak.

Ve bunu Hürriyet’in açıklaması izledi.

Şöyle diyordu ‘Amiral Gemisi’nin başyazısı:

‘..Haberin tümü Genelkurmay Başkanlığı tarafından Ankara Temsilcimiz Hande Fırat’a, soruları üzerine yapılan kurumsal ‘bilgilendirme’ye dayandırılarak kaleme alınmıştır.

 Bu haberin iç sayfada aktarılışında yazı işleri tarafından “İddia ve eleştiriler 7 konuda yıpratıyor” başlığının üstünde kullanılan “Karargah Rahatsız” ifadesi Genelkurmay Başkanlığı’nın ilgili açıklamasında da belirtildiği gibi, bilgilendirmede yer almamıştır.  

 Hürriyet’in haberindeki “rahatsızlık” ifadesi,  Genelkurmay Başkanı’nı hedef alan söz konusu iddia ve eleştirilerin yarattığı durumu açıklamak amacıyla kullanılmıştır.  Ancak maalesef haberimiz yayımlandıktan sonra gördük ki bu ifade, Genelkurmay’da hükümete karşı bir rahatsızlık varmış şeklinde de anlaşılabilmektedir. 

 Bu başlığa böyle bir anlam yüklenmesi aklımızın ucundan dahi geçmemiştir. Böyle bir kasıt kesinlikle söz konusu değildir. Kasıt bu olmamakla birlikte ‘karargahta rahatsızlık’ başlığı maksadı aşan bir editoryal hata olarak görülebilir. Bunun için üzgünüz.

 Ordumuzun yıpratılması, iç siyasete çekilmeye çalışılması her Türk vatandaşının reddetmesi gereken bir durumdur. 

Ordumuzun seçimle işbaşına gelmiş sivil iradenin emrinde olması demokrasimiz için vazgeçilmez bir şarttır.”

Bu iki büklüm özür yazısı, Doğan Grubu’nun ilerde övüneceği işler arasında elbette ki yer almayacaktır.

Çünkü iktidar mahfillerinin iteklemesiyle toz duman kaldıran ve bundan vazife çıkaran baskıcı iktidarın ne kadar dikta rejimine susamış olduğunu teşhir eden orantısız tepkisine bu haber, aynı orantıda ve büyüklükte bir özür yazısını asla gerektirmiyordu.

Evet, Doğan medyasında çok kez olduğu gibi yine ‘haberi anlatmayan’, ‘haberin özünden kopuk’, ‘sansasyonel’ bir başlığın bu tartışmada da söz konusu olduğu doğrudur.

Bu da bir düzeltme gerektirir. Ama bu gazetenin işini de çok iyi yapan bir ombudsmanı / okur temsilcisi var. Düzeltme yapacaksanız, çok da aceleci davranmak istiyorsanız, bu konudaki değerlendirmeyi ona teslim etmeniz gerekirdi. Böylece tepkiyi sağduyulu bir orantı içinde çekmiş, bir ‘kurum’ olarak davranmış, gazeteciliğin ne olduğu konusunda iktidara bir de mesaj vermiş olurdunuz.

Bu tabii olmadı. Çünkü burası Türkiye. Patronlarının, işvereninin elinde lime lime edilmiş medya sektörünün can çekiştiği bir ülke. Onu artık herkes biliyor.

Koskoca editoryal yazıyor Hürriyet.

En önemli sorunun cevabı yok.

Haber doğru mu? Doğru.

Yalanlama gelmemiş kaç gün.

Konuşan belli mi? Belli.

Ya Org Hulusi Akar veya onun onayladığı metin üzerinden GK İletişim Dairesi.

Haberde önemli, ‘yeni’ unsur var mı?

Var. O da, esasında manşete çekilmesi gereken, ‘Başörtüsü serbestisinin TSK’nin görüşü alınmadan kararlaştırıldığı’ hususu.

Haberini savunamayan, arkasında duramayan bir gazete var karşımızda.

Haberiniz doğru ise, biçimsel hataları kabul etseniz bile, mesleki cesareti içeren bir dille ‘haberimizin ve muhabirimizin arkasındayız’ diyeceksiniz.

Ama öyle olmadı.

Ne yazık ki, mum gibi eriyip giden bir Hürriyet var artık.

Bir önceki medya yöneticisinin iktidarla nasıl içli dışlı olduğunu, hizmete nasıl hazır bulunduğunu gösteren e-posta sızıntıları – ‘Beratgate’ olayı – ardından Washington muhabiri ve Ankara Temsilcisi’nin görevden alınmaları…

Orhan Pamuk mülakatının yayınlanmaması.

Ve son olarak da, Karargah Rahatsız olayı.

aydin-dogan_920830003

Hürriyet, ne yazık ki, Türkiye’de bir zamanlar iyi-kötü habercilik rekabeti içinde olduğu Milliyet ve Sabah’ın şu andaki ‘yenik düşürülmüşler’ kategorisine dahil oldu olacak.

Eğilip bükülerek, diz çökerek ‘ayakta kalacağını’, kitleler gözünde inandırıcılık taşıyacağını sanan bir patronaj bu hazin gidişatın baş sorumlusudur.

Hasan Cemal’in bugün ‘Aydın Doğan’a Açık Mektup’unda isabetle vurguladığı gibidir mesele:

”Aydın Bey; bu iktidar sizi günâhı kadar sevmiyor. Baştan beri öyle. Teslim de olsanız, bir padişaha biat eder gibi boyun da eğseniz, değişen bir şey olmayacak. Gazetenizi, yayınlarınızı ne kadar Saray’ın buyruklarıyla uyumlu hâle getirirseniz getirin, Tayyip Erdoğan sizden daha fazlasını talep etmeye devam edecektir. Siz de biliyorsunuz, bu açıdan bugüne kadar yaşadıklarınızda o kadar çok örnek var ki. Bunlara bakınca, belki anahtarları Saray’a teslim etseniz bile değişen bir şey olmayacak, Erdoğan yine üstünüze gelmeyi sürdürecek.

Bir başka deyişle: “Ben ettim, sen etme!” deseniz ve yayınlarınızı tek adam rejiminin propaganda bülteni hâline de getirseniz, emin olun, Erdoğan için bu yeterli olmayacaktır.

Yakın bir mesai arkadaşının Tayyip  Erdoğan için yıllar önce bana söylediği bir sözü hatırlıyorum:“Bizim patron kavgada yumruk saymayı bilmez. Rakibini yere düşürse bile yumruk atmaya devam eder.”

hurriyet-genelkurmay-1

Bugünkü Hürriyet açıklamasını okuyunca üzülmedim, içim acıdı.

En iyisi meramımı bir Varlık Vergisi fıkrasıyla anlatayım:

Istanbul’da işyeri sahibi Solomon’a bir gün Varlık Vergisi’ni dayamışlar. Miktar öyle büyük ki, çökmüş. Altından kalkmasına imkan yok. ‘Bittim’ demiş.

Ne yapayım edeyim, derken, aklına gelmiş. ‘En iyisi’ demiş, Vergi Dairesi müdürü Seyfettin Bey’i ziyaret edeyim, derdimi anlatayım.

En şık elbiseyi çekmiş. Tam faça. Tepeden tırnağa gıcır, sokağa çıkmış. Çıkmasıyla dostu Mişon’la burun buruna gelmesi bir olmuş.

‘Hayırdır?’ demiş Mişon, ‘Düğüne nikaha falan mı?’

‘Yok yahu’ demişl Solomon. Başına gelenleri anlatmış.

‘Şimdi’ demiş, ‘Daire Müdürü Seyfettin Beyefendi’ye gidiyorum.’

‘Delirdin mi sen?’ demiş Mişon. ‘Böyle gidilir mi?’

‘Nasıl yani?’

‘En pespaye yorgun bitkin halinle gideceksin. Sakallar uzamış, gözle kan çanağı, uyku tutmamış, pantalonlar eski, ütüsüz. Ceket lekeli vs. Böyle git ki etkisi olsun!’

Mişon basmış gitmiş, Solomon kalakalmış kaldırımda.

Öyle mi gitse, böyle mi gitse?

Çıkamamış işin içinden.

‘En iyisi Hahambaşına bunu danışayım en iyisini o bilir’ demiş.

Sinagog’a varmış, tam kapıyı çalacak, kapı açılmış içerden bir genç kız çıkmış.

‘Buyur’ diye seslenmiş Hahambaşı. ‘Nedir konu?’

Solomon ‘böyleyken böyle’ diye anlatmış baştan sona.

‘Ne dersiniz haham efendi?’ demeye kalmadan, başlamış Hahambaşı kahkahalarla gülmeye.

Solomon şaşkın.

‘Ne dedim ben Haham efendi?’ demiş.

‘Yok’ demiş Hahambaşı. ‘O kıza gülüyorum. Sizin durumlar öyle benziyor ki!’

‘Nasıl yani, anlatın?’

‘Bu kız bana geldi, haham efendi dedi, benim bugün düğün var, gece de gerdeğe gireceğim, acaba gerdek odasına kilotlu mu gireyim, kilotsuz mu?’

‘Eeee, siz ne dediniz?’

Haham sağa sola bakmış, sesini kısmış, Solomon’a ‘kulağını yanaştır’ diye işaret etmiş.

‘Dedim ki kızım: kilotlu da girsen, kilotsuz da girsen seni düzecekler!’

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın