Zarrab’ın hayaleti Saray üzerinde geziyor

Tarih, 16 Mayıs 2017.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump’la görüşüyor. Görüşmenin en can alıcı bölümü ne Suriye, ne Irak ne de Gülen. Beyaz Saray çevrelerinden iyi haber alan bir kaynağın aktardığına göre Erdoğan, açık açık – ve bir kez daha – konuyu takas meselesine getiriyor; rahip Brunson’a karşılık Zarrab’ın iadesini teklif ediyor.

Trump konuya hazırlıklı.

Anında cevap veriyor: ‘İki NATO müttefiği arasında böyle bir işlem söz konusu olamaz.’

Bu konuşmanın ne kadar devam ettiğini, Türk tarafının ne kadar ısrarcı olduğunu (henüz) bilmiyoruz. Bilinen şey, Erdoğan’ın Beyaz Saray’dan öfke içinde ayrıldığı.

Ardından, Washington’da Türkiye temsilciliği önünde, Erdoğan’ın gözleri önünde malum tekme tokat gösterici dövme olayı yaşanıyor. Beyaz Saray’dan iyi haber alan kaynağa göre, 15’i koruma 19 kişinin ‘nefretle artırılmış şiddet suçu işlemek’ten 15 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanmasına yol açan hadisenin arka planında ‘istediğini elde edememe’ öfkesi de rol oynamış olabilir.

Tarih, 12 Ekim 2017.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de Valiler toplantısında gürlüyor:

‘Lafa geldi mi koskoca Amerika’sın. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını terör örgütleri mensupları rahatsız ediyor ve bu ülkenin vatansever evlatları da orada onları engellemek isterken bizim evlatlarımızı tutukluyorsun, teröristleri birkaç gün geçince serbest bırakıyorsun, o evlatlarımız hala içeride. Adalet bu mu!’

Sadede gelip meselenin özüne giriyor:

‘Benim bankamın genel müdür muavinini hiçbir şey olmadan tutuklayacak, vatandaşımı yargılayıp itirafçı olarak kullanmak isteyeceksin.’

Mayıs ayında yaşanan ‘barışçıl gösterici pataklama’ olayı ile iki gün önceki sert çıkış arasına giderek tırmanan bir kriz sıkıştı, sıkıştı ve sonunda, DEA görevlisi Metin Topuz’un tutuklanmasının hemen ardından vize işlemlerinin durdurulması ile tam manasıyla patlak verdi. Aslında, ‘tırmandırma’nın ilk işaretleri ABD Adana Konsolosluğu görevlisi Hamza Uluçay’ın PKK ile iltisakı nedeniyle tutuklanmasıyla başgöstermişti.

Topuz olayı, bardağı taşıran son damla oldu.

Krizin tam ortasındayız, ve not etmekte fayda var: Erdoğan’ın bu net kararlılığı devam ettikçe, gelmesi beklenecek başka ‘adli adımlar’la kriz daha da derinleşecektir.

Çünkü Uluçay ve Topuz’la birlikte sayıları 10’u aşan ABD bağlantılı mahpuslar, Erdoğan’ın zihninde şekillenmiş bir ‘mütakabiliyet şeması’nı işaret etmektedir. Erdoğan ve yakın çevresi, Almanya olayında da yaşandığı gibi, dış politikada ‘müzakere’den sadece sürekli el artırılan bir kumarı veya düpedüz bir bilek güreşini anlamaktadır. Son KHK’ye takas yetkisi üzerinden yansıyan zihniyet tam da budur. Dolayısıyla girilen bu yoldan geri dönüş, temenniler ve ürkek çağrılarla mümkün gözükmemektedir.

zarrab

Dört yıl sonra artık şu anlaşılmış olmalıdır: Türkiye’nin Almanya merkezli AB, ve ABD ile gitgide tıkanan ilişkilerinde asli mesele, New York Federal Mahkemesi’nde yakında perdesi tam açılacak olan Zarrab davasıdır.

Ne Gülen, ne PYD/YPG, ne Esad, ne de DAEŞ.

Krizi bu son saydıklarım üzerinden okumaya çalışmak, konunun özünü anlamayı engellemek veya bilinçli olarak saptırmaktan başka bir şey değildir. İktidar uzun zamandır bunun böyle okunmasını istedi ve başarılı oldu, ama vize kriziyle artık geröek mesele saklanamaz hale gelmiştir.

Zarrab’ın ve ardından Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın ABD’de derdest edilmesi ardından gerek Obama gerekse Trump döneminde başta Bozdağ olmak üzere AKP’li yetkililerin ve bizzat Erdoğan’ın ABD’deki temaslarında asıl zaman ve enerji Zarrab davasının buharlaştırılması, olmadı için boşaltılması üzerine rica ve tehdit arası ifadelere harcanıyor, bunlar büyük ölçüde Gülen’in iadesi taleplerinin kamuflajı altında yapılıyordu.

Gülen’in vatandaşlıktan çıkarılmasına dair Resmi Gazete duyurusu gelene kadar, bu kamuflaj göz boyamaya yetti. Ama anlaşıldı ki, vatandaşlıktan çıkarılmış bir kişinin iadesi çok daha zor olacağına göre, Gülen talepleri öyle pek ‘ciddi’ değildir. Anlayan anladı, ama anlamayanlar hala anlamamış durumda.

Vize krizinde el yükseltme hali ardından şimdi resim netleşmeye başladı. Meselenin Zarrab olduğunu anlamayanlar, anlamak istemeyenler veya ince hesapların peşindeki faydacılar, Washington Post’ta David Ignatius’un haberiyle bir ‘uyandırma saati’ yaşamış olmalılar.

Şöyle yazıyordu Ignatius:

“Olası bir ön bilgi, dönemin ABD Savcısı Preet Bharara’dan gelmişti. Türk savcıların Aralık 2013’te hazırladığı rapordan alıntı yapan Bharara’nın notunda, Türkiye’deki kanıtların “Zarrab ve diğerlerinin İran yararına yaptıkları işlemleri sürdürebilmek için hükümet yetkililerine ve üst düzey banka görevlilerine milyonlarca euro ve dolar ödeme yapılan bir rüşvet şemasını ortaya çıkardığı” söyleniyordu. Bharara, sonuçların FBI soruşturmasında elde edilen elektronik postalarla da desteklendiğini belirtiyordu.

“Erdoğan’ın Zarrab’ın salıverilmesine yönelik çalışması inanılmazdı. 21 Eylül 2016’da dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la yaptığı özel görüşmede, Zarrab’ın salıverilmesinin yanı sıra Bharara’nın kovulmasını da talep etti. ABD yetkilileri, 90 dakikalık görüşmenin Zarrab’a adandığını söyledi. Erdoğan’ın eşi de aynı gece konuyu Biden’ın eşine açtı. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise Ekim’de dönemin Başsavcısı Loretta Lynch’le görüşerek davanın kanıtlara dayanmadığını ve Zarrab’ın salıverilmesi gerektiğini söyledi.”

Eski başkanlık yardımcılarına göre Erdoğan, Aralık ve Ocak’taki son iki telefon görüşmesinde konuyu kişisel olarak eski ABD Başkanı Obama’yla da konuştu. Obama döneminde görev yapan üst düzey yetkililerden biri, ‘Operasyonumuzun tahmini, Erdoğan’ın bu davayla ilgili saplantısının, ilerlemesi halinde ortaya çıkan bilginin ailesi ve en nihayetinde kendisine zarar vermesi ihtimalinden kaynaklanıyordu’ dedi.”

”Dava, Erdoğan için zehirli çünkü Pennsylvania’da yaşayan, düşmanı Fethullah Gülen’le kesişiyor. Erdoğan, Gülen’in destekçilerini 2013 yılında ortaya çıkan ve Türk medyasının aktarımına göre Erdoğan ailesiyle ilgili de iddialar barındıran kanıtların toplanması ve sızdırılmasından sorumlu tutuyor. Eski bir yetkiliye göre Erdoğan, bir yıl önce Biden’la bir araya geldiğinde, garip bir şekilde Bharara’yı da Gülenci olmakla suçladı.”

”…Savcılık makamını engellemek için girişilen çeşitli denemelere rağmen dava ilerledi ve eski bir Türk hükümet üyesi ve üç Türk vatandaşı da dahil edildi. Dönemin Adalet Bakanı Bozdağ, 11 Eylül’de genişletilen iddiaları yeni bir ‘darbe girişimi’ olarak eleştirdi.”

Erdoğan, Zarrab’ın serbest bırakılması konusunda Trump’ın kendisini destekleyeceğini ümit etmiş olabilir. Trump da ilk başlarda Türk lidere sempatik yaklaşıyordu, onu Mayıs ayında bir toplantı için Washington’a davet etmişti. Ancak bu gezi, Erdoğan’ın korumaları Türk Büyükelçiliği’nin dışında protestoculara saldırdığında kötüye gitti ve Trump’ın hareket alanı da daraldı.”

”Bazı ABD’li yetkililer, Erdoğan’ın Gülen’i desteklediği iddiasıyla papaz Andrew Brunson’un ve Gülen’le bağı bulunan savcılarla iletişim halinde olduğu iddiasıyla uzun süredir ABD Konsolosluğu’nda çalışan Metin Topuz’un tutuklanmalarıyla pazarlık konusunda elini sağlamlaştırmaya çalıştığından korkuyor. Erdoğan da geçen ay Brunson’ın Gülen’le takas edilmesini önermişti.”

Ignatius’un yazısında yeni, aydınlatıcı unsurlar var.

Erdoğan’ın ‘el yükseltmesinin’ hemen ardından gelen ‘itirafçı olarak kullanmak isteyeceksin’ sözleri herşeyi ifşa ediyor. Bunun bir sezgiye mi, hisse mi, duyuma mı, algıya mı, yoksa bir bilgiye mi dayalı olduğunu şu aşamada bilmiyoruz. Onu sonraya bırakalım. Ama ‘itirafçı’ ifadesinin, kendisini çok uzun zamandır huzursuz eden bir durumu teşhir ettiğini, çok şey anlattığını da not edelim.

1745

Ortada – yalanlanmayan iddialara göre – yaklaşık 200 AKP’li ‘üst kadro’yu da kapsayan muazzam, uluslararası ‘organize iş’ dosyası olduğu konusundaki algı her geçen gün biraz daha şekilleniyor.

Öte yandan, Türkiye’yi aynı öçüde muazzam bir dış politika açmazına sürükleyen bu dosyanın asla ortadan kalkmayacağı da kesin.

Aslında Erdoğan, – ‘sağolsun’ – çürük Türk medyasının da sayesinde, 17-25 Aralık dosyalarını ‘evde’ buharlaştırmayı, ardından Gülen Grubu ile bir bulamaç haline getirmeyi başarmıştı.

Aslında her biri Erdoğan-Gülen kırılmasının çok daha öncesine, 2010’lardaki FBI kovuştumalarına kadar giden bu iki dosya, bir yanı Erdopan hizmetkarı, diğer yanı yolsuzluklara kendileri batmış medya patronlarının esiri olan medya tarafından bilinçli olarak görülmedi. Hatta bir ara Deniz Feneri ile ilgili – haklı olarak – ortalığı birbirine katan kimi medya grupları da bu konuda sessiz kalmayı tercih etti.

‘Muhalif’ siyasete yakın duran veya solda kümelenmiş olan diğer medya kuruluşları da, Gülen Grubu’na olan köklü alerjilerinin, tepeden tırnağa haber olan bu iki dosyayı karanlığa gömmesine ne yazık ki izin verdiler.

Halbuki, kimileri apaçık suça veya disiplin dışı davranışlara karıştığı anlaşılan Gülen Grubu mensubu kişilerin durumu başkaydı, FBI kökenli bu iki dosyanın ‘somut birer veri’ olarak bağımsız mahkemelerde görülmeyi hak eden bulanık mı bulanık içerikleri başka.

Öte yandan, aralarında bazı ‘demokrat’ların, sözde ‘akil’lerin de olduğu kimi köşe yazarlarının ’17-25 Aralık darbedir’ kampanyasına katılıp, aslen bilgilenmesi gereken kamuoyunu nasıl yanılttığını da özellikle unutmayalım. Eminim şimdi bu kesim Zarrab dosyasının ABD’den böyle pörtlemesine, yeni komplo merceğinden değilse bile, hayretler içinde bakıyordur.

Neyse, sonuçta olan bu dosyalara oldu.

Muhtemelen bu ‘medya felci’ nedeniyle, pek çok kanıt da imha edildi.

Ama, görüldüğü gibi, ne suça dair durum ortadan tamamen kalkıyor, ne de gerçek iktidarı suiistimal edenlerin yakasını bırakıyor.

Zarrab dosyası korkunç bir hayalet gibi Türkiye’nin üzerine çökmüş durumda.

Bu kadar basit.

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | 1 Yorum

İş ricaya, ‘takas’a kaldı; o da umutsuz

Cumhurbaşkanı Erdoğan yarın ABD Başkanı Trump ile bir araya gelecek. AKP ve patron medyasının köpürttüğü bu görüşme, verilen bilgiye göre, gece saat 22’de gerçekleşecekmiş.

Erdoğan, New York BM zirvesinde Trump’un görüşeceği en son lider olacak. Yani en sona ötelenmiş durumda da denebilir.

Bunu Erdoğan’ın sorunlu bir lider olarak görülmesinin yanı sıra, Trump’ın da aynı ölçüde başının belada olmasına verebilirsiniz.

İki liderin de başı belada, ikisinin de ensesinde FBI ve ABD bağımsız mahkemelerinin soluğu var.

Peki ne konuşulacak bu görüşmede acaba?

Tek bir şey dışında anlamlı hiçbir şey:

Takas.

Screen Shot 2017-09-21 at 10.57.31

Geçen yıl sonlarına doğru değerli meslektaşım Amberin Zaman dokuz Türkiye-ABD uzmanına tek bir soru sormuştu:

Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesi ABD-Türkiye ilişkilerini hangi açılardan nasıl etkiler?

O zaman bu dokuz uzmanın Diken’de çıkan analizlerine dikkatle bakmıştım.

Hayretler içinde kaldım.

Daha sonra onlardan ikisine şu mesajı ilettim:

”En önemli unsuru kaçırmışsınız. Diğer herkes de öyle. Siz Trump seçildikten sonra, Erdoğan ve Putin gibi lider profllerinin hakim olduğu dünyada hala eski dünyaya ait analizlerin geçerli olacağını sanıyor, eski diplomasi denklemleri kuruyorsunuz. Kusura bakmayın ama analizlerinizin önemli bir ağırlığı yok.”

Nedenini şöyle açıkladım:

”Erdoğan’ın aklında en üstte bir tek şey var: Zarrab’ın tutuklanması ile ABD bağımsız federal yargı sistemine transfer olan malum yolsuzluk ve ambargo delme davası. Türkiye Cumhurbaşkanı varını yoğunu 2013 sonundan beri bu dosyaların ülkesinde buharlaştırılmasına harcadı ve başardı. Şimdi karşısına daha büyük bir bela çıktı. Kısacası, eğer ABD-Türkiye ilişkilerinden söz edeceksek, bu dava dosyasının belirleyici rolünü koyup onun üzerinden analiz yapıldığında söylenenler anlam kazanır. Dünya, yeni bir dünya. Demokrasi eriyor ve mafya kodlarıyla şekillenen son derece kaba ve kişisel bir diplomasi dili egemen oluyor. Belki de Erdoğan’ı en çok umutlandıran bu: Çünkü Trump’la aynı dili ve dalga boyunu yakalayabileceğini düşünüyor.”

Zaman geçti ve sanırım analist arkadaşlarım Zarrab dosyasının başat rolünü tecrübe etme imkanını buldular. Türkiye kamuoyuna pompalanan ”Gülen’in iadesi şart” tarzı söylemlerin aslında hiçbir anlam taşımadığı da, geçenlerde Resmi Gazete’de yayınlanan vatandaşlıktan çıkarma uyarısıyla zaten kanıtlanmış oldu. İadesini istediğinizi söylediğiniz bir kişiyi vatandaşlıktan çıkarırsanız ona en büyük iyiliği yapmış olursunuz. Bunu hukuk bilen herkes bilir. Demek ki, Gülen meselesi fasafisoydu. Bu da anlaşıldı.Yani Trump-Erdoğan görüşmesinde Gülen gündeme gelse bile laf ola beri gele şeklinde gelecek.

Önemli olan, Türkiye kamuoyunun kandırılmışlığı ve hipnoz hali ise, Erdoğan açısından orada zerre kadar sorun yok. 17 – 25 Aralık dosyaları esasen FBI tarafından 2010 yılından 2015 yılına kadar gerçekleştirilen yoğun soruşturma sürecinin dosyalarıydı. Bunun Türk polisi içindeki izleme-soruşturma kısmı ise sadece ve sadece 2012 Eylül ayından 2013 Aralık sonuna kadar, daha dar bir süreci kapsıyor.

Peki neydi ‘aslında olan’? Uluslararası kriminalite ve organize işler alanında farklı ülkelerin istihbarat ve güvenlik güçleri sittin senedir işbirliği yapar. Burada da olan, Türkiye polisi organize işler bölümü, MASAK gibi yapıların bu araştırmalara dahil edilmişliği idi. Sonradan da anlaşılacağı üzere, ortaya konan kanıtlar, muazzam bir yolsuzluk yapılanmasına dair soruşturmada hukuken son derece güçlü iddiaları belgelemiş oldu. Görüntü buydu.

Ama maalesef o günlerin toz dumanı arasında patlayan 17-25 Aralık dosyalarını medya ve muhalefet de dahil pek siyasi aktör iki Sünni yapı arasındaki kavganın bir parçası olarak gördü. Önce yaşanmış haksızlıkların kısmen haklı etkisiyle sol ve Kürt kesimler de bu dosyaların herhangi bir hükümeti elli kere götürecek kalibrede olduğunu anlasa bile anlamak istemedi. Cemaat düşmandı ve çıkan kavga da büyük bir fırsattı. Türk solunun ve Kemalistlerinin Cemaat’e can düşmanlığını bir genetik olgu olarak onlardan da iyi bilen Erdoğan, zaten yanında duran yandaş medyaya, kendi yolsuzluk pislikleri ve ihale saplantıları nedeniyle zaten hazır mezar ölüsü olan Büyük Patron Medyası’nı da ekleyiverdi.

Zaten Gezi’de bağımsız medyanın posası çıkarılmıştı. Böylece, başlı başına bir kriminal vaka olan Zarrab ve 25 Aralık El Kadı dosyaları, Erdoğan-Gülen kavgasının parçası olmanın da ötesinde, Erdoğan’ın esasen haklı görüldüğü bir algıyla süpürüldü. Bu tarihi aymazlık nedeniyle anamuhalafet ve HDP de zayıflatılmış oldu ve adı dosyalara karışan bakanlar Meclis’te aklandı.

Ardından dosyalara bakan savcı ve polisler derdest edildiğinde de ‘oh olsun Cemaatçilere’ hissiyatıyla bir kurumun içinde dürüst ve ahlaklı mensuplar olabileceği düşüncesi de sifonlandı. Hızını almayan iktidar yargıyı da ön almak amacıyla budadığında pek bir ses haliyle çıkamadı. Dosyaların delilleri yok edildi, Bayraktar gibi istifa eden bakanlar ‘terbiye’den geçirildi ve her bir şeyin üzerine Cemaat spreyi sıkıldı.

Ta ki dosya New York mahkemesinde pörtleyene kadar. O zaman da ne oldu? Sadece bu davanın buharlaşmayacağını ve Ankara için nasıl başat bir gündem maddesi olduğunun anlamayan analistlerle kalsa neyse, hadiseyi görmeyen/görmek istemeyen yüce Türk medyası, kartopu gibi büyüyen gelişmeler gelip de bakan Çağlayan’ı da kapsayınca zemherinin şaşkını gibi ne yapacağını bilemez hale geldi. O zamanlar bu dosyalara kavgadan kopuk birer somut olgu gibi bakılabilseydi, haberlerde ısrarlı olunsaydı, belki Türkiye bugün OHAL’ler altında sürünmüyor bile olabilirdi.

Ama böyledir işte: Rejimler çürürken beraberlerinde her şeyi çürütürler. Çürük bir medyayla, ideolojik kafeste kendisini özgür sanan bir muhalefetle gelinen nokta da budur işte.

Şimdi Amerika’nın Sesi sitesindeki habere göz atalım. (Neden ona göz atalım? Çünkü bu tür haberleri veren sözde bağımsız ‘ana-akım’ medya filan kalmadı ülkede de ondan.)

”Ali Özgündüz, CHP’den 24. Dönem Milletvekili görevindeyken kamuoyunda 17/25 Aralık Soruşturması olarak adlandırılan dosyaları yakından inceleyen, Zafer Çağlayan gibi isimler hakkında mutlaka dava açılması gerektiği söyleyen isimlerden birisiydi. Emekli Cumhuriyet Savcısı Özgündüz, bugün CHP Parti Meclisi üyesi olarak ABD’deki davayı ve ilgili gelişmeleri takip ediyor. Özgündüz, Nisan 2016’da yayımladığı “17/25 Aralık – Reza’nın ‘Rıza’sını Kazananlar” kitabında uluslararası boyutta Türkiye aleyhine gelişmeler olacağını dile getirmişti. TBMM’de 24.Dönem’de konu görüşüldüğünde AKP’li milletvekillerine “Bu dava burada kapanmaz” uyarısı yaptığını kaydeden Özgündüz, neden o zaman bu uyarıyı yaptığını şöyle anlattı:

“AKP’liler kapatmaya kalksa da başkaları açar. İran kendi soruşturmasıyla açar. Rıza Sarraf aleyhine ABD’de dava açılmasıyla birlikte de bu noktaya gelineceğini öngörmüştüm. ABD’de Sarraf’a yöneltilen suçlamalar nedir? Türkiye’de, Dubai’de ve Çin’de kurduğu firmalar ile ABD’nin ve Birleşmiş Milletler’in (BM) yaptırımlarını hileli bankacılık işlemleriyle yoluyla delmek, dolayısıyla ABD finans kuruluşlarını dolandırmak ve kara para aklamak suçlamaları. Bu suçları işlerken Rıza Sarraf’a kimler yardım etti? Türkiye’deki bazı bürokratlar, bankacılık kuruluşları yetkileri ve siyasiler. Bunlardan birisi de Zafer Çağlayan, o dönemki Halkbank Genel Müdürü Mehmet Aslan ve yardımcıları. Dolayısıyla olayın buraya geleceğini zaten öngörüyordum. Bu nedenle de AKP Hükümeti’ne sesleniyordum, bu işi kapatmayın ve Türk yargısına gönderin diye. Böylece başkaları bu işi ülkemiz aleyhine kullanamaz. AKP yönetimi, bu yolsuzluğa adı karışanları siyaseten oyun dışına itti ama yetkili yargı önüne çıkarmadı. Sonuçta bugüne gelindi.”

Özgündüz, davadaki kilit isim konumundaki Rıza Sarraf’ın ABD ile anlaşma yaptığı görüşünü dile getirdi. Özgündüz, “ABD yargılama sisteminde uzlaşma kurumu söz konusu. Savcılık makamıyla sanıklar arasında uzlaşma olabiliyor. Nedir bu uzlaşma? Eğer ilgili kişi, suçun faillerini, delillerini söylerse dolayısıyla cezasında indirim sağlanıyor, mal varlığına tedbir konulduysa kısmen mal varlığı serbest bırakılabiliyor. Bana göre, Rıza Sarraf ABD adli makamlarıyla anlaşma yoluna gitti ve konuştu. Konuştuğu için davaya başkalarıda dahil ediliyor. Bu işi, ABD Hükümeti siyasi manada Türk Hükümeti’ne karşı kullanacak gibi” diye konuştu.

ABD’deki yargılamayı sadece hukuksal dava olarak görmediğini yineleyen Özgündüz’e göre, Türkiye’ye karşı tabiri caizse sopa gibi kullanılması, argüman olarak siyasi görüşmelere taşınması söz konusu. Dolayısıyla dava dosyasına gelecek günlerde Türkiye’den yeni isimler de ekleneceğini düşünüyor.

Türkiye’de üzülerek yeni isimler eklenmesi endişesi taşıdığını söyleyen Özgündüz, “Elbette adı yolsuzluğa, hırsızlığa karışan herkesin hesap vermesi lazım. Ama bu ulusal yargı eliyle yapılmalı. Benim bürokratlarım, siyasilerim hakkındaki yargılamayı da ben yapmalıydım, yabancı bir ülke yargısı değil. Maalesef Türkiye’de iş kapatıldığı için ABD yargısı konuyu sürdürüyor. Keza İran yargısı da Babek Zencani davasındaki ifadelerde bir kısım paranın Türkiye’de olduğu söylenebiliyor. Bu işi Türkiye’de kimler yaptı? Sadece şu anda adı geçen kişiler değil, başkaları da var. Korkarım önümüzdeki süreçte başka bürokratlar, başka siyasiler de işin içine karışabilir, başka finans kuruluşları da bu işe bulaşabilir. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Türkiye’nin bazı kuruluşları finansal açıdan uluslararası camiada zor durumda kalabilir diye endişe duymaktayım” diye konuştu.”

Yandaş medya ile patron medyası son haftalarda Çağlayan’a ve koruyuclarına atfen, Zarrab marka saadet çarkının Türkiye ekonomisine zararı olmadığına dair iddiaları da pompalayıp durmaktaydı.

İsmini açıklamayan ve konuya hakim bir uzman, geçenlerde Washington Hattı’na şunları yazdı:

”İşin aslı şudur: Zarrab’ın ambargoyu delen transferleriyle Türkiye sadece itibarını zedelememiş ama aynı zamanda çok yüksek bir ekonomik zarara uğratılmış ve buna rüşvetle yol verilmiştir. “Ambargo bizi bağlamaz, biz çıkarımıza bakarız, Çağlayan ülke çıkarına çalıştı vs” denilerek Türkiye’nin zarara sokulmuş olduğu örtbas edilmektedir. Bir yandan ambargo delinirken bir yandan da Türkiye’nin ekonomik zarara sokulmuş olduğu gerçeği toplumdaki batı düşmanlığı eğilimi ile perdelenmektedir.

ABD savcısının iddianamesinin 22. sayfasında da belirtildiği üzere, İran’ın petrol-gaz fonuyla satın alınan altınlar Türkiye’den Dubai’ye ihraç edildikten sonra yeniden Türkiye’ye ithal edilmiştir. Altının ihracı için Halkbank’taki İran petrol parası kullanılmış, aynı altının ithali için ise İran’ın gibi diğer ülkelerdeki petrol parası kullanılmıştır.

Zarrab’ın bu altın döngüsüyle, İran’ın Türkiye’deki petrol ve gaz ödemeleri, sıfır vergi ve sıfıra yakın kârlılığı olan (ve hatta bazen de zararına) altın ihracatları ile buhar edilmiştir. Sadece TÜİK İstatistiklerini kabartan, yani cari açığı – geçici bir süre- olduğundan daha az gösteren bu altın ihracatının ülkeye hiçbir katkısı olmadığı gibi elde edilebilecek Milyarlarca TL kâr fırsatı da kaçırılmıştır.

ABD savcısının iddianamenin 22-29 sayfalar arasında da belirtildiği üzere, İran’ın Halkbank nezdindeki petrol parası, Temmuz 2013’ten sonra sahte evraklar kullanılarak “hayali gıda ve hayali ilaç ihracatları” yöntemiyle aktarılmıştır. Dubai’den İran’a gerçekte olmayan hayali ticarete dair transferlerle Halkbank’taki paralar hiçbir kârlılık olmaksızın Dubai’deki Bank of Baroda’ya transfer edilmiştir. Bu 6 aylık dönemdeki hayali-sahte işlemlerle Türkiye’den çıkarılan toplam tutarı 1,5 Milyar Dolar’dır.”

1745

Evet, ortada böyle bir çürüme manzarası var. Ta 2010’dan beri FBI tarafından izlenen bu dosyaların da özünde Erdoğan-Gülen kavgasıyla bir ilgisi olduğu söylenemez.

Olsaydı, geçenlerde davayı izlemek için ABD’ye giden CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger’in şu açıklamalarının hiçbir anlamı olmazdı.

  • 2007’de başlamış görünen bir takip var. Edirne Gümrüğü’nde 202 kiloluk eroin elegeçmesiyle başlıyor. Bunun ucu araştırılıyor. Kapalıçarşı’ya kadar gelip orada dövizcilere dayanıyor. Bu dövizcilerin irtibatlı olduğu kişiler de Happani’ler ve Sarraf. O dönem soruşturma yapılıyor. Dosyada; görüntüler, tapeler, hayali ihracat belgeleri var.
  • Zarrab meselesiyle ilgili 17-25 Aralık’tan 8 ay önce yazılmış bir MİT raporu var. Orada, “Bu adam tehlikeli, yaptığı işlemler şüpheli, takip edilmeli” deniyordu. Ama daha önemlisi “Bu adam bakanlarla görüşüyor” ifadesiydi.
  • Yani bakanlarla ilgili konuyu MİT raporunda, 17-25’ten aylar önce yazmış ve Başbakanlığa göndermişti. Her şeyi bir kenara bırakırsak MİT’in yazdığı rapor dahi yeterli bir hikâyedir. Soruşturma açılmalıydı ama açmadılar.
  • İran’a olan ambargo 2011’de gevşetilince diğer ülkeler doğalgaz ve petrol alımlarını devam ettirirken bunun karşılığında mal verdi. Ama Türkiye mal yerine İran’a başka ülkelerden aldığı altını Dubai üzerinden gönderdi. Dışarıdan ihraç edilen altının bir kısmının girişi gösterilmiyordu.
  • O dönem ABD’den bir heyet gelip Türkiye’deki bankaları inceledi. Ciddi bir ihracat görünüyordu, o zaman altın konusu göze çarptı ve altından gıdaya dönüldü. Dubai’deki polis şefleri ayarlandı, oteller kapatıldı, bu şefler İstanbul’da ağırlandı. 5 bin grostonluk gemiye 80 bin ton konşimento yazıldı. Ortada gıda yoktu. Bunların hepsinin kaşeleri de yapıldı. Bunların konşimentoları Halk Bankası’na verildi. Para transferleri de o konşimentolar üzerinden yapıldı. İstanbul Savcılığı bunu soruştururken, evrakın sahte olup olmadığını inceleme aşamasında Halk Bankası’na gidip “Bunlar doğru mu değil mi?” diye sordu. Bunu sorması gereken yer Halk Bankası değil Dubai gümrüğüydü. Bu bilgilerin tümü Türkiye’de açılan dava dosyasında yazılı.
  • Yerel seçimler sonrasında Meclis’te dört bakanla ilgili Soruşturma Komisyonu kuruldu. Bilgiler, belgeler, dosyalar geldi ama dosyalar verilmedi, bir odaya kondu ve bize “Gidin oradan bakın” dayatması yapıldı. Gece gündüz o dosyaları okuduk. Vazgeçilemeyecek bir hikâye olduğunu gördüm. Bu sürecin mahkeme yüzü görmeden kapanamayacağını o zaman da söylemiştim.
  • Dosyada Zarrab para aklamayı temsil ediyor. Devletin bankasını temsil eden Atilla içeride. Devletin eski bakanı da sanık yapıldı. “Çağlayan yapmışsa, hükümet yapmıştır” diye kabul ediliyor. Devlet rehin alınmış vaziyette. Bundan sonrası çok zor. Ambargoyu delmek, kara para aklamak gibi suçlamalar var.
  • Şu an açılmayan 3 dosya kaldı. O dosyalarda kimler var bilmiyoruz, açıldığı zaman göreceğiz. Diyelim ki davanın sonunda ceza verildi. O zaman bu isimler Türkiye’den istenecek. İşte o zaman ya bunlar teslim edilecek, cezalarını çekecek ya da Türkiye feda edilecek. O zaman da bu şantaj davasına dönecek. Türkiye başka şeylere zorlanacak. Bedelini de Türk milleti ödeyecek. Bir şey yapılmazsa iş, Türkiye’ye ambargoya kadar gidebilir. Türkiye açısından kötü, karanlık, berbat bir senaryo.
  • Bu adamların ak olduğunu kimse bize kabul ettiremez ama Türkiye’nin bundan zarar görmemesi için uğraşmak gerekiyor. Suçluların hepsinin yargı karşısına çıkması lazım. İçeride bunu kabul etmiyorlar, etmedikçe Türkiye’yi Türkiye’yi uçuruma götürüyorlar.

erdogan-trump

Uzun oldu, biliyorum. Meselenin büyüklüğünü bilenlere bilmeyenlere sadece hatırlatmak istedim.

Obama döneminde Washington’u komşu kapısı yapan eski Adalet Bakanı Bozdağ ne kadar perdelemeye çalışırsa çalışsın çantasında en üst sırada bu dosya vardı. Amaç bu davayı lağvettirmek, olmadı sulandırmak, zamana yaydırarak çürütmekti.

Ama cehalet bu işte: ABD yargısı Türk yargısı gibi işlemiyor, orada Dink vb birçok davayı Türkiye’deki gibi zamana yayarak çürütmenin pek bir ‘olur’u yok.

Geriye ne kalıyor?

S-400 imzaları da beklenen paniği pek yaratmıyor.

O halde?

Takas.

İkili görüşmede, KHK ile yetki de almış olan Erdoğan’ın ‘ha gayret’ ruhuyla Trump’a rahip Brunson’u takas etmeyi önereceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Kim bilir, başı iyice sıkışmış olan Reis, rahibin yanına başka bazı kişileri, neden olmasın, gazetecileri de ekleyebilir.

Mi?

Ne dersiniz?

AKP, Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çürümenin fotoğraf kareleri

Beştepe’deki fotoğraf herşeyi tek kelimeyle anlatıyordu.

Çürüme.

Bundan önceki manzarayı yine cumhurbaşkanlığı binasındaki toplantıda anayasa kitapçığının fırlatılması ardından patlak veren krizde yaşamıştık.

Türkiye’nin harcı eksik karılmış, daha sonra bozulmuş sistemi, 90’lı yılların sonunda tilt olmuştu.

Sisteme abanan siyaset sınıfı, iş dünyası, askeri ve sivil bürıokrasi, medya patronları ve bilumum avanta asalakları onu sürekli çöp üreten bir mekanizmaya çevirmiş, 2001 krizini patlatmışlardı.

Beştepe resminin içinde o dönemden bazı simaların sahte gülücüklerle başköşeye davet edilmesinin elbette bu dönemin ahvaline tercüman olan bir anlamı var.

Eski ve yeni siyaset sınıfları, eski ve yeni devletin bürokrasideki temsilcileri, inanılması güç bir akıl ve izan yoksunluğu sonucunda, bu çürük, bu yolsuzluklarla, avanta ile, inkarla ve insan haklarını paspas etmekle kurulu düzenin devamında mutabakat sağladılar. Tabii bu mutabakata eklenen en önemli şey, din ve milliyetçilik dozunun daha da artırılması oldu.

Son fotoğraf işte böyle bir çürümenin toplu fotoğrafıdır.

gulmeme

Bir yanda çakıl taşı hezeyanlarıyla ülkeyi 90’larda tarumar edip çeteleri mafyayı toplumun başına saran, adı yolsuzluk iddialarına karışmış bir eski başbakanın pozları.

Daha fenası, siyasi egemenin önünde iki büklüm olan AYM başkanıyla, siyasi egemenle çektirdiği fotoğrafı yayınlayan Başsavcı’nın ‘yargı sizlere ömür, ruhuna el fatiha’ dedirten pozları.

Kendi çürümüşlüğünü utanmadan teşhir edip kendini kutsayan bir rezil topluluk.

Sahteliklerle, kuşkuyla, korkuyla, güvensizlikle dolu bir maskeli balo.

Kanlı darbe girişimi, aşırı iyimserler için sistemin kurtarılması ve ‘reset’ edilerek yeniden reform sürecine girilmesi için bir fırsattı. Haklı çıkmayı istediler ve umdular belki, ama aktörleri ve kurguyu baştan aşağı yanlış okudukları için fena halde yanıldılar.

Aynı şekilde, gelişmeleri ideolojik şablonlar ve siyasi beklentiler merceğine bağımlı kalarak hüsnü kuruntu üzerinden yorumlayanlar da. Türkiye sosyolojisinin irrasyonal genetiği onları bir kez daha yanılttı ve hala kabul etmek istemedikleri bir yenilgiye sürükledi.

Bu çöplüğün, ve sistem istimlakından geriye kalan enkaz yığınının etrafında şimdi hayaletler, çakallar ve budalalar dans etmektedir.

Dalkavuklar, soytarılar, aklıevveller, fırsatçılar, hayalperestler, uyurgezerler, bilirbilmezler ve körebe oyuncularının da sahnede yer aldığı bu tımarhane oyununda bir mutlu son yok. Olmayacak.

Eksik kurulmuş sistem, sonunda geldi dayandı, ve kendisini kurnazca lağvederek kötülük ekseninde dönecek bir türeve dönüştürmeye kararlı , gözükara sahibini buldu. Yetmiyormuş gibi, körü körüne inanmış ve korkudan inanmaya ikna olmuş bir sözde elit kesim, bu yıkım hareketinin etrafına kümelendi.

Aynen 1930’lar Almanya’sında olduğu gibi.

Rezil oldujları halde medyada hala yazan çizenlerin kayıkçı kavgalarıyla gün doldurmalar, ormanın içinde bırakın ağaçları dallarla uğraşmalar, atlet itişmeleri, kimlik saplantılarıyla beslenen zulüm, acımasızlığı alkışlayan bir kollektif şizofreni, çaresizlik.

Hızla su alarak batan bir gemide itişip kakışan şuursuz bir topluluk.

Manzara budur.

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye’de tarihi sıkışma: Ne Malazgirt’te ne de Çanakkale’de bir ‘çıkış’ umudu var

Manzara gayet açık ve hazin.

Karanlık kuyudan çıkmayı beceremeyip tekrar geri yuvarlanan bir millet görüntüsü.

Aslına bakarsanız, yaşanan bunca kepazelikten sonra, gelinmesi mukadder nokta da tam buydu.

Malazgirt-Çanakkale-Diyarbakır üçgeni.

Bu bir şeytan üçgeni değil.

Bir arada yaşaması giderek çok daha zor hal alan bir milletin iflas üçgeni.

Kötü şaka AKP programından başlıyor.

Parti programının giriş bölümünde (hala) şu yazılı:

”Özgürlükler demokrasinin temelini oluşturur. Hiçbir bireysel ve kurumsal baskı kabul edilemez. Bir toplumdaki en önemli güven unsuru, toplum içinde yaşayan bireylerin kendi hak ve özgürlüklerine saygı duyulduğuna olan inançlarıdır. Bu inanç tüm sosyal ve iktisadi dinamikleri harekete geçiren temel güçtür. Ayrıca bireylerin hak ve özgürlüklerine saygı, demokratik bir siyasi rejimin toplum tarafından benimsenmesinin, toplumsal barış ve huzurun temel şartıdır.”

Evet, hala bu yazılı.

Kurucu üye, eski AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat da söyledi:

“Bu bir metal yorgunluk değil, bir çürüme. Şimdi çürümeyi önlemeye çalışıyorlar. Genel Başkan Recep Tayip Erdoğan çürümenin farkına vardı, kokuyu aldı. Bu bir tuzlama harekâtı. Şimdi zor olan şey çürümeyi önlemek için kullandıkları tuz da kokuyor. O yüzden çürümeyi önlemeleri mümkün değil, bu çürüme devam edecek. Yargı denilen bir şey kalmadı, Meclis’te kürsü masumiyeti kalktı. En totaliter rejimlerde bile bu korunuyor ama son iç tüzük değişikliği ile kürsü masumiyeti ve Meclis’in meclis olma vasfı ortadan kaldırıldı. Yasamada yürütmeye daha doğrusu tek bir kişiye Türk usulü başkanlık adı altında bütün güçler tek bir kişiye bağlanmış durumda. Bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasinin temel gereği güçler ayrılığı. Bu yüzden kaos giderek daha yoğunlaşacak, Türkiye içeride ve dışarıda büyük problemlerle karşı karşıya kalacak.”

malaz

İşte o yüzden, inadına Malazgirt.

Erdoğan bir istila harekatından oy üretmeye çabalıyor.

O esnada, ana muhalafet muazzam (!) bir yaratıcılıkla Çanakkale üzerinden cevap veriyor. Türkiye’yi o savaşa sokan maceraperest İttihatçı güruhun zerre kadar sorgulaması olmadan, bir kısmı zorla cepheye sürülmüş gayrımüslim onbinlerce askeri helak etmiş bir savaşın galibiyetle bitmesinden medet umarak, Malazgirt’teki kaba Türk milliyetçiliğine karşı Çanakkale versiyonunu tadavüle sokuyor.

Ve bir seçmen kitlesi de bu saçma sapan yarıştırma üzerinden tercih yaparak Türkiye’nin geleceğini tayin etmeye hazırlanıyor.

Bu arada, esasen Cumhuriyet’in kurucu unsurları arasında yer alması gerekirken tarihi boyunca parya muamelesi gören Kürtler de Diyarbakır’da toplanıyor, Vicdan ve Adalet Nöbeti başlığı altında ‘oradan’ ses veriyorlar. O yalnızlaştırılmış ve yabancılatırılmış bir kesimdir; diğerleri tarafından cüzzamlı olarak algılanmakta ve bu algı tedavi kabul görmemektedir.

kkk

Ha, bu arada MHP’den kopuş halinde sözde demokrasi yanlısı bir kesim de bırakın HDP’yi ‘aman CHP’ye değmesin’ diye kendi kendine debeleniyor.

Bu bir ‘paramparça’ manzarası.

Paramparça.

Ve aslında bu manzara, 1923’ten beri koyun gibi güdülen, sopayla terbiye edile edile zihinsel melekelerini kaybeden, ayrıklaşan ve sosyokültürel olarak ayrıldıkça da birbirine husumeti pekişen kesimlerin bu ilkel milliyetçi mitolojilerin hipnozundan çıkmadığını ve çıkmaya da pek niyeti (kabiliyeti?) olmadığını gösteriyor.

Hal böyle olunca ana toplumsal gövde Malazgirt ile Çanakkale arasında sıkışarak devam edecektir.

Bu sıkışmanın yanında didişme de vardır, ve siyasi mücadele olarak sunulmaktadır. Biri atlet deyince diğer kesim sazan gibi üstüne atlamakta, kayıkçı kavgası kabarmaktadır. Bir taraf ‘aa orda içki içmişler’ deyince diğer taraf ‘sana ne, bu suç mu’ diyeceğine, ‘evet gereğini yapıyoruz’ diye karşılık vermektedir. Bunun adı da demokrasi mücadelesi olmaktadır.

Bu halkın zekasıyla oynamaktır, ama tabii bunun muhatabi halktır. Halk ne zaman bunlara ‘cehennneme kadar yolunuz var’ derse (olur ya) o zaman dengeler ve dinamikler değişecektir.

Malazgirt-Çanakkale-Diyarbakır üçgeni dedik ama, üçgenin Amed köşesi kırıktır. İlk iki uç kurnaz taktiklerle seçilmiştir, üçüncü uç ise o kentten başka seçeneği kalmayanların, barış içinde birlikte yaşama vizyonu için seçmek zorunda bırakıldıkları ruh halinin sonucudur.

Eğer amaç, biri çürümüş bir zihniyetle, diğeri sadece sığ taktiklerle birbiriyle çekişen iki partili bir sistemin kurulması ise, o zaman bu yaşananları bir orta oyunu olarak izlemek daha sağlıklıdır. Demokrasi lafları palavradır, çünkü ortada sadece sıradan durum tespitleri vardır, bir değişim vizyonundan eser yoktur.

Yaşananlar şaklabanlıktır, bunlarla toplumsal dinamikler değişmez, geriye sadece bir başka kayıkçı kavgası kalır.’Hayır’ deniyorsa, o zaman bu milliyetçilik hokkabazlığının ötesinde, gezegenimizde başka bir gelecek olduğunu topluma anlatacak bir hareket o topraklardan çıkar mı diye ciddiyete yönelmek de bir seçenektir.

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

# 694, ‘Yeni Türkiye’ faşizminin beklenen seri numarasıdır; cümleten hayırlı olsun

Erdoğan AKP’sinin 2014 ortalarından itibaren mayaladığı, 15 Temmuz kalkışmasının hemen ertesinde başlattığı karşı-darbe ivme kazanarak adım adım ilerliyor.

24 Ağustos gecesi yayınlanan iki Kanun Hükmünde Kararname (KHK= ile konsolide bir polis devletinin inşasında ani bir hareketlilik gözleniyor.

Ama bu kez, bir yeni aşamaya geçildiği anlaşılıyor.

693 sayılı KHK önceki kısıtlayıcı kararnamelerin devamına tekabül eden bir içeriğe sahip.

Ama 694 sayılı KHK bambaşka.

Bir dizi sistemsel, yapısal ve hukuki değişiklikler içeren bu KHK, kimi sol gözlemcilerin yarım ağızla ‘istibdat’ diye adlandırdığı rejimin adının artık faşizm diye konmasını kaçınılmaz kılan bir yöne doğru nihai adımları adeta gözlere sokuyor.

Esasında 694 sayılı KHK, Erdoğan açısından tam da beklediğimi yapıyor: İlerde (epey ilerde) bir gün OHAL’i şu veya bu sebeple ille de kaldırmak gerekirse, OHAL’in yokluğunda doğabilecek bir itiraz ve muhalefet dalgasına karşı iktidara dalgakıran ve zırh sağlayan düzenlemelerin sistemin hücrelerine şimdiden yerleştirilmesi, yasalara yedirilmesi ve böylece faşist düzeni, o düzenin bileşen yönetici güçlerinin menfaatleri adına kalıcı kılması.

Korkulan buydu. Benim ‘acaba ne zaman buna başvurulacak?’ diye beklediğim de buydu ve kabus işte şimdi derinleşiyor.

BBC Türkçe’nin derlemesine göre bu değişikliklere göz atalım:

  • 58 sayfa ve 203 maddeden oluşan 694 sayılı KHK ile üzerinde değişiklik yapılan ya da yeni düzenleme eklenen yasaların arasında Askerlik Kanunu, Köy Kanunu, İcra ve İflas Kanunu, Emniyet Teşkilat Kanunu, Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurtları ve Aşevleri Hakkındaki Kanun, Orman Kanunu, Hakimler ve Savcılar Kanunu, TSK Personel Kanunu, Harp Okulları Kanunu, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu yer alıyor.
  • En kapsamlı değişikliklerin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Personel Kanunu ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda yapıldığı görülüyor.
  • 694 sayılı KHK’nın diğerlerinden bir diğer önemli farkı, Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatında bir dizi yeni düzenlemeye gidilmesi ve toplam 32 bin 14 kadronun, Adalet Bakanlığı taşra teşkilatlarında 4 bin hakim ve savcı ile 2 bin de hakim adayı kadrosunun oluşturulması.

694 sayılı KHK ile ilgili en çok tartışılanların başında MİT ile ilgili getirdiği yeni düzenlemeler yer alıyor.

  • MİT Başbakan’dan alınarak Cumhurbaşkanı’na bağlanmakta.
  • Daha önce MİT Müsteşarı’nın başkanlığını yürüttüğü Milli İstihbarat Koordinasyon Kuruluna, Cumhurbaşkanı başkanlık edecek.
  • MİT Müsteşarı hakkında soruşturma yapılması Cumhurbaşkanının iznine bağlı olacak.
  • MİT mensuplarırna ödenecek “işgüçlüğü”, “iş riski”, “mali sorumluluk” gibi zamlar ile “özel hizmet tazminatı” miktarları ve bu zamların ödeme usul ve esasları Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek. Cumhurbaşkanı teşkilat mensuplarının fazla mesai ücretlerini de bir talimatı ile belirleyebilecek.
  • Cumhurbaşkanı, MİT’te sözleşmeli personel çalıştırabilecek. Bunun için Devlet Memurları Yasası’ndaki sözleşmeli personel hükümlerine bağlı kalması gerekmeyecek. Sözleşmeli MİT personelinin ücret ve ödemelerini de Cumhurbaşrkanı belirleyecek.
  • Soruşturma izni verilmesi veya verilmemesi kararlarına karşı 10 gün içinde Danıştay Birinci Dairesine itiraz edilebilecek.
  • Milli Savunma Bakanlığı ve TSK’da görev yapan personele ilişkin istihbarat hizmetleri MİT tarafından yürütülecek.
  • MİT, güvenlik soruşturması kapsamında Bakanlık ve TSK personeli hakkında kıt’a içinde veya dışında her türlü araştırma yapabilecek.
  • Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) teşkilatındaki unvanlara Özel Harekat Başkanı, Özel Harekat Başkan Yardımcısı, Özel Harekat Müdürü unvanları ekleniyor. EGM merkez teşkilatında 1 özel harekat başkanı, 3 özel harekat başkan yardımcısı kadrosu açıldı. EGM taşra teşkilatında ise 8 özel harekat küdürü, bin 500 komiser yardımcısı, 20 bin polis memuru, 7 bin 500 çarşı ve mahalle bekçisi olmak üzere toplam 29 bin 8 kadro açılıyor.
  • EGM merkez teşkilatına da yeni 2 bin polis kadrosu veriliyor.
  • Böylece Emniyet’e KHK ile toplamda 32 bin 12 kadro açılmış oluyor.

694 sayılı KHK’nin milletvekili soruşturulmasıyla ilgili değişikliklere de bakalım:

  • Milletvekillerine seçimler öncesi ya da sonrasında işlediği suçlardan soruşturma açılabilecek.
  • Soruşturmayı yapma yetkisi de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ve Ankara’daki ağır ceza mahkemesinde olacak.
  • Soruşturmalar bizzat Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekil tarafından yürütülmek zorunda olacak.

Ayrıca:

  • KHK hükümleri kapsamında, ihraç edilen kişilere herhangi bir tebligat yapılmayacak, haklarında özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilecek.
  • Kamu görevinden çıkarılan bu kişilerin, mahkumiyet kararı aranmaksızın, rütbe veya memuriyetleri alınacak, bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilemeyecekler.
  • Kapatılan kurum ve kuruluşlara ait taşınırlar ile her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak ilgisine göre Hazine’ye bedelsiz olarak devredilmiş sayılacak; bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamayacak.

Ve:

  • Yeni KHK ile “devlete, anayasal düzene ve devlet sırlarına karşı suçlar” ile terör suçlarında tutukluluk süresi üst sınırı 5 yıldan 7 yıla çıkarılıyor. 

KHK

 

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Bu konuda tüm söyleneceklerin özünü, Türkiye’nin en önde gelen idare hukuku uzmanı Prof Metin Günday’ın yorumlarında bulmak mümkün.

694 sayılı OHAL KHK’si ile TBMM fiilen lağvedilmiştir. 694 sayılı OHAL KHK’si ile, Kasım 2019’da yürürlüğe girmesi öngörülen Anayasa değişikliklerinin yürürlük tarihi de öne çekilmiştir” diyor Günday.

Ekliyor:

“OHAL KHK’leri ile yürürlükteki kanunların değiştirilmesi,TBMM devre dışı bırakılarak OHAL’in olağanlaştırılmasıdır.”

”Yeni yayımlanan 694 sayılı KHK ile, hukuka açıkça aykırı ve denetimsiz bu uygulama tüm hızıyla sürdürülmektedir.”

Günday, Türkiye’de sözüm ona ‘muhalefet’in orma yerine ağaca takılmasına da ağır bir eleştiriyi eksik etmiyor:

”Mesele, Bank Asya’ya “sehven” para yatırdığı için kamu görevinden çıkarılan AKP’li vekilin kızının 693 s.KHK ile göreve iade edilmesi değildir.

Mesele, salt aynı gerekçe ile kamu görevinden ihraç edilmiş binlerce insanın halen göreve iade edilmemiş olmasıdır.

Ve daha önemli mesele, hiçbir somut gerekçe olmadan kamu görevinden çıkarılmış binlerce insanın halen “sivil ölüm”le karşı karşıya olmasıdır.”

gunday

Lafı dolandırmaya gerek yok.

Mesele, aynen Prof Günday’ın çizdiği tablodaki gibidir.

2014 ortalarından itibaren ülkeye mayalanan karşı-darbede, sırasıyla medya, yargı ve yürütme tek adam iktidarının keyfi kontrolüne terk edilmişken, geriye hayli hırpalanmış bir yasama, yani Meclis kalmıştı.

Yani, Kuvvetler Ayrılığı dediğimiz dörtlü temel demokrasi sacayağındaki seçilmişler meclisi.

Bu yapı zaten siyasetsiz, strateji yoksunu ana-muhalefetin yalpalamaları ve iktidar manipülasyonuna karşı – belki de bilerek ve isteyerek – direnememesi nedeniyle iyice zayıflamış, işlevinden koparılmış, denetim yapamaz hale getirilmişti.

694 ile Erdoğan – TSK kontrolünü de içine katarsak – her zaman ciddi rahatsızlık duyduğu Kuvvetler Ayrılığı olgusu yerine, nurtopu gibi bir Kuvvetler Birliği mekanizmasını kurmuş oluyor.

Bundan sonrasının tanımı için geçerli kavram da, faşizm olarak temayüz ediyor.

Aslına bakarsanız şekillenen hibrit bir düzendir: Özellikle MİT’in tek adam erkine bağlanması doğrudan doğruya Baas modeline veya Aliyev’in veya Orta Asya cumhuriyetlerinin liderlerinin kullandığı modele işaret etmektedir. Eskiden bu model Doğu Almanya’da Stasi veya Çavuşesku Romanya’sında Securidade yapılanması olarak iz bırakmıştı. Her halukarda artı Türkiye’de ala Turka bir muhaberat yapısı olacaktır ve korku kaynağı iyice kurumsallaşacaktır.

Turkish Parliament convene for a debate in Ankara

Tekrar Meclis’e dönelim ve Artı Gerçek’te Meryem Yıldırım’ın dokunulmazlıklarla ilgili düzenlemeye dair haberinden parçalara da kısaca göz atalım:

Söz konusu düzenlemeyi konuştuğumuz HDP ve CHP’nin hukukçu vekilleri, büyük bir operasyonun arefesinde olunduğu konusunda hemfikir. HDP Adana Milletvekili Avukat Meral Danış Beştaş düzenlemenin AKP ve MHP’li vekilleri kontrol altında tutmak için getirildiğine dikkat çekerken, CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner “Seri halde dokunulmazlıkların kaldırılması operasyonları geliyor” dedi.

CHP Milletvekili İlhan Cihaner, “HSK’nın 6 adayını doğrudan 7 adayını da Meclis’teki çoğunluğu eliyle Cumhurbaşkanının belirlediği düşünülürse, Türkiye’yi yaygın bir dokunulmazlığın seri olarak kaldırılmasıyla ilgili bir süreç bekliyor.”

“Bugüne kadar vekiller hakkında düzenlenen fezlekeler adi suçlar olmadıkça başbakanlıkta, savcılıkta ya da bakanlıkta bekletilirdi. Ama son zamanlarda bu fezlekeler doğrudan Meclis’e gönderildi. Demek bu onun hazırlığıydı…”

HDP’li Meral Danış Beştaş, “İktidar bununla milletvekili yargılamalarını tek elde topluyor. Kontrol edebileceği, doğrudan izleyebileceği, talimat vereceği bir erk oluşturuyor” diyor ve ekliyor: “Bundan sonra özellikle paralel yapı ve benzeri iddialarla AKP ve MHP’li vekillere yönelik bir düzenleme gibi geliyor, kontrol etme açısından. Şu ana kadar ki bizimle ilgili yargılamalarda yetkisizlik ve görevsizlik verilemeyecek, haklarımızdaki davalar ilgili mahkemelerde devam edecek. Fakat bundan sonraki davaların tümü; bizimkiler de, AKP ve MHP’ninkiler de tek mahkemeye gidecek. Avukatlara son savunma hakkı vermeden mahkemeye karar verme yetkisi veriliyor. Mahkemeler savunmayı dinlemeden karar verebilecek.”

Beştaş, Cihaner’in dokunulmazlıkları kaldırma operasyonu başlayacağı fikrine de katılıyor:

“Mahkemeyi belirlediler, yargı yerini, faaliyetini belirlediler; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. Kurulacak bir mahkeme, dokunulmazlıkları hızlıca kaldıracak. Bu bir tehdit aynı zamanda. Vekilliklerin dokunulmazlıklarının tek tek kaldırılma hamlesi gelebilir bundan sonra. Milletvekillerine yönelik yeni operasyonlar başlayacak.”

“Parti yargısı kurumsallaştırılıyor. Parti devleti, tek insan devleti. Faşizm dediğim tam da böyle bir şey: Bir kişi eliyle tüm kontrol mekanizmalarının, denge-denetimin ortadan kaldırılması. Meclis’in en önemli fonksiyonlarından biri; halk adına hükümeti denetlemektir. Denetleme de ortadan kalkıyor. Çünkü yürütme doğrudan parlamentoyu kendi denetimine alıyor. Milletvekilleri üzerinde ‘demoklasin kılıcı’ duracak. Konuşursanız, şunu yaparsanız cezaevine gidersiniz, dokunulmazlığınız kalkar.”

Mesele, evet, bu kadar açık ve basit.

Muhalefet istediği kadar ‘Erdoğan korktu’, ‘AKP çatırdıyor’ diye vaveyla etsin, Reis ‘dümdüz gidiyor’ ve bundan sonra da böyle gidecek. İktidar tekelleştikçe, feryat figan, bağırış çağırış boşlukta sedalar olarak kalacak.

O yüzden, bugün CHP’nin, Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok’un ağzından yaptığı ‘TBMM fiilen lağvedilmiştir’ açıklamasını acı bir tebessümle karşıladım.

2014’ten beri ülkeye faşizm formatı atılırken, sağdan soldan aklı başında birçok insan ‘başaşağı gidiyoruz ey anamuhalefet nerdesin?’ diye uyarı üstüneuyarı yaparken, CHP neredeydi?

Dokunulmazlıkları kaldırmaya evet demenin, ne idüğü belirsiz bir asker kalkışmasının hemen ardından Yenikapı’ya koşturmanın vebali ortada değil mi?

Eğer CHP bütün bu faşizm mayalamasına ‘sonunda iki partili meclis çıkar biz de oyuna devam ederiz’ diye ses çıkarmadıysa, Meclis Saray’a bağlandıktan sonra ne olacak?

Milyonlarca mağdur insana ne olacak?

atlet

Altıok’un açıklamalarından sonra, başka bir CHP haberi düştü ekranlara.

Adalet Kurultayı için Kayseri’den Çanakkale’ye giden CHP Melikgazi ilçe teşkilatı üyeleri, yol güzergahında verdikleri molada atletli poz vererek, iktidara ‘Atleti bırakın adaletsizliklere bakın’ çağrısı yapmış.

Bravo.

Bu deli saçması tartışmaya sazan gibi atlamakla yetinmediler, hala dalga geçerek atletli pozlarla seçmen sayısı artacak zannediyorlar.

Aslında gerek de kalmadı ama, başka 694’ler de geldiğinde kendilerini kahverengi tulumla mahkemelerde görürsek ben üzülürüm ama başkaları üzülür mü bilemem doğrusu.

Osmanlı boşuna Etrak-ı bi-idrak dememiş.

Yerden göğe haklıymış.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

”Rüzgara bakıp ona göre karar vermişler”

15 Temmuz kalkışma teşebbüsü ile ilgili savunmalar devam ediyor.

Biz de izlemeye devam ediyoruz.

Önce Akıncı Üssü duruşmalarındayız. O meş’um gece uçakların kalkış emrini vermekle suçlanan üs eski harekat komutanı Kurmay Albay Ahmet Özçetin konuşuyor.

“15 Temmuz öncesi üste uçuş faaliyetleriyle meşgulken, ismini hatırlayamadığım Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan bir albay aradı. Hızır savunma planı ve karşılıklı işbirliği ve bu kapsamda Konya’da verileceğini söylediği eğitimden bahsetti. Bu eğitim öncesi ÖKK personeli ile pilotların bir araya gelmesi halinde eğitime katkısı olacağını söyledi. Bu faaliyetin 15 Temmuz günü yapılmasının teklif etti, ben de kabul ettim.”

 “Olay tamamen bizim dışımızda gelişmiş. Ben kimseyi ne okul tanıtımı için ne de başka bir faaliyet için üsse davet etmedim. Sadece o gün birilerinin misafirliğe geleceği söyledi. Ben de ‘Gelsinler’ dedim. Meğer ardında başka şeyler varmış.”

 İlk gelen grup sivil kıyafetli ve beş altı kişiydi. Bir süre sohbet ettik. Daha sonra görevim gereği diğer filoları ve pisti kontrol etmek için yanlarından ayrıldım. Havanın kararmaya başlamasıyla gelenlerin sayısı arttı. 143’üncü filo önünde tam teçhizatlı bir askerlerin olduğu bir kalabalık gördüm. Filo önünde resmi bir otobüs vardı. Olağan dışı bir hareketlilik olduğunu hissettim. Sormama rağmen ne olduğu öğrenemedim. Filo gazinosuna girdiğimde burada da silahlı bir grup gördüm. Yanlarına gittiğimde içlerinden biri, ‘Bir takım yerlere terör saldırısı olacak, polis özel harekat hedef yerlerden biri. Güvenlik için uçuş yapmanız gerekecek’ dedi. Ben böyle bir uçuş için Eskişehir hava üssünden emir gelmesi gerektiğini söyledim.”

“Biraz sonra genelkurmay başkanı gelecek ve hareketi bizzat yönetecek. Karşı geliyorsun. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, diyerek tehdit edildim. Karşılıklı diyalogların ardından yanımıza üç dört kişi daha geldi. Tehdit ve zorlamanın dozu daha da arttı. Silahları bana doğrulttular. Ailemin lojmanda olduğunu, bir ekibin talimat beklediğini söylediler. Söylediklerini yapmamam halinde bana ve aileme müdahalede bulunulacağını söylediler ve bazı talimatlar verdiler. Bana söyledikleri hususları pilotlara ilettim. Kalkış için baskı yapmaya başladılar. Pilotlara kalkış emri verdim ancak verilen emirler arasında bombalama emri yoktu. Ben tehdit ve zorlamayla pilotlara talimat verdim.”

 Üsse Hava Kuvvetleri komutanının (Org Abidin Ünal) geldiğini ve benim karşılamam gerektiğini söylediler. Komutan VIP uçağıyla gelmişti. Sivil kıyafetliydi. Uçaktan indi ve uçuş ekibiyle tokalaştı.

 Görünürde bir anormallik yoktu. ‘Hoş geldiniz’ diye karşıladım. Komutanı götüren araç 141’inci filo önünde durdu. Komutan inip binaya yöneldiğinde bahçede bulunan pilotların hepsi ayağa kalkarak komutanı selamladı. Komutan da ‘İyi akşamlar’ diyerek içeri girdi. Komutana brifing odasının önünde bir emri olup olmadığın sordum. Çünkü havadaki uçakların uçuş yapmaması yönünde ikazlar geliyordu. Üste bulunanlar ise genelkurmay başkanının emri olduğunu ve uçuş yapılacağını söylüyordu. Bir ikilem vardı. Ancak emrini sorduğum komutan, ‘Şu an kimse uçmayacak’diye bir emir vermedi. Tam tersine uçuşlardan haberi ve onayı var gibi hareket ediyordu. Vereceği emir benim ve personelim için çok önemliydi. Ancak ‘Hayır bir emrim yok’ dedi.”

darbe

Şimdi bir başka darbe duruşmasına geçelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otele saldırı düzenleyen askerlerin yargılandığı davanın duruşmasındayız. Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a suikast suçlamasıyla 1’i firari 37 darbeci askerin aralarında bulunduğu 43’ü tutuklu 47 sanık yargılanıyor.

Konuşan, saldırı timini taşıyan helikopteri uçuran sanık astsubay Aydın Özsıcak. 15 Temmuz gecesi helikopterlerin havalanmasının gecikmesine neden olan Yarbay Bahattin Akgül’le ilgili birşeyşer söylüyor:

“Bahattin Yarbay, o gece kulağıma bir şey fısıldasa o zaman helikopterlerden hiçbirisi kalkamazdı. Bir ‘huylandım’ dese yine helikopterler kalkamazdı. Bunu sağlamak beş dakikamızı almazdı. Sizin karşınızda olmazdım. Şüpheyi fısıldasa çoğu olayın önüne geçerdi.”

Ardından eleştirilerini Imsık Hava Meydan Komutanı Fethi Şahbaz’a yöneltiyor:

“Fethi Şahbaz bizi uyarsa, darbeyi söylese, net olarak söylüyorum helikopterler kalkmazdı. Ama astsubay olduğumuz için bizi sallamadılar. Eğer söyleseydi ben de ondan Allah razı olsun derdim ama olmadı. Evet bize güvenmemişler. Güvenmemekte de haklılar. Darbeyi bilsek o helikopterler uçmazdı, uçurtmazdık. Ne karar çıkarsa çıksın benim vicdanım rahat. Bilgim olsa gereğini yapardım. Kahraman olmak için değil ama vicdanen yapardım, ama olmadı işte. Şunu aklım almıyor. Helikopteri uçuracak olan birinci ve ikinci pilotlar listeyle alınmıyor ama biz teknisyen olarak alınıyoruz. Uyarı olsa bu görevde yer almazdım. Buna emin olun.”

 coup1

Ve ardından “Çiğli 2’nci Ana Jet Üs Komutanlığı’nın imamı” olduğu iddia edilen, MAK timinde görevli sanık Astsubay Zekeriya Kuzu konuşuyor:

“Nizamı Alem ortamında, ülkemin savunmasına katkı sağlayacağımı düşünüyordum. 12 Eylül’e kadar geldik. İlgili yerlerden görevlendirmeler oldu. Sıkıntılı süreç yaşadım. O dönem gençlerin nasıl kumpasa düşürüldüğünü gördüm ama o dönemde kazanmıştım. 12 Eylül oldu, lise dönemlerim boşlukta kaldım.”

“İftira, kumpas bu kavramlara çok yabancı olduğum için gönül bağım olduğu için ideolojik kimliğimi saklama gereği duymadım. Ben yanıbaşımda bir akrep olduğunu bilmiyordum. Beni ispiyonladığını, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde cuntaların olduğunu bilmiyordum.”

“Bizim bölük komutanımız Mili Görüşçü bilinirdi. Bizim rol modelimizdi. İsmi de Mustafa Balta’ydı. Bize bir fıkra anlattı. Onun bazı tavsiyelerine uymaya başladık. Bazı şeyler kafamızda şekilleniyordu. Ama bunlara benim kişiliğimin oturmasında etkisi oldu. Onun için astsubay rütbesinin dışında imkan verildiği zaman çalışmışımdır. Mesleğimi sevdim. Ailemi öteledim devletim hep önce geldi. Nişana çağırdılar. Ülkücülük propagandası yaptığım gerekçesiyle 21 gün oda hapsi aldım.

”Yüzbaşımızın, ‘irticacı değil milliyetçidir’ dediği için yiyecek ekmeğimiz vardı, yine devam ettim. Çocuklarımı hiçbir sakıncalı grubun okuluna gönderemedik. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum ama çocuklarım iyi eğitim alamadı. Devletin işi önce gelir dediğim için çocuklarımı çok ihmal ettim. Arama kurtarma faaliyetlerinde bulunduğum için üst rütbeli kişiler ne olduğunu sormak için ararlardı. Buna rağmen ben de hiç numaraları yoktu. Gökhan Şahin Sönmezateş’in numarası vardı ama 10 yılda bir kez olsun bile kendisini aramadım.”

”…13 kişi 15 Temmuz’da vardık. Bunlar meskun mahal bölgesinde çatışma eğitimi alan kişilerdi. Gökhan Şahin Sönmezateş bunun planını daha önce yapmış olabilir… Öyle olmuş ki saat 5’de daha farkına varamayan yöneticiler olmuş. Rüzgarın yönünü takip etmişler ona göre karar vermişler.”

coup5

Bu ifadeler bundan sonra da akmaya devam edecek.

Ne dersiniz?

Bir ‘kırılma’ da yok, itiraflar silsilesi de.

Ne anlama geliyor bu ifadeler?

Kuzu’nunkiler tek kelimeyle acıklı.

Kurmay albayın ve astsubayınkiler ise, öncekiler gibi tam bir kargaşa halini anlatıyor, eğer uydurma değil iseler.

Peki, başka?

Bana sorarsanız, mesele basit:

Burnuma inanılmaz bir çürük kokusu geliyor.

Bu koku 28 Şubat’ta iyice hissedilmiş, Balyoz ve Ergenekon’da daha da artmıştı, burada da devamını yaşıyoruz.

Böyle bir kurum olur mu?

Kimin ne yaptığının belli olmadığı, disiplinin sıfırlandığı, sağ elin ne yaptığını sol elin bilmediği, yalan dolana hizipleşmelere dolanmış bir kurum olur mu?

Olmuş demek ki.

Olunca çürüme de normal.

Topyekun çürümenin bir parçası, sadece bu değil.

Yanlış anlaşılmasın.

 

 

 

 

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Akar ve Evrim: O gece Akıncı Üssü’nde kim ne yapıyor, nasıl davranıyordu?

Şunlar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın 15 Temmuz’un ardından savcılığa verdiği altı sayfalık ifadeden:

“Helikopter havalandı. Nereye gittiğimizi söylemediler. Ben de sormadım. Helikopterdeki silahlı askerlerin namlusu üzerime dönüktü. Mehmet Dişli de helikopterdeydi. Bir süre uçuştan sonra iniş yaptık. Nereye getirdiklerini sordum, Akıncı Üssü olduğunu söylediler ve beni orada bir minibüse bindirerek, bir binaya götürdüler.”

Sonra?

Sonrası şöyle:

“Onlara ‘Kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz 2. Başkan, kuvvet komutanları nerede? Bakanlar nerede? Elinizde kim varsa getirin. Sizin başınız, kıçınız kim?’ diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz.’ gibi bir şey söyledi. ‘Ben kimseyle görüşmem’ diyerek tersledim. Ardından Akın Öztürk dışındakiler odayı terk etti. Üs komutanının odasına takriben saat 00.00’a doğru girdiğimizi düşünüyorum. Akın Öztürk paşaya da aynı şeyleri söylüyordum. Bana kendisini dinlemedikleri gibi şeyler söylüyordu. Abdullah Astsubay bir müddet daha oturduğum odada durdu.”

 ”Hatırladığım kadarıyla orada üs komutanının emir subayı olduğunu değerlendirdiğim bir şahıs vardı. Sözde bildiri metnini imzalamamı ve okumamı istediklerinde elimi bile sürmedim, okumadım, hatta bana okuduklarında önemsiz ve alaycı bir şekilde dinledim. Hatta öyle ki, bu olaylar bittikten sonra, bu hainlerin oluşturduğu cuntaya verdikleri isim Yurtseverler Birliği gibi aklımda kaldığı halde Yurtta Sulh Konseyi olduğu ortadadır. Ruh halimdeki şiddetli kızgınlık ve hiddet hiç bitmedi. Anılan konseyin kimlerden oluştuğu konusunda bir şey söylemediler. Zaman zaman odadakiler bir yerlere gidip geliyorlardı. Akın yahut bir başkası bana farklı bir salonun harekat merkezi olarak kullanıldığını ve 30-40 kişilik bir ekibin orada bulunduğunu söylemişti. Orayı görmedim. Zorla tutulduğum bütün zaman zarfında aynı odada kaldım.”

evrim

Şimdi de Akıncı Üssü davasında üs eski komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in bugünkü savunmasının son kısmına bakalım. (Bazı kısımların altını çizdim)

“Daha önce birlikte çalışmış, belki özeli olanlar birbirini ikna edebilir. Ben daha önce Genelkurmay Başkanı ile hiç tanışmadım. Onu ikna edebilecek en son kişiyim. Onu ikna görevim olsa geldiğinde karşılardım. Beni rehin alanlar üs komutanı olarak gitmem gerektiğini söyleyince gittim. Beni silahlı iki kişiyle gönderdiler. İçeri girdiğimde rahat tavırla, emir komuta içinde konuşuyorlardı. Akın Öztürk, Kubilay Selçuk, bir karacı general ile iki sivil vardı. Sonradan karacının Mehmet Dişli, sivillerden birinin Ömer Faruk Harmancık olduğunu öğrendim.

 Genelkurmay Başkanı, bildirideki görüşlere katıldığını, bazı iktidar milletvekillerinin de benzer serzenişleri ilettiğini söyledi. Meselelerin Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, parti içi muhalefet, muhalefet partileri, STÖ’ler, kanaat önderleri gibi geniş bir konsensüsle çözülebileceğini söyledi. Tek kelime etmedim, dinledim. Oradakilerin Akar’ı yönlendirmesi, iknasından çok Akar’ın onları farklı çözümlerle yönlendirmesi vardı.

 Çıkarken, ‘görüşmek istediğiniz varsa görüştürürler’ dedim. Kesinlikle, ‘kanaat önderimizle görüştürebiliriz’ demedim. Akar da ifadesinde diğer konularda kesin bir dil kullanırken, bu konuda, ‘gibi bir şeyler söyledi’ diyor. Ben o odadan çıktıktan sonra Fetullah Gülen’in adı geçtiyse bilemem. Kendisini içine düştüğü zor durumdan kurtarmak için beni suçlama kolaycılığına kaçtığını düşünüyorum. Değilse bir başkasını benimle karıştırmış olmalı.”

 Ve haberin son kısmından okuyabildiklerimiz:

”Evrim savunmasının son bölümünde, bu darbenin kapalı kapılar ardında planlandığını, MİT’in de devletin de bundan haberdar olduğunu aksi halde bu kadar hızlı reaksiyon gösterilemeyeceğini öne sürerek, “Bu büyük bir plan. İstediklerini yaptırabilmeleri için yargı ve TSK’nın zayıflatılması gerekiyordu” dedi. Evrim bir başka soru üzerine darbe süreciyle ilgili kendisine düşen payı üzerine aldığını, ancak Genelkurmay Başkanı, MİT ve kuvvet komutanlarının da kendi paylarına düşeni alması gerektiğini söyledi.”

anayasa-tokmak1

Bu iki ifadeyi alt alta koyduğumuzda ne anlıyoruz?

Öncelikle şunu:

Birinin dediği öbürünü tutmuyor.

Ama çok daha önemlisi var.

Akar’ın ifadesinin hangi şartlarda verildiği, kalıp sorulara yazılı mı sunulduğu, sözlü mü cevaplandığı bilinmiyor. Haberleri 25 Temmuz 2016’da çıkmış, hepsi bu.

Evrim’in ifadeleri ise işi karıştırıyor ve sorulması gereken yeni sorular üretiyor.

Bu durumda, eğer normal bir hukuk düzeni var ise, mahkemenin hiç bekletmeden Genelkurmay Başkanı’nı duruşmaya tanık olarak çağırması ve sanık avukatlarının sorgulamasına da izin vermesi gerekir. Ayrıcalık yok, adalet önünde herkes eşittir.

Tabii, Türkiye ise eğer ülke, teorik olarak da bu mümkündür.

Evet, birinin dediği öbürünü tutmuyor.

Evet, bu pilav daha çook su kaldıracak.

Ama unutmayın, vatandaşın değil her daim devletinin hizmetindeki yüce yargımız hassas olan her bir davayı çürütmekte mahirdir.

Uğur Mumcu davasından insanlık utancı faili meçhul davalarına, Pınar Selek davasından Hrant Dink davasına ve ötesindeki yüzlercesine varıncaya kadar hepsini kokutmayı bilmiştir.

15 Temmuz bir muammadır. Faili belli olsaydı çoktan delillere boğulmuştuk. Ortada birbirini tutmayan bir yığın laf var, gerisi de gelecek, laf lafı kovalayacak ve biz de bunu izlemeye, sormaya devam edeceğiz.

Ama gerçek bir gün ortaya çıkacaktır.

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

15 Temmuz davalarında her savunma makul şüphelere yenilerini ekliyor

Öyle muamma dolu bir darbe girişimi ki bu, çözdükçe dolaşıyor.

Çözdükçe kelimesi de abartılı tabii; elimize geçen veriler, sadece iddianameler ve şimdi işitmekte olduğumuz savunmalar.

Biliyoruz ki, Türkiye’de bağımsız medya kalmadı. Eskiden, Balyoz ve Ergenekon gibi davalarda, en azından, medyanın bir kesimi, iddianamelerdeki boşlukları eleştirel gözle inceleme ve savunmaları dikkatle haberleştirme imkanına ve isteğine sahipti.

Artık başka bir dünya var.

Oysa yargı hep aynı; her zamanki gibi politize, devleti hizmetinde ve şu temel ilkesi hiç değişmeden yola devam ediyor:

Masumiyeti ispatlanana kadar herkes suçludur.

Her neyse.

Karşımızdaki muamma çok büyük.

Dilerseniz, 15 Temmuz kalkışmasının merkezi davalarından biri olan ve kanlı girişimin ‘komuta merkezi’ olduğu iddia edilen Akıncı Üssü’nü merkez alan 486 sanıklı davada Salı günü yapılan iki ilginç savunmayı fazla araya girmeden buraya alayım.

hakan-evrim

Üssün tutuklu yargılanan eski komutanı tuğgeneral Hakan Evrim uzun bir savunma vermiş. Tam 4 buçuk saat.

Şu sözlerinin altını çizdim:

“Bu kadar general, amiral ve kurmay subayın yapacağı bir darbe planının böylesine dramatik hatalarla dolu olması mümkün değildir. TSK’nın subaylarına verdiği eğitim, özellikle NATO ülkelerinde parmakla gösterilmektedir. Dünyadaki orduları eğiten TSK’da bu tür hatalar yapan general, amiral, subay olduğunu iddia etmek saçmadır. Dolayısıyla bu kadar ehil askerlerin böyle acemice planlama yaptığını iddia etmek TSK’ya hakarettir. Ayrıca ortada bir darbe planı da yoktur, bulunamamıştır. Eğer TSK personeli bu darbeyi planlasaydı, mutlaka dökümante ederdi. Böylesine saçma bir planlama ve sevk yapılmazdı.”

“Çağrıların ardından halkımız sokağa döküldükten sonra TÜRKSAT’ı vurmak ve televizyon yayınlarını iptal etmek nasıl bir mantıkla açıklanabilir? Öte yandan bombalanan Meclis binasının yıkılması için 35-40 F-16’nın kullanılması gerekmektedir. Darbenin başarısız olduğunun anlaşılmasından sonra Meclis’e atılan o bombaların ortadan kaldırılmak için atılmadığı ortadadır. Meclis’e çok yakın olan Genelkurmay’daki yüzlerce askerle Meclis işgal edilebilecekken, niçin bombalandığı da ayrıca irdelenmelidir.”

 “Dalaman meydanı emir komutada Balıkesir 9’uncu Ana Jet Üssü komutanlığına bağlıdır. Balıkesir üs komutanı hali hazırda tutukludur. Eğer bu general darbenin bir parçası olsaydı, ne sayın cumhurbaşkanı o uçağa binebilirdi, ne de o uçak o meydandan kalkabilirdi. Ayrıca sayın cumhurbaşkanı, saat 00.24’de konuşma yaptıktan sonra uçağın bulunduğu meydanda cumhurbaşkanını almak için bir tertibat alınması beklenmez miydi? Görüldüğü gibi darbenin en kritik hamlesi, Hollywood yapımı muhteşem bir komedi film senaryosunu andıran acemi bir planlama ve uygulamaya sahne olmuştur.”

“Genelkurmay başkanı üsse geldiğinde üst komutanı olmam nedeniyle yanına gitmem gerektiğini söylediler. Yanına gidene kadar Genelkurmay başkanının darbedeki pozisyonuna veya öncesinde yaşananlara ait en küçük bir bilgim yoktu. Karargahın girişinde sivil asker silahlı pek çok kişi vardı. Hemen içeri girerek Genelkurmay Başkanına ‘Hoşgeldiniz’ dedim. İçeride Akın Öztürk paşayla beş-altı kişi daha vardı. Boş olan tek sandalye olan makam koltuğumu alarak komutanı görecek bir şekilde oturdum. O geceki olaylara ilişkin konuşuyorlardı. Ben hiç konuşmadan olanı biteni dinledim. Konuya uzak oluşum, olayların içinde olmayışım nedenleriyle ve açıkçası orada bulunmamın gereksiz olduğuna kanaat getirerek, konuşmalar sırasında bir ara telefonla arama, görüştürme lafları geçmesini fırsat bilerek ayağa kalktım. Genelkurmay başkanımıza hitaben, ‘Eğer aramak istediğiniz biri olursa, (ön tarafta bizim emir astsubaylarımızın olduğu yeri göstererek) sizi görüştürebilirler’ diyerek odadan ayrıldım. Yaklaşık bir iki dakika sonrada içerdeki grup çıktı. Gece boyunca genelkurmay başkanı ve Akın Öztürk paşanın makam odamda kaldıklarını düşünüyorum. Ben bir daha oraya gitmedim.”

“70-75 kişi jandarma tarafından gözaltına alınmamıza rağmen sivil ve komando kıyafetli silahlarını teslim ettiklerinde, tam sayısını bilmiyorum ama 250-300 adet uzun namlulu modern silahın olduğuna şahit oldum. Burası benim açımdan çok önemli; O gece teslim olan kişi sayısı 70-75 kişiydi. Orada alınan 300’e yakın silah vardı.”

 Darbe girişimi sırasında ‘Akıncı Üssü’nde olup bitenlerle ilgili davada Özel Kuvvetler komutanlığından Gelibolu 2. Kolordu komutanlığına atanmasıyla tekrar gündeme gelen Zekai Aksakallı’yı darbe gecesi kaçırmaya çalıştıkları iddia edilen ekibin başındaki eski kurmay albay Fatih Yarımbaş da savunmasını yapmış

İfadesi şöyle:

“En üst seviyedeki komutanlarımız çok basit birkaç emir verselerdi darbe girişimi engellenir, bu acılar yaşanmaz ve birçok TSK personeli de maksatlarının tam aksiyle itham edilmiş olmazlardı. Bu emirleri verecek yeterince sebep ortaya çıkmışken, en başta Genelkurmay Başkanı seviyesinde gerekli emirler verilmeyerek felaketin başlangıcına neden olunmuştur. Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanlarını yanına çağırıp birliklerine sahip çıkmaları yönünde emirler vermeliydi. Eğer bu tedbirler alınsaydı birçoğumuz buralarda olmayacaktık. En üst seviyedeki komutanlarımızın o gün komutanlık görevlerini yerine getirmediklerini üzülerek ve çok ağır bir bedel ödeyerek görmekteyiz.”

 “Kıbrıs’tan, 18 Temmuz günü ayrılmak için hazırlık yaparken, Zekai Aksakallı kendisinin kurmay başkanı olan Kurmay Albay Erdinç Kocayanak ile bana bir mesaj gönderdi. Kocayanak, telefonda ‘Sana komutanın mesajını iletiyorum’ diyerek, ‘Fatih 12 Temmuz 2016’da orada ilişiğini kessin ve en geç 18 Temmuz 2016’da birliğe gelsin. Vatan millet hassasiyeti varsa daha erken gelsin’ dediğini iletti.

 ”Ben bu mesaja bir anlam veremedim. İç güvenlik bölgesini arayıp ‘Bir operasyon var mı?’ diye sordum. Herhangi bir operasyonun, herhangi acil bir durumun olmadığını öğrendim. Komutanı arayarak emrini aldığımı ve gereğini yapacağımı kendisine arz ettim. O da bana teşekkür ederek ülkemizin zor, kritik bir süreçten geçtiğini, beni de bu yüzden çağırdığını söyledi. Bahsettiği kritik ve önemli görevin ne olduğunu anlayamadım ama; benim bu darbenin içine itilmemin yegane sebebi, Zekai Aksakallı’nın anlam veremediğim bu emridir.”

Darbe girişimi gecesi Ankara’da orduevindeki odasındayken, askeri hattan özel kuvvetler harekat birliğinden arandığını ve Aksakallı’nın Gazi Orduevi’nde düğünde olduğu, güvenlik endişesi nedeniyle acil olarak yanına çağırdığının bildirildiğini anlatan Yarımbaş şöyle devam ediyor:

“Tehdidin ne olduğunu sorduğumda, beni arayan personel kendisinin de tam olarak bilmediğini ancak, Genelkurmaydan aldıkları bilgiye göre, MİT’ten normal olarak değerlendirilemeyecek yakın bir tehdit istihbaratın alındığını bildirdi. Yıllarca ÖKK’da bu tür acil emirler alan bir subay olarak bu emri hiç sorgulamadım.”

Komutanımız kendi ifadesinde anlayamadığım bir şekilde kaçırılmak istediğini ifade etmektedir. Oysa 15 Temmuz günü verilen emir gereği kendi güvenliği için oraya gittik. Koruma için gittiğimiz ekip, durumun aciliyeti nedeniyle o gün rastgele irtibat kurulan personeldir. Silahları yoktur ve kaçırma görevi için vasıfları uygun değildir. Olayda hiçbir şekilde silah kullanılmadığı gibi komutana yönelik kötü bir söz, şoförün tehdit edilip araç dışına çıkarılması gibi olaylar olmamıştır. Yanına giden karargah personeline küfür eden, onları darp ederek bölgeden rahatça giden komutanın kendisidir. Komutanın bizi kendisini kaçırmaya çalıştığımızı hangi psikolojiyle söylediğini anlamakta güçlük çekiyorum.”

 “Kime sorarsanız sorun Zekai Aksakallı’nın en güvendiği personel benim, herkes bunu söyler ve bu zamana kadarda öyle olduğunu sanıyordum. Maalesef kendisi de inanmadığı şeyleri söylemektedir. Benim FETÖ’cü olmadığımı en iyi Zekai Aksakallı bilir.”

Bu savunmalara herhangi bir yorum eklemek gerekir mi, bilmiyorum.

Eğer mutlaka bir şey eklemek gerekiyorsa, şunlar:

Savunmalar dikkatle izlendiğinde, savcıların ve siyasi iradenin ısrar ettiği ‘FETÖ’ oluşumu konusunda, sanıklar arasında, somut bir veri anlamı taşıyan bir ‘çözülme’ olmadığı anlaşılıyor. Sanıklar tecritte olduğuna göre, verilen ifadelerin arasındaki tutarlılık, yalapşap bir kalkışma yapan subay grubunun neden bu kadar birbirini tutan ifade verme gücüne sahip olduğu sorusuna da ışık tutmuyor. Ortada gerçekten muazzam bir gariplik var ve her ifade bu garipliği büyütüyor.

Demek ki, bu ‘bityeniği şüphesi’ büyüyecek. Dolayısıyla verilen her savunma ifadesini kalın mercekle okumak lazım. Aslına bakarsanız, içiçe geçmiş bir kumpaslar silsilesi ile örtüşen karşı-darbe süreci her türlü şüpheyi ve sorgulamayı hak ediyor.

Resmi söyleme itibar etmek yerine, yargı süreçlerini titizlikle izleyelim.

Bu pilav daha çok su kaldıracak. Hem de çok.

 

AKP, Darbe, Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Erdoğan ‘dümdüz giderken’, muhalefet açığında kapanma emaresi görünmüyor

Ne diyordu Erdoğan?

”Nereye vurursanız vurun, biz dümdüz gidiyoruz çünkü biz Türkiye’yiz.”

Bu laflar bir-iki hafta önce Almanya’ya söylenmişti, ama ‘ dümdüz gidiyoruz’ kısmı çok uzun bir zamandır herşey için geçerli.

Dümdüz gidiyor Erdoğan, bunu açık sözle de anlatıyor.

Dümdüz gidiyor, çünkü direksiyon kilitlendi.

Türkiye’nin içine sürüklendiği tarihi rezilliğin yüzde 90’ından sorumlu olan kişi, kendi formasyonu ve kapasitesi açısından, ancak böyle konuşursa dümdüz gidişle düze çıkacağını sanıyor.

Bu iç gerçeği anlayınca, seçim hazırlığındaki Almanya’ya hitaben bugün edilen şu lafları da doğru yere koymak kolaylaşacaktır:

”Türkiye’nin tansiyon düşürme noktasında herhangi bir sorumluluğu yoktur. Eğer bu konuda sorumluluk aranıyorsa bunun baş sorumlusu Almanya’nın ta kendisidir. Almanya, AB müktesebatına uymayan bir ülke konumuna düşmüştür.

Ben de Almanya’daki vatandaşlarıma şunu söylüyorum, sakın bu yanlışa düşüp de bunları desteklemeyin. Bunlar Türkiye düşmanlarıdır. Birinci, ikinci parti önemli değil. Bu şu anda Almanya’da yaşayan tüm vatandaşlarımızın onur mücadelesidir.

Onların aklına da ihtiyacımız yok. Buradaki siyasi partiler bu mücadeleyi demokratik bir tavır içerisinde yürütmeleri lazım. Bunu Hamburg Zirvesi’nde de gördük. Oradan döndük geldik ama değişen bir şey yok. Orada asıl bu işi değiştirecek olan 1 milyona yakın oy kullanacak olan Türk seçmen var.

Türk seçmenlerimize özellikle Türkiye’ye bu denli saygısızlık yapan bu siyasi partilere karşı sandıkta oylarını kullanırken gerekli dersi vermeleri gerekir diye düşünüyorum.”

flags

”Türk seçmenlerimize” kavramına mim koyun.

Bu zihniyette, başka bir ülkenin sistemine girmiş ve orada yaşamayı, oranın hukuk düzenine uymayı seçmiş, oranın yurttaşı olmuş insanların onur ve zekasına saygı aramayacaksanız. Elbette ki Erdoğan, seleflerinin geleneğine uyarak Türkiye’de yaşayan insanlara koyun muamelesi yapma – yan bilimsel deyişle, vesayet uygulama – tavrını sürdürüyor, ama bunun tabii ki katmerlisini yapıyor. Bu lider türünün gözünde kitleler sığır sürüleridir, denileni yapmaya mütemayildirler, ses yükseltince korkar, kitle içinde tekmelenmemek için akıntıya uyarlar. Şimdi bekliyor ki Erdoğan ve bakanları, Almanya’da demokrasi kültürü içinde soluk alan Türkiye çıkışlı insanlar da böyle davranacaklar.

Peki kime oy verecekler?

Komünistlere mi? Nerede o günler?

Aşırı sağcılara mı?

Nasıl ders verecekler yerleşik partilere?

Bilen yok.

Yok, çünkü siyaset kültürü bir kere holiganlaştı mı, izahı zor işler peşpeşe gelir.

2011’den beri yaşanan ‘biri Türkiye’yi gözetliyor’ dizisinin özünde de işte bu var.

Hal aynen böyle olduğu için, bir zamanlar Gülen Cemaati okullarınd okumuş olan damat Albayrak’ın bugün ‘Yurt dışındaki FETÖ’cüleri yerinizde olsam boğazlarım’ lafı da diziye gayet iyi uyan bir replik. Sorun yok.

Geriye dönüp bakmak, geleceği anlamak için şart. Bakınca, aslında Erdoğan’ın nasıl dümdüz geldiği de gayet aşikar. Gelin, AKP kurucularından Abdüllatif Şener’in değerli muhabir kardeşimiz Fatma Yörür’e anlattıklarını buraya hatırlatma amaçlı taşıyalım.

Şener’in bu konjonktürde yalan söylediğini düşünmek için bir sebep yok, ‘Erdoğan’ın Önlenemeyen Yükselişi’ni anlatırken de kritik eşikleri iyi tasvir etmiş.

Şunların altını çizdim Şener’i okurken:

  • 16 yıl onun kişilik, kimlik ve siyaset yapma tarzı ile ilgili gelişti. Parti demokratik bir ortamda kurulmuş olsa da, gerek siyasi partiler kanunu gerekse Erdoğan’ın tarzı bunu yarattı. Siyasi partiler kanunu öteden beri sorunludur, demokrasiye uymayan ve izin vermeyen ve genel başkan odaklı çalışmayı kolaylaştıran bir yapıdadır. Tek güç olmayı hedefleyen Erdoğan da buna dayandı.
  • Şener’e göre Erdoğan hiçbir zaman demokrasiyi amaçlamadı. Nüfuzunu ve gücünü sürekli artırmayı amaçladı: “Konjonktür uygun hale geldikçe, ve toplumsal- kurumsal yapı müsaade ettikçe de bu adımları atmıştır. Bugünkü tek güç haline dönüşmüştür” diyor, ve ilk önemli evreyi partinin Anayasa Mahkemesi’nde kapatılmasının reddiyle Anayasa Mahkemesi denetiminin partide (parti aleyhine, yb) işlemediğini görmesi olarak belirtiyor.
  • Şener’e göre ikinci eşik, 2010’da yapılan anayasa değişikliği. Bu sayede kurumsal yapıları pasifleştiren Erdoğan, yargının kendisine ve milletvekillerine fezleke gönderemez olmasıyla bunu AKP açısından güce, muhalefet açısındansa tehdide dönüştürdü. 
  • Şener, AKP’nin bu noktadan sonra dokunulmazlıkları özellikle HDP ve CHP üzerinde bir tehdit olarak kullandığını belirtiyor.
  • 16 yıllık serüvenin önemli dönüm noktalarından biri olarak barış sürecini de gösteren Eski Başbakan yardımcısı Şener: “Barış süreci, Erdoğan’ın kendi hakimiyeti veya gücünü pekiştiren bir mekanizma olmaktan öte, ülkeyi çözüme götüren ve demokratikleştiren bir mekanizmaya dönüştü ve bu da Erdoğan’ın siyasi stratejilerine uymadı.” diyor ve Erdoğan’ın bu safhada HDP ile havluları atıp burayı bir siyasi mücadele alanına dönüştürdüğünü söylüyor.
  • Şener’e göre gücün tek elde toplanmasında son aşama, ne olduğu, nasıl olduğu ve kimlerin organize ettiği henüz bilinmeyen 15 Temmuz oldu: “Şu anda karşıt düşüncelerin söylenmesi yasak olduğundan, tek yanlı yayın yapılıyor ve bizler işin ayrıntısını öğrenemiyoruz. Asker ve sivil tüm muhalefete yapılan baskılar nedeniyle Erdoğan’ın karşısında gücünü sınırlayacak ne siyasi ne de kurumsal bir yapı kaldı.”
  • Şener’e göre, Türkiye gibi yönünü demokraside tutmaya çalışan, yıllardır AB sürecini yürüten ülkede, yüz yıllık tarihin geriye gidişini yaşıyoruz: “Politika bir süreç, bu süreç kendi kendine oluşmadı. AK Parti’nin yola çıktığında Türkiye bu hazmetme kapasitesinde değildi. Kurumsal ve sosyolojik birtakım sınırlamaları vardı. Demokrasiyi araçsallaştırmadıkça bu sınırlamaları aşamazdı Erdoğan…”

Bu araçsallaştırmada bir yavaşlama yok.

Bazılarının iddia ettiğinin tam tersine, bir korku da yok Erdoğan’da.

Dümdüz gitmenin mantığında korkuya yer yoktur. Sert bir tercihin sonucudur bu, ve Roma’yı yakacak olmanın rahatlığıyla, Roma’yı kundaklama altyapısının kurulmuş olmasıyla ilgili bir kör uçuşla ilgilidir.

Panik yok o cephede, sonuna kadar gitme var.

Miloçeviç korksaydı, durum farklı olurdu. Hani bir örnek…

Bu noktada, ABD’nin Partiler Üstü Politikalar Merkezi adlı düşünce kuruluşunun analisti Nicholas Danforth’un Washington Post’taki saptamalarını da paylaşayım:

  • “Türkiye’de demokrasi öldü ve Tayyip Erdoğan her zamankinden daha çok kontrole sahip.”
  • “Türkiye’nin kaderinin sivil otoriterlik sayesinde boğucu ama istikrarlı bir seyir izleyeceğini varsaymak hata olacaktır. Askeriye gibi kurumlardaki bölünme, Erdoğan’ın demokratik mirası aşındırması ve parlamenter demokrasiye yönelik devam eden saldırılarıyla birleşince, Türkiye önümüzdeki yıl karşılaşması muhtemel şoklara hazırlıksız yakalanacaktır. Eğer ülkedeki durum kontrolden çıkarsa sonuç; demokrasinin geri dönmesi değil, şiddet ve kaos sarmalı olabilir.”
  • “Erdoğan, sivil yurttaşları silahlandırıp örgütleyerek 2013’teki gibi yaygın protesto ihtimaline karşı bunları kullanmaya hazırlanıyor” 
  • “En kötü senaryo, Erdoğan’ın ülkeyi artık istikrarı sağlamanın mümkün olmadığı noktaya kadar sürüklemesidir.” 

 ‘Dümdüz gitme’ söz konusu ise, bu, Erdoğan’ı frenleyecek hiçbir mekanizmanın ve kişinin kalmadığı gerçeği ile ilgilidir. Gül, Şener ve Arınç çoktan gitmişti, pek yakında ‘Nabi abi’ de çekildi.

Ortada Erdoğan için bir ‘çıkış haritası’ (exit strategy) yoktur.

Masa örtüsünü olduğu gibi çekme var.

Roma’yı tutuşturma var.

İtiraz edeni imha var.

Alternatif siyaset önerenleri, partiye emek vermiş mutsuzları itlaf kampanyası var.

Paranoya senaryoları var.

Bitmeyecek bir OHAL var.

Ve en önemlisi ‘beterin de beteri’ için altyapı hazırlanmış durumda.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in genel dümdüz gidişi anladığını iddia edebilirsiniz. Ama, her ikisinin de çözümle ilgili çok ciddi blokajları var.

Çünkü, Erdoğan’ın 7 Haziran sonrasında hazırladığı Türk-İslam-Militarist Sentez, bu iki lideri de ciddi biçimde düşündürüyor.

Siyaset bir toplu yürüyüştür. Ne Kemal Bey emin kendi partisi içindeki milletvekillerinin bu yeni ittifaka hakiki muhalefetindenü, ne de Akşener kendi etrafında bu çılgın milliyetçi- İslamcı dalgaya sonuna kadar vuruşacak bir kadroyu görebiliyor.

Ve tabii, Kürt siyaseti bu devrenin tamamen dışında.

Bu açmaz Erdoğan’ın lehine.

Hüsnü kuruntu, manzaranın önüne buzlu cam çekiyor ama gelin Tarık Ziya Ekinci’nin bilgece tespitlerine bakalım da anlaşılsın:

Yeni Türkiye, Milli Nizam Partisi’nin kurulduğu 1960’lı yıllardan başlayarak devam ede gelen bir siyasetin günümüzdeki ürünüdür. Yeni Türkiyedüşüncesinin hayata geçmesi için asker-sivil bürokrasinin baskısından kurtulmak, özellikle silahlı kanadı pasifize etmek gerekli bir zorunluluktu. Parti kapatmaları, tutuklamalar, vakıf, tarikat ve benzeri dinsel amaçlı kuruluşların tasfiye edilmesi, yayın organlarının kapatılması hareketin iktidar amaçlarına set çekiyordu. Yeni Türkiye hareketinin öncü kadroları uzun yıllar CHP+ Ordu=Devlet denklemi karşısında çaresizdi. Hem CHP’yi alt etmek, hem de orduyu kışlasına kapatmak aşılması gereken ağır sorulardı.  AK Parti, iktidara geldiği 2002 tarihinden başlayarak etkin ve tutarlı bir mücadele başlattı. İlk beş yıl boyunca demokratik hak ve özgürlükleri genişletme ve hukuk devletini güçlendirme yönündeki politikalar sayesinde içte ve dışta büyük itibar kazandı. Ordunun radikal unsurlarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz davalarında kamuoyundan destek gördü. Önemli tasfiyeler yapıldı. Daha sonra yenilgiyle sonuçlanan 15 Temmuz Fetocu hain ve caniyane kalkışma hareketini yapanların tutuklanarak tasfiye edilmeleriyle de Ordu önce Kemalist unsurlardan, sonra da Yeni Türkiye projesinin karşıtlarından tamamen arındı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri bakanlığına, Kuvvet Komutanlıkları da Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Böylece silahlı kuvvetler AK Parti iktidarına bağlı bir kuruluş haline geldi.

Miadını dolduran Ordu+CHP=Devlet denklemi yerine AK Parti+Ordu=Devlet denklemi kuruldu. Yüksek yargı, vesayet rejiminin denetiminden çıkarıldı. Anayasa Mahkeme’sinin (AYM) parti kapatma tehditleri son buldu. Yeni Devlet denkleminde AYM de AK Partinin yörüngesine girdi. Milletvekillerinin tutuklu olarak yargılanamayacağına ilişkin içtihadını unuttu.

12 HDP milletvekillinin makabline şamil bir anayasa değişikliği ile yargılanıp tutuklanmaları karşısında sessiz ve ilgisiz kaldı. Eski kararını uygulayabilmek için adeta talimat bekleyen bir konuma girdi. En azından toplumdaki algı bu yöndedir ve bu algı devam ediyor. 

Bugün artık asker-sivil bürokrasi siyasetin dışına çıkmış. Sosyolojik tabanı olmayan Kemalizm de gücünü kaybetmiştir. Yandaşlarının tabulaştırma çabalarına rağmen Kemalist ideolojiye dayalı bir siyasetin umut vaat etmesi olanaklı görünmüyor.”

Tarık Ziya Bey’e katılıyorum.

‘Ama bunlar çok karamsar’ denebilir.

Olabilir. Ama asıl önemli olan, yukarıda alıntıladığım gerçekçi – karamsar değil – görüşlere karşı, CHP veya Akşener cephesinin ikna edici cevapları, bir çözüm iskeletini henüz ortaya koyamamış olmasıdır. Baş aşağı giden bir Türkitye var ortada, ‘bekleyelim de görelim, aceleye gerek yok’ diyemezsiniz.

Bakın Erdoğan dümdüz gidiyor, ve belki de 2019’da, 16 Nisan sonucunu bile temiz ilan ettirecek dalavereler, AliCengiz oyunları yaşanacak.

Romantizm, hayal tacirliği, altı boş slogancılık devri kapandı artık.

Nerede ‘acil muhalefet’?

Mağdurlar etlerinden et koparılmış gibi bağırırken, hangi alternatif siyaset var ortada?

Soruyorum sadece.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nuray Mert olayında gözden kaçanlar

Nuray Mert’in Cumhuriyet’te köşe yazılarına son verilmesine ilişkin bir yorum yazmamaya günlerce gayret ettim, çünkü medya etiği üzerine son 20 yılını vermiş bir kişi olarak, Türkiye’de medya etiği üzerine çaba göstermenin ne kadar anlamsız olduğunu, hiçbir etki yapmadığını, yapmaya devam edenler için ise sadece bir iç rahatlatma veya – sarkastik olmak gerekirse – ahkam kesmeden ibaret kaldığını biliyorum.

Ülkede çoğulculuğa saygıya dayalı gerçek bir demokrasi düzeni kurulmasına dair başka alanlardaki her çabanın da – hepsinin demeyelim ama – önemli kısmının bir cama hohlamadan ibaret olduğunu anlamış bulunanlar ne demek istediğimi anlıyor, eminim.

Bu tür hayaller kuranlar için kötü bir şaka Türkiye, kuruluş harcı bozuk olduğu gibi, insanlarının mayası da – genelde – bozuk. Kürtlere veya ülkenin doğal dokusuna yapılanlara bunca yıldır sessiz kalınmasına bakın, yeter.

Mert’in Cumhuriyet’le ilişiğinin kesilmesi de bu gerçeğin anlaşılması için bir nevi turnusol kağıdı. Bir yanda kalabalık bir kitle bu yazıların bitirilmesine coşkuyla alkış tuttu, bir yanda da çok daha dar kalmış bir özgürlükçü çevre, ifade çeşitliliğinin ve çoğulculuğunun önemine vurgu yapmaya çalıştıkça aşağılandı, neredeye Erdoğan üslubuna koşut bir şekilde ‘yahu git işine’ diye kovalandı.

Medya etiğine kafa yoran sol kökenli bir kesim de, uzun analizlerle Mert’in atılmasını meşru gösteren argümanları sundu. Bu konuda çıkan hemen tüm yazıları okudum, özellikle bunları; ve özlerine şekil veren ‘editoryal ilkeler’ varsayımına dayanan, adeta ‘Türkiye’de medyanın uygulanmakta olan yayın ilkeleri vardır ve bu yüzden Mert atılmıştır, atılmalıdır’ sonucuna kadar varan akıl yürütmelere hayret ettim. Altını çizeyim, ‘vardır’ demek bir şey, ‘olmalıdır’ demek ayrı bir şey. Kafaların karıştığı nokta da burası.

Tabii ki bizi bunları tartışmaya iten asıl etken, Cumhuriyet gibi bir saygın medya kuruluşunun bus sarsıntının odak noktası olması. Yoksa, gazetecilikten ve sosyal rolünden zerre kadar anlamayan, paragöz, bazıları da mafyatik formatlarda güçlüye eğilip istihdam ettiği, güçsüzü ezen medya patronu profilinin egemenliğindeki sözde ‘merkez’ medyanın kullanım süresi bitene kadar posasını çıkardığı, tetikçi ve dezenformasyoncu olarak tedavülde tuttuğu yazarların atılıp satılmasını kanıksayalı çok oldu. O yüzden Beki değil Mert konuşuluyor.

mert

Mert’in günlerinin sayılı olduğunu Darwin yazısı yayınlandığı zaman meslektaşlarıma özel konuşmalarda söylemiş, biraz da hayretle karşılanmıştım. Gazete zaten zordaydı onlara göre, böyle aykırı bir adımı göze alamazdı. Tersini düşünüyordum, çünkü bu doku uyuşmazlığı sürdürülemezdi. Ve bilet kesildi.

Aslında, Türkiye’de köşe yazarı olgusunun, gazete içinde özerk ve dokunulmaz alan parselleme gibi evrensel etiğe aykırı, saçmasapan bir yaklaşım olduğu görüşüne katılıyorum. Bu olgu, zaten olmayan, olsa da uygulanmayan editoryal ilkeler meselesi ile tamamen devre dışı bırakılan sürekli editoryal başyazı açısından bakıldığında, gazetelerin en temel işlevi olan haber ile onu geniş çerçeveye oturtan analiz arasındaki doğal bağı da kopardı.

Editoryal kadrolar başıbozuk ve bilirbilmez köşe yazarlarına söz geçirme hakkını patron marifetiyle kaybettiği için, gazete yazarları da, TV kanallarında sabitlenmiş yorumcular da, kendi gündemlerinde alıp başlarını gittiler, ifade haklarını kendi (veya patron) çıkarlarına endekslediler, ve medya son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de çığrından çıktı, kamuoyunu da kendi diplerine çekti.

Köşe yazarlarının önemli kısmının bilirbilmez – daha güncel tabirle ‘herbokolog’ – olduğu malum, ama gazetelere esas mesleği akademisyenlik olan kişilerin sabit ve düzenli köşe yazarı olarak alınmasına da kaç kez itiraz ettiğimi hatırlamıyorum artık. Mesele şuydu: akademisyen X, filanca konunun veya alanın uzmanıdır, ve ancak o konudaki görüşleri kamusal tartışmaya değer katar, bu nedenle de kendisinden ancak o alandaki güncel gelişmeler gerekli kıldığı anda görüş istenir veya makale yazdırılır.

Bizde bu da deforme edildi, ve sonuç olarak akademisyen – mesela Nuray Mert – bırakın kendi alanı dışındaki evrim konusunu, belli ki hiçbir şey bilmediği Fransa konusunda seçimleri neredeyse her cümlesi yanlış verilere veya varsayımlara dayalı bir köşe yazısıyla sözğm ona ‘analiz’ etmeye kalktı, ve de Fransa işini iyi bilenlere de rezil oldu.

Ama burada sorun Mert değildi elbet, o yazıyı tek kelimesine dokunmadan yayınlayan ve okuru da yanıltan gazetenin editörleriydi. Mert sadece bir örnek; kendi alanının çook dışına taşarak bir müddet sonra seyahat, yemek, sağlık ve diyet yazabilen akademisyen yazarları saymıyorum bile. Ama onların da bir suçu yok, mesele bu saçmasapan istihdam siyasetinin sektöre egemen olması, ve nihayetinde Cumhuriyet’e de sıçraması.

Öte yandan – hakkaniyet esastır – Cumhuriyet’in de ne denli tiraj sıkıntısına ve reklamveren baskısına girdiğini ve ‘gazeteyi kurtarmak için birşeyler yapmak’ gerekmesi adına bu adımları attığını da iyi biliyorum. Ama… aması var: Mert’in mizacı da, neyi nasıl yorumlayacağı da baştan belliydi. Her zaman olduğu gibi, belli ki, kendisine köşe açıldığında, bu konular açıklıkla konuşulmadı.

Öte yandan, ‘Bir köşe yazarı, gazetesininin yayın ilkelerine aykırı yazı yazamaz’ ifadesi biraz fazla düz ve sığ. Günümüz medya ortamı bu kadar siyah-beyaz değil. Ha, bu ilke elbette, içinde farklı dozlarda aktivizm barındıran veya partizan kimlikli medya kesiti için geçerlidir. Kürt medyasında MHP görüşlerini savunan bir yazar olmaz veya tam tersi. Üstteki ifadeyi öne süren meslektaşlar bu tür medyayı kastediyorlarsa, anlarım.

Ama dünya medyası, bir başka sığ ifadeyle ‘muhalif’ diye tanımlanan bir alanla sınırlı değil. Bir de daha fazla oranda kendisini ‘müzmin eleştirel’ olarak tanımlayan medya var: New York Times, Folha de Sao Paulo, Kathimerini, Globe and Mail, Spiegel, Süddeutsche Zeitung, Liberation, El Pais gibi. Buralarda, aktivist veya partizan medyaya kıyasla daha geniş ve zaman zaman iç polemiklere giren ama bilgili ve akılcı yazar kadrosu daha geniş bir spektruma sahip.

Böyle bazı gazeteler, temel kriteri rasyonel argümantasyon olan bazı yazarları sırf ‘şeytanın avukatı’ olarak istihdam etmekte. Mesele, çoğumuzun Türkiye’deki muhabirlik döneminden tanıdığı Stephen Kinzer, Boston Globe’da tam da bilinçli olarak bunu yapıyor: İran’ı savunan, ‘Rusya aslında ABD’nin dostudur’ diyen yazılarla fikirleri kışkırtıyor ve okunuyor.

kinzer

Sadece okunmak da değil mesele. Bizler Artı Gerçek’te başlarken, Celal Başlangıç’la Türkiye sağ ve solunun esasında ne kadar tekçi ve müsamahasız olduğunu konuşmuş, kendimi de katarak, ‘belki burada yazmamız sorunlara yol açar’ demiştim. Celal, ‘bu konu bazı arkadaşların gerçekten tepkisine yol açmıştı’ dedi gülerek. ‘Eee?’ dedim. ‘Ben de onlara şunu söyledim: Onların yazdıkları ve fikirleri sayesinde sizin görüşleriniz daha iyi anlaşılacak, ve aynısı onların yazdıkları için de söz konusu, güzellik de burada’ demişti.

Akla ve gerçek verilere dayalı argümanlara dayalı olduğu sürece, hiçbir fikrin – sağdan sola uzanan spektrumda – ötekine üstünlüğü yoktur. Tersi, eşitliğin inkarıdır.

Ne demişti eskiler? ‘Barika-i Hakikat, Müsademe-i Efkardan Doğar’.

Boşuna edilmemiştir bu söz. Ama günümüz Türkiye’sinde her kesim ya müsademe deyince hakareti, aşağılamayı veya fikir yerine sahibine saldırmayı anlıyor veya susturmayı zaman zaman süslü püslü sözlerle de olsa, meşru görmeyi makul buluyor.

Diyeceğim, Mert’te değil sorun; onu istihdam edip sadece – bana göre saçma sapan – görüşleri nedeniyle atmak zorunda kalma zihniyetinin her yana bulaşmasında. Bu nedenle ‘Cumhuriyet partizan veya Kemalizm aktivisti br gazete mi olmalı, ya da olabildiğince çok haber veren ve muhabire yatırım yapan bir gazete mi olmalı? sorusunu asla tartışan yok.

Herkes kendi ‘yüce’ fikrinin haklı olduğunu anlatma derdinde.

Bu arada, bu tartışmada ayıpladığım demeyeyim, yadırgaığım bir noktayı da dikkate getireyim:

Mert’in atılmasını alkışlayanlar arasında, bir zamanlar yine kendi fikirleri nedeniyle şu veya bu gazeteden ‘atılmış’ olanlar da var. Atılmış olup ses çıkarmayanlar da, Mert’in köşe yazmasına önayak olup şimdi en ufak bir şekilde ses çıkarmayanlar da. Birinciler, son derece haksız şekilde köşelerine son verildiğinde kızılca kıyameti koparmışlar ve haklı biçimde destek beklemişler, ve bulamayınca kızmışlardı. Aslına bakarsanız, Mert olayı bir nevi ‘deja vu’. Mağdurlar farklı, ama sistem aynı. İkincileri ise kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.

Umutsuzum. Bağımsız medya ölüyor ülkemizde, belki de tabutta. Ve bu cinayette hepimizin parmağı var. Ama sorun, Türkiye’nin iflah olmaz kanserinde: Bu ülkede herkes haklı, herkes en iyisini biliyor.

Burası bir ‘herbokologlar cehennemi’dir.

Trajedimiz de, son derece ilkel bir müsademe-i efkarda ısrarımızın neticesidir.

Yazımın sonunda, iki akademisyen arkadaşımın Mert tartışmasıyla ilgili facebook’ta yazdıklarını paylaşayım, çünkü bunlar da tartışmanın gölgede kalan boyutları.

Prof Ayhan Aktar önce şunu yazdı:

”Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Emre Kongar 28 Mayıs 2017 günü Habertürk’ten Kübra Par’a aşağıdaki sözleri söyledi. Acaba, o zaman, bugün Nuray Mert için kıyamet koparanların hangisi iki satır yazı yazdı? İşte:

‘1946’da çok partili hayata geçilmesinin bir hata olduğunu mu düşünüyorsunuz yani?

”Demokrasiyi koruyacak sermaye ve işçi sınıfı olmadığı için erken geçilmiş oldu, nitekim de yürümedi. Çünkü muhalefeti, demokrasiyi toprak ağaları sınıfından beklediler. Çok parti fetişizmiyle Demokrat Parti yüceltiliyor. Menderes, demokrasi şehidi falan değildir. Türkiye’deki ilk darbe, Menderes’in tahkikat komisyonu darbesidir. 27 Mayıs askeri darbesi, Menderes’in sivil darbesine karşı yapılan ikinci darbedir. Türkiye’de demokrasinin yürümemesinin esas nedeni, Cumhuriyet rejiminin, o rejimi yaratacak sınıfsal yapı olmadan ilan edilmesi olmuştur.”

Bunun üzerine Prof Umut Özkırımlı şu cevabı verdi:

”Bu yukarıda söylenenleri yazan kişinin Cumhuriyet’ten kovulmasına karsi geliştirilebilecek hiçbir argüman yok artık. Kendi kriterleri uyarınca kovulmuş, bu kadar basit. “Nuray Mert’i sevmem, ama hakkını savunurum” diyebiliyorsak, “Cumhuriyet’i, Emre Kongar’i, vs’yi sevmem, ama onların kendi – bana gore köhne – görüşlerini savunma haklarını savunurum” da diyebiliriz.”

Ve buna Aktar’ın cevabı:

”… mesele sadece N. Mert’in kovulması değil ki. Bu kovulma olayının ardından bir takım insanların bir taraflarına kına yakarak bu işi kutluyor olmaları … Hala anlamadın mı? Hastalıklı olan bu! Ayrıca, bu kına yakan takımın hiç biri Emre Kongar’ın yazılarına çıt çıkarmamış kişiler.

Tek parti rejimini savun problem yok, ama evrim üzerine saçmala kapının önündesin. Yoksa, 39,000 satan bir gazete Mert’i kovmuş. Ay ne kadar komik ! Bu gazete zaten muhalif bir yapıda bir şey olsa 39,000’den fazla satar…”

Evet, 2.5 milyon insanın Maltepe’de toplandığı, 6 milyon Kürt seçmenin rejime fikren direndiği böyle altüst bir ortamda, gelişmeleri anlatan aktaran ve eleştirel yorumlayan bir gazetenin bu kadar düşük bir tirajda kalması üzerinde düşünmeye değer.

Böylesi, yanılıyorsam düzeltin, ne 12 Mart ne de 12 Eylül döneminde yaşanmıştı.

Facia işte budur.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın