Ankaralılaştırabildik! Yaşasın!

Şurası kesin: ‘Seçimler yılı’ 2019’a kadar Erdoğan’ın her günü ince bir hesapçılıkla değerlendirdiği eskisine taş çıkartacak bir siyaset ve sosyal mühendislik dönemi yaşayacağız.

Erdoğan 16 Nisan’da yandı, bitti, kül oldu, sonu geldi, geriye sayma başladı, uzatmalara girdi vs söylemlerden uzaklaşıp bundan sonra neler olabileceğine gerçekçi gözle bakmaya, sağlıklı bir fikir jimnastiğine girmekte yarar var.

Nedir olası senaryolar?

Öncelikle zemini iyice tanıyalım.

Celal Başlangıç ve Fehim Işık’ın altını çizdiği gibi 30 Ekim 2014’te yapılan 10 saatlik ‘tarihin en uzun MGK toplantısı’, sadece Kobane olayları ardından devletin reflekslerini bir araya toplamayı değil, AKP’yi de devletin anti-Kürt nüvesi içine entegre etmeyi de sağlamıştı.

7 Haziran’da AKP şayet anayasal çoğunluğu sağlayacak güçle çıksaydı, belki barış masasını devşrmeyecek, ama HDP eksenine karşı üstünlük sağlamışlık algısıyla süreci tek taraflı olarak yönlendirmeyi, diz çöktürerek kabul ettirmeyi deneyecekti.

Olmadı. MGK ardından o seçimlere parti olarak katılma kararı alan HDP, TBMM’ye 80 milletvekili ile girince Ankara’nın geleneksel kurum kimyası bozuldu; Erdoğan-Baykal görüşmesinden kısa bir süre sonra – evvelce Kılıçdaroğlu’nun ben de dahil bir grup gazeteciye, dün de Ahmet Türk’ün Al Jazeere’ye söylediği gibi PKK’nın yapmadığı bilinen – Ceylanpınar hadisesi bahanesiyle Erdoğan masayı paldır küldür devirdi.

Ardından 1 Kasım AKP’ye ezici çoğunluğu getirdi, ama yetmedi, bir yandan Kürt illerinde kan gövdeyi götürürken, diğer yandan da 50 HDP’li milletvekilinin dokunulmazlığı, aralarında CHP’lilerin de olduğu bir çoğunluğun (376) oylarıyla 20 Mayıs 2016’da kaldırıldı.

Anamuhalefetin bu oynak tavrında ‘tarihi MGK’nın artçı etkisi var mıydı?

Meşru bir soru, ve belki bir gün cevabını alacağız.

Ondan sonrası, Erdoğan’ın gün be gün güç temerküzüne giderken, ‘eski’ ile ‘yeni’ devletsi siyaset bileşiminin harcını kardığı, devletçi ittifakı damıttığı bir süreci ifade etti. AB ile kapıları aralamaya çalışan, kendi etkinlik alanını zorlayan Davutoğlu tasfiye edildi, ve sıra en önemli aşamaya geldi dayandı:

TSK içinde Batı ittifaklarına yakın duran, Suriye ve Kürt siyasetinin gidişatında istikrarsızlık ve TSK’nın imaj kaybı gören en üst rütbeli kadronun YAŞ’ta tasfiye edilmesi.

Ama araya bir darbe teşebbüsü girdi, hala arka planı ve kim tarafından öncülüğünün üstlenildiği anlaşılamayan, Meclis’te komisyon raporunu engelleyecek ölçüde karmaşık olan bu hareket sonucunda Erdoğan’a ve onun etrafında toplanmış olan Avrasyacı devlet ricaline gün doğdu. OHAL hemen devreye sokuldu ve muazzam, tektipleştirici bir tasfiye harekatı başlatıldı. Halen de devam ediyor.

Resmi devlet söylemini, üretilmiş yapay mitleri bir yana bırakıp bakınca görüyoruz ki, 2014 Ekim’i itibarıyla Erdoğan ile Saray kliği, diğer yanda TSK içindeki Avrasyacı-Ulusalcı kesim, MHP, ve geleneksel CHP üst kadroları arasında bir mutabakat oluşmuş idi:

Kürt Siyasal Hareketi’nin kemikleşmiş, yaygın tabanı bir yanda; ona hiç değmeyen, hatta yer yer çekişme ve ihtilaf halindeki Gülen Cemaati tabanı öbür yanda (dikkat ediniz ‘taban’ diyorum), kendi başlarına ifade ettikleri değişim dinamikleri itibarıyla, Erdoğan ekseninde kristalize olan ‘eski-yeni devletçi karma’yı tehdit edici, zorlayıcı, ve dolayısıyla da muhakkak ezilmesi ve tasfiye edilmesi gereken sosyal gruplar idiler. Bunlara medya ve akademia içinde, bir yandan değişim yanlısı, öbür yandan da yolsuzluklara isyan eden sol, Kürt, liberal ve cemaatçi unsurlar da eklenmişti.

Bugün gelinen noktada, bu mercekle baktığımızda ezilenin ve mağdur edilenin kimliğini de net görüyoruz, yeni kurulan zulüm düzeninin bileşenlerini de aşağı yukarı okuyabiliyoruz.

Ister sevin ister sevmeyin, tasvip edin etmeyin, ‘ama öyle ama böyle’ diye itiraz edin, sonunda hadise budur.

Haziran 2013 Gezi’den başlayıp, 17-25 Aralık 2013’te iyice kabaran, Kobane ile farklı bir yerden patlak veren, 30 Ekim MGK’sinden itibaren de ters refleksler dizgesini devreye sokarak 1 Kasım 2015 ve en son da 15 Temmuz 2016’da hız kazanan bu süreç, Türkiye’nin normalleştirici ruhunun köküne kibrit suyu ekilmesini, CHP’nin ‘talim terbiyesi’ni ve değişim isteğini ifade eden tek parti olan HDP’nin belkemiğinin kırılma hamlesini beraberinde getirmiştir.

Bu süreçte, idari yapılar ile eğitim, maliye ve yargıda bağımsız ve yenilikçi kadroların tasfiyesinin ardından ikame edilen kadroların da 1980’lerin ilk yarısını hatırlatır biçimde ülkücü-mukaddesatçı ve düpedüz ulusalcı-faşist, kayıtsız şartsız itaatkar unsurlarla doldurulmasını da bu ‘yeni uzlaşma’ resmine ekleyebiliriz.

angara

Tablo bu.

Eğer tablo bu ise, referandumun tartışmalı sonucu da, sonrasında ana muhalefetin anlamsız olduğu apaçık legalist tutumu da, yargının kayıtssılığı da, Erdoğan ve Yıldırım’ın kendinden son derece emin halleri herşeyi açıklıyor.

Peki bundan sonra ne bekleyebiliriz?

Fikir jimnastiğine girelim.

Bir erken seçim beklemeyin.

‘Hile yapıldı!’ toz dumanı yatışıyor ve CHP’nin ‘hayır’cıların sokağa inmesine oralı olmaması, tam da Erdoğan’ın beklediği gibi, Meclis’in araçsallaşmış kompozisyonunu bozmadan, OHAL eşliğinde, ‘otoriter siyaset dizaynı imkanını sağlıyor.

Erdoğan’ın artık bir meşruiyet sıkıntısı yok, olmayacak. Ona göre iş bitti; itirazı olan OHAL’in sillesini yer. Dışarda ise, tek pürüz, AB ve Avrupa Konseyi. Ama orada da, yaptırım gücü olmadığı için, öbür yandan ticaret ve kar kaygısı Avrupa şirketlerinin birincil gündem maddesi olduğu için, mülteci meselesi seçimlere giden Almanya’da CDU siyasetini yalıttığı için, Erdoğan’ın yoluna takoz koymak isteyen çıkmayacaktır.

Hal böyle iken Erdoğan’ın bundan sonra bakacağı şey, Mayıs sonunda başına geçeceği partide ince mühendislik yapmak, 2019 seçimlerine kadar AKP iktidarının tek başına yürümesinin olasılıklarını ölçmektir. Erdoğan’ın AKP’yi geleneksel DNA’sından daha da uzaklaştırarak, MHP zihniyetini de içine almış, devletçi-mukaddesatçı-milliyetçi-militarist bir merkez vizyonuna oturtacağını sanıyorum. Bunu kendi bekasının önkoşulu olarak görüyor, 2014 sonbaharından beri bunu anladı.

Tabii ki gelişmelerin yönünü, beklenmedik neler olabileceğini bilmiyoruz. Ama Batı ile ve Suriye’de Kürt eksenli kriz büyürse, bu durum Erdoğan’ı MHP ile koalisyona itecek, o da bundan gocunmayacaktır. Çünkü bu hamle, belli bir devlet kesimin epeydir beklediği bir alaşımdır; ayrıca MHP erirse bu Erdoğan ve ekibinin lehine olacaktır.

Kimsenin hesaba katmadığı bir başka olasılık daha var: Diyelim ki kriz dış politakadan ekonomiye sıçradı, derinleşti, acil hal aldı. Olmaz olmaz demeyin, kendimizi birden AKP-CHP-MHP üçlemesiyle, bir milli koalisyon formatlamasında da bulabiliriz.

Dönelim MHP’ye.

Akşener’i ciddi bir tehdit olarak görmüyor Erdoğan. Milliyetçi tabanın bölünmesinden yararlanma kabiliyetine fazlasıyla sahiptir.

Burada bana göre tek bir bilinmeyen var.

Parti liderliğine geldikten sonra acaba AKP içinde kendisine rakip olabilecek büyük isimleri, aksaçlıları ne ölçüde dışlayacak veya tasfiye edecek Erdoğan? Ve buradan hareketle, 2019’da Abdullah Gül’ün, karma ‘hayır’ cephesinin ortak adayı olarak ortaya çıkmasının önüne nasıl bir engelleyici yol haritası koyacak?

Bence esas olarak bunu düşünüyor.

İkinci dikkat edilmesi gereken husus, referandum ardından altı ay içinde TBMM’den geçmesi beklenen uyum yasalarıyla ilgili AKP, MHP ve bilhassa da CHP’nin nasıl bir koreografi sergileyeceği.

7 yasada 150’ye yakın madde değişecek; buna ek olarak Meclis İç Tüzüğü’de gözden geçirilecek.

Odak noktası, Seçim Yasası, esas olarak da seçim barajı.

Bugün basına yansıyan bazı yorumlardan AKP ve MHP’nin yüzde 5 üzerinde anlaşmaya doğru ilerlediğini anlıyoruz, ama bu konuda netlik yok. Ve eğer mesele HDP’nin 7 Haziran’daki gibi güçlü şekilde Meclis’e girmesinin önlenmesi ise pilav daha çok su kaldıracak demektir.

Bu yüzden bundan sonra sık sık dar bölge ve daraltılmış bölge gibi kavramları duyar olacağız.

13 milletvekili hapiste olan, teşkilat yapısı tutuklamalarla zayıflamış HDP’nin nasıl bir çizgi izleyeceği de merak konusu.

Son günlerde bazı çevrelerden, AYM’nin uzun tutukluluklar ile ilgili bir emsal karar açıklayacağına dair söylentiler kulağıma geliyor. Meral Danış Beştaş’ın bugünkü açıklaması da belki bu duyumu teyit eder biçimde yansıtıyor.

Sütten ağzımız yandığı için bekleyip göreceğiz.

Kuşkuyu ve ihtiyatı elden bırakmamak gerek. Eğer böyle br tahliye hamlesi gelirse, ve tüm siyasi tutukluları kapsamak yerine sadece seçilmiş bazı kesimleri kapsarsa bileceğiz ki yeni bir ‘böl, parçala, çakıştır, yönet’ dalgası uygulamaya konuşmuştur.

HDP cenahında eğer bir masaya dönüş umudu varsa, birtakım aracılar laf taşımaya başlamışsa, denklem ve mantık bellidir:

AKP, 2019’a kadar MHP ile ayakta kalmayı tasarlamışsa, çözüm sürecini bırakın, bunun lafı bile abes kaçacaktır.

Çünkü 2014’ten beri kurgulanan yeni ceberrutizm modeli, arka planda sadece MHP’yi barındırmıyor; onun etrafında ortak paydası Kürt kimlikli siyaset karşıtlığı olan farklı alt kimliklerdeki savaşçı şahinler, eli kanlılar, tektipçiler ve uluslararası tecritçiler var.

Kısacası, ülke üzerindeki karanlık daha da koyulaşacaktır.

Kaçınılmaz görünüyor.

 

AKP, CHP, Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Harikalar Kumpanyası CHP’nin Avrupa Konseyi’nde ‘AK Saray’ı koruma başarısı!

”Acı, çok acı…”

Bugünkü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) oylaması Türkiye’nin 13 yıl sonra yeniden siyasi denetim – gözetim sürecine alınması yönünde sonuçlanınca, twitter’e aktardığım ilk tepkim bu oldu.

1990’ların ardından AKP’nin hikayesine hepimiz dikkat kesilmiştik. Kimimiz baştan inanmadı, kimimiz ülkenin yeni bir iktidar-muhalefet temizliğinden geçmesi durumu kaçınılmaz gibi durduğu için 15 yıl önceki değişimi önemsedi. Çünkü 2002’deki seçim TBMM’nin yüzde 80’ini yani o küflenmiş eski siyaset esnafını kapı dışarı etmişti. Başlı başına bu bile hikayeyi heyecanlı kılmaya yetiyordu.

Sonra, önce ağır çekim, sonra hızlanarak, yeni siyaset esnafının çürümeye başlamasını, eski siyaset esnafının yeniden sahneye dönüşünü, eski ve yenilerin kendi çıkarları uğruna yeni ittifaklara yönelişini, ‘gibi’ yaparak sanki demokrasi mücadelesi görüntüleri vermesini, ve sonunda döne dolaşa herşeyi berbat edişini izlemek zorunda bırakıldık.

16 Nisan, Türkiye’nin çürümeye evet deyişi anlamında tarihi bir kırılma noktasıydı.

25 Nisan AKPM oylaması ile denetim-gözetim sisteminin geri gelmesi ise, demokrasi hayallerinin cenaze töreni ve aynı zamanda, 1908’den başlayıp Atatürk’le hız kazanan Batı sistemiyle bütünleşme çabalarının bir kez daha sınıfta çakmasını ifade etti.

25 Nisan, 15 yıllık AKP hikayesinin 360 derece dönüp hepimizi demokrasi dolmuşu yolcuları olarak ilk durakta boşaltması anlamına gelir.

Ama ilginçtir, şoför mahallinde oturup inmeyi reddeden bir yolcu var:

CHP.

Eğer AKP demokrasi yolunda herkesi 2002 gerisine savurdu ise; , gayet net anlaşıldı ki CHP de 2002’den bu yana Türkiye’nin tükenmek bilmeyen demokratik direnç azmini rehin alıp devletin çıkarlarına emdiren, yalıtan, rayından çıkaran, değişim ruhunun simsarlığını sürdüren tavrında kararlı.

25 Nisan 2017, bu bakımdan CHP’nin ‘açık görüş’ günüydü.

ertdd

Bakın neler oldu:

Bir gün önce CHP, YSK’den ‘ne olur Danıştay’ın kararını almadan kesin referandu sonuçlarını açıklamayın’ ricasında bulunmuş, anında ‘hüç umurumuzda değil, istediğimiz zaman yayınlarız’ cevabını almıştı.

25 Nisan sabahı Danıştay, tam da beklediğimiz gibi, CHP’nin YSK’yle ilgili şikayetini reddetti. Tartışmaya görüşmeye bile gerek görmeden.

Başkanından icraatına kadar içi dışı belli olan Danıştay’ın böyle bir karar vereceğini CHP bilmiyor muydu?

Bahse girmeye gerek var mı?

Gene aynı saatlerde, AYM Başkanı Zühtü Arslan, açık adresi CHP olduğu aşikar bir mesajı kamuoyuna duyurmaktaydı:

“Anayasa koyucunun, lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen Mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. Bunun da yargısal aktivizm ve meşruiyet tartışmasına yola açacağı her türlü izahtan varestedir.”

Ne demek istiyordu Sayın Arslan?

Hukukçu Kerem Altıparmak bunu tek tweet’te ‘Türkçe’ yorumladı:

”Gayet net ne demek istediği. ‘YSK kararlarına karşı başka merciye başvurulamaz’ kuralı gereği yapılan başvuruları reddedeceğiz, diyor…”

CHP bunun böyle olduğunu yani YSK ve yüksek yargıya başvurmanın bir boşa top çevirme olduğunu bilmiyor muydu?

Bahse girmeye gerek var mı?

Kılıçdaroğlu hızla AYM Başkanı’na laf yetiştirdi, ama o lafları buraya almanın bir anlamı yok, çünkü iş bitti, referandum sonucunun üzerinden ‘muhalefet kilitleme’ süreci de sona erdi.

Derken, Strasbourg’da AKPM oylaması geldi.

Oylama öncesi arayan bir kaynak, ‘CHP’li temsilcileri dikkatle izle’ dedi.

İzledik.

Ve…

Partinin AKPM temsilcileri olan Deniz Baykal, İlhan Kesici, Gülsün Bilgehan ve Haluk Koç aniden devlet reflekslerine geri döndü ve oylamada AKP’lilerle birlikte red oyu verdiler.

Yani ‘bizim ülkemizde insan hakları ihlalleri, can kaybı, mala mülke el koyma, canlı insan yakma, gazeteci hapsetme, devlet içinden insanları keyfi olarak işinden etme, akademisyen kovma gibi işlemler yoktur, olanlar da terörle mücadele çerçevesindedir’ diye ortalığı velveleye veren AKP’nin yanında durup, ülkenin hukuksal denetimi gibi bir gerekliliğe karşı çıkmış oldular.

AKPM karar tasarısı ülkeyi bir hukuk harabesi haline getiren AKP hükümetine karşı idi.

CHP ise her zaman yaptığı gibi bunu ‘devlete karşı’ olarak gördü, belki de buna mecburdu, ve böyle yaparak devleti allak bullak etmiş anti-demokratik bir partinin fiili koalisyon ortağı gibi davrandı.

Ve emin olun bu dışarda aynen böyle algılandı.

‘Bu Türkiye’den demokrasi filan çıkmaz’ diyenlere teyit oldu.

Oylama sonrası konuştuğum bir diplomat, ”Çekimser de kalabilirlerdi ve bunu anlardım’ dedi.

‘Bu ayıptır. Böyle yaparak sosyalist bloku iyice hüsrana uğrattılar; öbür yandan da ‘Bon pour l’Orient’ (Doğulular buna müstehaktır’ diyenlerin ekmeğine de yağ sürmüş oldular.”

Benim merakım, CHP’lilerin neden böyle davrandığı ile bile ilgili değil artık.

Çünkü eminim mutlaka bir kulp vardır.

Deniz Bey bize anlatacaktır.

Ama ‘ben meraklıyım’ diyorsanız gelin CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz’ın bugün AKPM kararına ilişkin tepkisine bakalım:

”Denetim süreci Türkiye’nin demokratik karakterini kaybettiği yönünde bir algının sonucu olarak geliyor. Demokrasinin ve demokratik kurumların sağlıklı bir şekilde işleyişinin maalesef zedelendiği düşüncesinden dolayı böyle bir karar gündeme geldi. Umuyoruz Türkiye bu süreci en kısa sürede atlatır. OHAL bir an önce kaldırılır, Türkiye’de tekrar demokrasiye dönüş başlar.”

 ”Bu kötü bir süreçtir. Bu ülkenin bir yurttaşı olarak hepimiz üzüntü duyuyoruz.”

Şimdi netleşti mi saygıdeğer okur?

”Umarız, inşallah, maşallah, maalesef’ tarzı bir muhalefet bu.

Rica minnet OHAL kaldırma derdinde.

Süreç kötüymüş.

Hay Allah, bilmiyorduk.

‘Yurttaş olarak üzüntü duyuyoruz…’

Yurttaş dediğiniz size oy veren, sizin ‘hayır’dan sonra muhalefet yapmanızı bekleyen kişi.  Siz yurttaş olmanın ötesinde, ana muhalefet siyasetçisisiniz. Değilseniz uğrayın Kadıköy’de bir kafeye, beraber üzülün.

Neyse.

Benim merakım bu cevapların trajikomikliği ile ilgili de değil.

Merakım, muhalefetin referandumda ‘hayır’ kabarıklığına samimiyetle inanıp aynı samimiyetle etrafa umut ifade edenlerle ilgili.

Bir güne sığmış böyle bir CHP icraatıyla siz hethangi beür mesafe katedileceğine inanıyor musunuz?

Düşünün, aslında CHP’nin AKP ile aynı yönde oy kullanması normal.

Taslağın ana parçalarından biri, Demirtaş ve 12 HDP’li milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ile ilgiliydi.

Böyle bakınca…

Dokunulmazlıkların kaldırılmasında bunce emeği geçmiş bir ana muhalefet partisinin ‘yedi düvele karşı’ AKP ile aynı safta durması, temel insan haklarının denetimine karşı çıkması da gayet doğal değil mi?

 

Türkiye içinde yayınlandı | 1 Yorum

Sakın bu Erdoğan’ın değil de, ‘hayır’cı karma muhalefetin Pirus Zaferi olmasın?

Ortada ters bir durum var.

‘Durum tespiti’ bazen ters olana ters demeyi gerektirebilir.

Ki, ileriye bakışta enine boyuna, sağlıklı, berrak bir muhakeme yapılabilsin.

Referandum sonucundan ‘Erdoğan’ın Pirüs zaferi’ sonucunu çıkaranlar, etrafa bol bol iyimserlik saçmakla meşguller bugün.

Ya bu sonuç karma anti-Erdoğan cephesi için bir ‘Pirüs zaferi’ ise?

evet

Yanlış anlaşılmasın hemen, vurgulayalım:

Sonuç elbette ki ‘hayır’cılar açısından bir başarıdır.

Sayısal açıdan kesinlikle öyle.

Hatta nitelik açısından da (büyük şehirler, üreten kitle vs) öyle olduğu aşikar.

Ama bu, sadece bugünü ifade eden, bugüne anlam kazandıran, yarına dair hiçbir fikir vermeyen, opak bir durum.

Geleceğe ilişkin analizlere işi dökünce, maalesef hayalcilik ve temenni merakı, gerçekçiliğe ağır basıyor.

Çünkü neresinden bakarsanız bakın, 16 Nisan aslında 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi ile iyice hız kazanıp 7 Haziran 2015’te derinleşen bir kriz durumunun daha kuvvetli bir teyidi oldu.

Erdoğan’ın ilkinde aldığı oy 16 Nisan’dakine yakındı; 7 Haziran’da ise AKP’nin gerilemesi – aralarında benim de yer aldığım – bir grup analisti öyle bir yanılttı ki, daha o günlerde pek çoğumuz ‘işte sonun başlangıcı’ deyimini bol keseden kullandık.

Ama çok geçmeden yanıldığımızı anladık.

erddd

Tekrar edelim:

  • 16 Nisan ‘hayır’cıların niceliksel ve kısmen de niteliksel olarak başarısıdır.
  • Kriz derinleşmektedir.

Durumun ne denli vahim olduğunu siyaseten en veciz biçimde, bana sorarsanız, Prof Ersin Kalaycıoğlu önceki günkü TÜSES-SODEV-Ebert toplantısında dile getirmiş:

”Yapılan oylama benim için tam bir hezimettir” demiş Ersin Bey, ve ‘evet’ oylarına ilişkin açık fikrini söylemiş:

”Yüzde 30’u geçmesi bile bir utanç meselesi. Bir bilim adamı olarak bunu söylemek zorundayım.”

Ve tane tane sıralamış:

  • Yeni bir rejim vardır ama yeni bir anayasa yoktur. ‘Alaturka Başkanlık’ denilebilir.
  • Yok hükmünde dedikleri, onlar için ölmüş bir anayasaya 18 madde eklediler. 
  • Gerekçelerinin uzaktan yakından demokrasi ile ilgileri yoktur. Gerekçelerinde bir kere özgürlük lafı yoktur.
  • Türkiye uzun yıllar bu meşruiyet bunalımında olacaktır.
  • Söz konusu anayasa ile hiçbir şeyi çözemezler.
  • Bu durumda iktisadi kalkınma beklemek de hayaldir. 

Dikkat edin.

‘Uzun yıllar’ diyor Kalaycıoğlu.

Kendisi ta 2007 yazından hemen sonra bugünlerdeki sistemik kepazeliği sezmiş, ve her toplantıda ‘bakın, bir felaket geliyor; demokratik bir anayasa ile bu çift başlılık kaldırılmazsa ülke kriz sarmalına girer ve kolay kolay da çıkamaz’ diye anlatıp durmuştu.

Her zamanki gibi, gerçek bir akil insanın feryatları boşa aktı gitti.

Ersin bey’i tenzih ederek söyleyeyim:

Türkler teşhis ve tespitte mahir, vozurdanma ve şikayette gayet ustadırlar. Ama iş sorun teşhisi ve tespitinden sonra çözüm üretmeye ve asgari müştereklerde buluşmaya gelince sapır sapır dökülürler.

Modern tarihimiz bunun güzide örnekleriyle dolup taşar.

ersin-kalaycioglu-daha-yeni-basladi

Peki, ‘hayır’cıların ‘Pirüs zaferi’ riskinden söz ederken neyi kastediyorum?

Kalaycıoğlu‘nun siyaset-hukuk tespitinin yanına, Prof Yılmaz Esmer’in onun devamı niteliğindeki açıklamalarını da ekleyelim ki meramım anlaşılsın.

Birgün’den Meltem Yılmaz‘ın sorularını yanıtlayan Yılmaz Bey, referandumun kendisi ile ilgili olarak ‘İlerde aklımız başımıza gelecek ve biz ne yaptık diye düşüneceğiz. Zaten bütün travmalarda, ilk anda ne olup bittiğini fark etmezsiniz, belli bir süre sonra etkilerini görmeye başlarsınız’ diye lafa bodoslama giriyor.

Dikkat edin, o da ‘belli bir süre’ lafını kullanıyor.

Prof Esmer’i fi tarihinden beri yaptığı kutuplaşma ve güven araştırmalarından tanıyoruz.

Şimdi onun son sosyolojik tespitlerine bakalım.

Şunları söylüyor:

  • Birkaç seçimdir gündeme getirdiğimiz gibi, bu oy verme işi özellik bizimki gibi ülkelerde takım tutmaya çok benziyor. “Bizim parti” aslında “bizim takım”. Arada tabii ki fire de oluyor ama bu firenin miktarı çok küçük oluyor.
  • Eğer topluma “biz bir radikal bir Anayasa değişikliği yapacağız, siz şimdi oylarınızı verin, biz sonra içeriğini söyleriz, şimdilik içeriğini boşverin, sadece oyunuzu verin” denilmiş olsaydı, mevcut oy dağılımı fazla değişmezdi. Toplum buna asla hazır değildi. Birincisi toplumda bir sistem değiştirme talebi zaten yoktu. “Parlamenter sistemden mutlu değiliz, bu bizim sorunlarımızı çözmüyor” diye bir düşünce kesinlikle yoktu. Zaten Devlet Bahçeli de, niye olduğunu bir türlü izah edemediğim bir çıkış yapmasaydı bu işler hiçbir zaman gündemimize gelmeyecekti. İkinci olarak da, bu Anayasa’nın içeriği hakkında, bırakın sokaktaki vatandaşı, emin olun üniversitedeki profesörlerin bile önemi bir çoğunluğu içeriği bilmiyor. O nedenle biz neye oy verdik derseniz, takımımıza oy verdik.
  • Demokrat Parti ve o gelenekten gelen partilerin oylarına 1950’den bu yana baktığımızda, bir tek 1983’te ciddi bir düşüş eğilimi göstermiş olduğunu görüyoruz. En yüksek oy oranını ise 1991’de almış. Bu tarihler dışında merkez sağ partiler aşağı yukarı aynı seviyede seyretmiş. Diğer yandan CHP ve o gelenekten gelen DSP, SHP gibi partilere baktığımızda, 12 Eylül darbesine kadar çok sert iniş çıkışlardan bahsedemeyiz ama 12 Eylül’de ciddi bir kırılma olduğunu görüyoruz. Sol için düşüş orada başlıyor ve ondan sonra da düzenli olarak devam ediyor. Sanırım bu grafik her şeyi anlatıyor.

Bu noktada Meltem Yılmaz, lafı o ‘belli bir süre’ öngörüsüne getirerek Prof Esmer’e mükemmel bir soru soruyor.

”Meclis ne olursa olsun biz yurttaşların kapısını çalabileceğimiz bir yer ve dahası biz parlamenter sisteme o kadar alışmışız ki, bunun olmadığını somut olarak gördüğümüzde duvara toslayıp referandumda verdiğimiz oyların ne anlama geldiğini o zaman mı anlayacağız? “Belli süre”den kastınız bu mu?”

Cevap:

”Kesinlikle. Ve esas şunu bulamayacağız: 2019 yılında, eğer öne alınmazsa, seçimler yapılacak. O seçimlerde, “bizim parti kazandı” denemeyecek çünkü artık partinin hiçbir önemi kalmayacak. Kazanan parti hükümet mi kuracak? Hayır. Kazanan parti hükümeti mi denetleyecek, bütçeyi mi denetleyecek? Hayır. Oysa biz partilere öyle alışmışız ki, Cumhuriyet döneminden itibaren, hele hele çok partili sisteme geçtikten sonra, kimliğimizin bir parçası olmuş partiler. Ama bundan sonra, bizim parti kazandı mı, kaybetti mi, neredeyiz, ne kadar aldık, ne kadar verdik, bunların hiçbir anlamı kalmayacak. Ve psikolojik olarak boşlukta hissedecek insanlar. Şimdi bunun farkındalığı yok çünkü dediğim gibi, Anayasa’da ne olduğunu bilen yok. Bir de şu var, dünyada parlamenter sistemden başkanlık sistemine 2-3 Afrika ülkesi dışında, ne oluyor acaba diyebileceğimiz bir örnek de yok. Büyük bir risk aldık.

Prof Esmer, tespitlerine nokta nokta devam ediyor.

  • Bizde demokrasinin donanımı var, yazılımı yok. Donanım kurallar, kanunlar, yasalar ve Anayasalardır. Fakat esas yazılım o kuralların nasıl ne biçimde çalışacağını gösterir. Eğer özgürlük, hoşgörü gibi kavramlar önemli değilse, farklı fikirleri ve konumları kabullenme geri düzeydeyse, eğer vatandaşların birbirine güvenleri çok düşük düzeydeyse, demokrasi kolay kolay çalışamıyor.
  • Bir ülkede demokrasi kültürü yoksa, yani demokratik değerler yaygın bir biçimde özümsenmediğiyse kim gelirse gelsin demokrasiyi sürdürmek olmuyor.
  • Türkiye’de zaten demokratik değerler, referandumdan bağımsız olarak çok kötü durumdaydı, yerlerde sürünüyordu… Güven konusunda dünyanın en düşük güvenli 3-5 ülkesinden biriyiz. Birbirimize bir türlü güvenmiyoruz. Ve güvensiz demokrasi çok zordur.

”Sadece güveni değil, sevgiyi de kaybettik’ diyor Esmer. Ve konuyu, ‘hayır’cıları Pirüs zaferiyle başbaşa bırakacak temel olguya getiriyor, örnekleyerek:

”Yeni yaptığımız bir araştırmanın sonuçları çok vahim bir gerçeği ortaya koyuyor. İnsanlar artık birbirlerinin sadece yüzlerine bakarak, siyasi olarak “bizden” veya “bizden değil” diyebiliyor olmaları. Hiçbir sembol olmadan. Anlatayım… Türkiye’nin en büyük 20 ilinin AKP ve CHP il başkanlarının kendi web sitelerinden fotoğraflarını aldık. Hepsi benzer giyimli, kravatlı adamlar. Deneklere, öncelikle bu kişiler arasından tanıdıkları biri olup olmadığını sorduk, var diyenleri eledik. Geriye, gösterdiğimiz fotoğraflardaki kişilerin kimliğine ilişkin hiçbir bilgisi olmayan denekler kaldı. AKP ve CHP İl Başkanlarının fotoğraflarını çift olarak yan yana koyarak deneklere gösterdik ve “söyleyin bakalım” dedik, “bu adamların hangisi AKP’li, hangisi CHP’li.” Burada deneklerin yazı tura atar gibi seçeneklerden birini seçmesi beklenir. Ama sonuç ne çıktı biliyor musunuz: Yüzde 75 oranında doğru tahmin!”

”Bir örnek daha vereyim. Yine iki fotoğraf var. Deneklere, “bu iki adamın aynı sokakta kiralık evleri var, evler aynı büklükte, kiraları da aynı, siz bu ikisinden hangisinin ev sahibiniz olmasını isterdiniz?” diye sorduk. AKP’li deneklerin yüzde 80’e yakın AKP’li ev sahibini seçerken, CHP’liler de aynı oranda kendi partilisini ev sahibi olarak seçti, ve yine hiç tanımadan!”

ulke-ciddi-travma-geciriyor-etkilerini-ilerde-gorecegiz-277404-5

Prof Esmer bunu nasıl açıklıyor peki?

”Çok ciddi kutuplaşmanın sonucu” diyor.

Sonra daha da acı bir gerçeğe ışık tutuyor:

”Biraz evrimsel… İlk insanın düşmanını bakarak anlayabilmesi lazım, ‘bizden mi değil mi?’, onun gibi. Artık toplum olarak beynin o ilkel kısmını devreye sokmuş bulunuyoruz.

Ve Yılmaz, konuyu esas meseleye ‘hayır’cıların şansına getiriyor.

”Bir sihirbaza ihtiyaç var’ diyor Esmer.

”Kürt oyları ile MHP’yi ve ulusalcıları bir arada tutmak, hepsini bir başkana oy vermeye hazırlamak nasıl mümkün? CHP stratejilerinin artık buna odaklanması lazım. Yani bu cepheyi nasıl minimum kayıpla bir arada tutabiliriz, ne gibi bir slogan, ne gibi bir kampanya, ne gibi politikalar oluşturmalıyız ki bu cephe bir arada, olabildiği kadar, tutulabilir konusuna odaklanması lazım. Ancak maalesef ben CHP’de böyle bir gayret göremiyorum… enerjiyi boşa harcıyorlar bana kalırsa.”

”Bakın, bu referandum yenilenmez. Türkiye’nin bu tablosundan hiçbir şekilde kabul edilmeyecek bir talebi sürekli dile getirmek boşa çaba, zira sabah akşam bunu herkes bir ağızdan söylese yine de yenilenmeyecek, bu çok açık görünüyor. Anayasa mahkemesinden ne cevap geleceğini bilmiyorlar mı sanki?”

16 Nisan’dan beri ‘hayır’cıların bundan sonraki başarısını ‘bir mucizeye ihtiyaçları var’ diye tanımlamış, ‘ama sen de hep karamsarsın, artık çöküş başladı’ yanıtlarını almıştım.

Benim ‘mucize’ dediğime Esmer ‘sihirbaz’ diyor.

‘Hayır’dan bir ‘sinerji’ çıktığını iddia etmek, gerçekçilik değildir.

Sonuç daha ziyade farklı renklerde kısa süreli çakan havai fişek benzetmesiyle açıklanabilir.

Parçalı, ve parçaları birbirine değmeyen bir ‘poff’ hali.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 Ağustos 2014’ten, 7 Haziran 2015’ten ve en son olarak da kendisine OHAL’lere vesile olan darbe teşebbüsü ardından o bildik siyaset mühendisliğini kararlılıkla başarıyla yürüttü.

Çünkü Kalaycıoğlu ve Esmer’in anlattığı gibi, artık Türkiye toplumu fiili anayasasızlık haline alıştırıldı, hukuk devletine gürültü patırtı çıkarmadan veda etti, ve muhalefet – başta CHP – siyaset mühendisliğinin despotizme odaklı yürüyüşüne izin veren zemini bozmuyor.

Ve en önemlisi, gidişata inandırıcı bir şekilde dur deyici, bütünleştirici bir program, – diğer üç parti tarafından şeytanlaştırılmış HDP’yi bir yana bırakırsak – hiçbir partide mevcut değil.

Programsız muhalefet olmaz.

Sadece itiş kakış, taşra kurnazı hesaplar, oyun içi oyunlar olur.

Erdoğan kutuplaştırıcı siyasetiyle toplumun önemli bir kesimini holiganlaştırdı.

Var olan güvensizlik, sevgisizlik, artık nefrete ve yok etme güdüsüne dönüştü.

Bu halin böyle devam edeceği de anlaşılıyor.

Kimse hayal görmesin.

Böyle giderse, 2019 seçimlerini de rahatlıkla Erdoğan alacaktır.

Yazıyı uzattım.

Bakın, CHP sanki çarkı geri çevirecekmiş gibi YSK-AYM-AİHM ile göz boyamaya ve halkı oyalamaya devam ederken, Saray-AKP-MHP, bundan sonrasındaki kalıcı ceberrut devlet modelini inşa etmek için yola koyuldu bile.

Erdoğan sanki tek bir damla kan dökülmemiş, sanki 500 bin Kürt yerinden edilmemiş gibi bir yandan el altından Kürt Siyasal Hareketi’ne ‘çözüm’ manasında göz kırpmaya başlarken, diğer yandan ABD-Barzani üzerinden Kürtleri bölücü bir oyunu kuruyor. Bu, CHP seçmeni ‘aa acaba AYM ve AİHM’den döner mi?’ sanrıları içinde sağa sola bakınırken oluyor.

Muhalefet arasındaki fay hattının açık kalması, Erdoğan’ın 2019 zaferinin önkoşulu.

Şimdilik ‘iyi’ gidiyor.

CHP cenahı legalizmle, Kürtler de ‘acaba biz yeniden masaya otursak mı?’ sorusuyla başbaşa bırakılırken, başka bir dizayn da devrede:

Seçim yasası, baraj, siyasi partiler yasası.

‘Devlet-i ali’ acaba eski müesses nizam ile AKP-MHP ekseninde ve CHP’nin yedekliğinde yeniden yükselişe mi geçti?

Bu soruyu sormak, ‘hayır kazandı’ diye tekrarlamaktan daha büyük önem taşıyor, bunu bilin.

Çünkü, eğer bu sorunun cevabı evet ise, ‘hakiki’ muhalefetin şansı hayli zor.

Bahçeli diyor ki:

Referandum sonrası kabul edilmiş olan Anayasa’nın uygulamaya geçebilmesi için uyum yasalarına ihtiyaç var. Anayasa’nın bugünkü şeklini oluşturmak için gayret gösteren bir siyasi partinin, uyum yasalarında da aykırı düşünmemesi lazım. Aykırı konuların da karşılıklı görüşmelerle, istişarelerle giderilmesi lazım. Bizim parti yetkililerimizin, uyum yasalarından ne anlaşılması gerektiği konusunda ön hazırlıkları vardır. Diğer siyasi partilerin de buna benzer hazırlıkları olursa karşılıklı görüşürüz.”

Plan program hazır, çark işliyor.

Unutmayın, Gezi’den başlayarak sivil toplumun tüm etkin katları yok edildi, ezildi, büzüldü. Kararlar tamamen merkezileşti ve iyice dikeyleşti.

  • Seçim barajı ne olacak?
  • Değişim yanlısı demokrat Kürtlerin Meclis’te temsili nasıl engellenecek?
  • AKP-MHP fiili koalisyonu, OHAL eşliğinde polis devletinin tüm tuğlalarını 2019’a kadar döşeyebilecek mi?
  • CHP’nin ‘muhafetimsi’ tavrı, 600 milletvekilli yeni TBMM’de iki partili sisteme gidip, o iyi bilinen siyasi konformizmini güçlendirme beklentisinden – veya ‘vaadinden’ – mi?

Ve en önemli soru:

  • Oyunu samimi olarak demokrasiden yana, ‘hayır’ renginde kullanan genç ağırlıklı, kentli, üretken ve vasıflı kitle, Akşener ile Demirtaş arasında özenle açık tutulan uçurumun kapanmayacağını, CHP’nin sistem stepneliğini görerek, radikalleşir ise ne olur?

‘Hayır’cıların ‘Pirüs zaferi’nin potansiyel unsurları bunlardır.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Hayır’ cephesine çifte kıskaç

Türkiye’nin parçalı ve son derece gevşek bağlı ‘hayır’ cephesi bir ‘çifte kıskaç’ girmiş durumda.

16 Nisan sonrasında ortaya çıkan tabloyu iyi okumak lazım.

Referandumda yüzde 50’ye yakın çıkan red bloğunun sahici olduğundan da şüphe yok; parti liderliklerine rağmen bu kadar biriktiğinden de.

MHP tabanı dörtte üç oranında katıldı hayır cephesine.

Onu bir yana bırakalım.

CHP’nin tabanında da sağlam bir duruş yaşandı.

Asıl buraya odaklanmak lazım.

17 Nisan’dan itibaren sokağa taşan ‘sonuç şaibellidir, tanımıyoruz ve Hayır bitmesi yeni başlıyor!’ protestolarına Hayır cephesinin MHP kökenli tabanının katılmadığını ve katılmayacağını varsayabiliriz.

Geriye kalan ana gövde, özellikle şehirli ve genç ağırlıklı kitlelerden oluşuyor. Bunların arasında yüzde 60’a varıncaya kadar hayır oyu veren ilk veya ikinci kez oy kullanmış seçmenler kadar geleneksel CHP seçmenleri de var.

Soru ve sorun basit:

Gezi protestoları benzeri bir direnç enerjisinin dışa taştığı post-referandum günlerinde bir kez daha anlaşılıyor ki, CHP yönetimi ile – genel anlamda – muhalefet tabanı arasındaki makas devam ediyor.

Kılıçdaroğlu ve ekibiyle, başını Baykal’ın çektiği ‘merkezcil devletçi’ kıdemli kadroların, bu kollektif enerjiyi demokrat çerçevede yeniden tarif edip sonucun gayrımeşru olduğu algısını yayma konusunda, daha da önemlisi muhalefetin Meclis ile sokak arasında büyüyen kopukluğu kapatma konusunda pek niyetli olmadıkları anlaşıldı bile.

17 Nisan’ın ilk saatlerinden itibaren CHP’nin birbiriyle çelişen açıklamaları, bütünlükten yoksun hali hızla ‘legalizm’e yöneldi. Ana muhalefet partisi epeydir esasen kapısında arzuhalcilerin oturduğu, içinde de herşeyi mevzuatı şu veya bu şekilde zorlamak olarak gören bazı kasaba avukatlarının bulunduğu bir hukuk bürosu görünümünde. Muhalefet bu parti için, ‘memlekette hukuk düzeni mevcuttur’ varsayımından hareketle, hukukdışılıkların bir şekilde ters tepeceği hayalciliğine indirgenmiş durumda.

10 Ağustos 2014 seçimlerinden sonra da, 7 Haziran genel seçimlerinden sonra da CHP’nin aklına gelen şey ya yargıya gitmek ya da kendisinden çok daha keskin bir zekaya sahip iktidar partisinin çizdiği siyasi oyun alanı içinde kalmaya itiraz etmemek olmuştu.

Sonuçta, Erdoğan’ı yüzde 51 küsur oyla cumhurbaşkanlığına getiren Ağustos 2014 seçiminin fışkırttığı toplu muhalefet fırsatı bile bile tepildi, yüzde 38 küsurla AKP’yi sersemleten 7 Haziran seçimleri ardından gelen müsamere-vari ‘istikşafi koalisyon süreci’ de iki ayda heba edildi.

Bununla da kalmadı, HDP’nin TBMM’den tasfiyesi sürecine de CHP’nin mührü vuruldu.

Şimdi aynı filmi yeniden yaşıyoruz.

Türkiye’de sabitlenmiş duran anti-AKP demokrasi cephesinin Meclis içinde bir karşılık bulması fırsatı, CHP’nin sokakla bağ kurmama inadının yanı sıra, Baykal’da en sarih ifadesini bulan ‘2019’da görüşeceğiz’ şeklindeki öteleme ile artık iyice çürümeye terk edilmiş bulunuyor.

Ortada ne hukuk devleti kalmış durumda, ne de kuvvetler ayrılığı.

Bunu bilmemesi imkansız olan CHP, ‘muhalefet’i YSK-AYM-AİHM alanına sıkıştırarak güç kazanmak olarak görüyor. Bugün buna ‘YSK’yi Danıştay’a şikayet etme’ hamlesi de eklendi.

Erdoğan ‘bu iş bitti’ derken gayet rahat.

Ortada CHP diye bir sahici muhalefet olmadığı için, ‘bitti’ dedi mi,’bittiğini’ adı gibi biliyor. Bunun en somut örneğini ‘görevi bitmiştir’ diyerek Darbe Komisyonu’nu uzaktan kumanda lağvetmesinden anladık. CHP’nin o komisyonda Erdoğan’ın gözünde sadece figüranlıkla sınırlı bir rol aldığını da.

CHP’yi, Erdoğan’ın sık sık ‘yenilen pehlivan güreşe doymazmış’ diye alay etmesinden gocunmayan bir kadro yönetiyor, Meclis grubu içinde de – muhteşem bir insan hakları mücadelesi veren adı sanı malum küçük bir milletvekili grubu dışında – olan biteni toplum değil kişisel çıkarlarının merceğinden izleyen, ‘muhalifimsi’ bir CHP’li çoğunluğu atıl bir şekilde duruyor.

Hayır cephesinin ‘sonun başlangıcı’ diye çıkışının sürdüren öfkeli ve umutlu mensupları için birinci kıskaç budur.

Eğer CHP’nin devletle ve devletilikle bağlarını koparmamış hakim tepe kadroları, FETÖ ve PKK ile mücadele şiarı altında, Kürt ve cemaat tabanının kapsamlı mağduriyetine ‘devletin arındırılması ve 1930 ayarlarının önünün açılması’ olarak bakıyorsa, veya post-referandum döneminde seçim sisteminin manipülasyonuyla ‘ortalık iki partili sisteme kalır’ şeklinde bir mendil kendilerine koklatılmış ise bu kıskacı aşmak imkansız olabilir.

erddd

Ankara semalarında, üç partinin zımni mutabakatıyla ‘eski işletim sistemine dönüş’ dumanları buram buram tütüyor.

Eğer bu gözlemler doğru ise, Erdoğan’ın sistemi ‘Ankaralılaştırma’ hamlelerini CHP karşısında zorlanmadan, veya ‘zorlanmayacağını bilerek’ 2019’a kadar yerine getireceğini varsayabiliriz.

’50-50 durum özellikle demografik değişim, ekonomik veriler gibi açılardan bakılınca sürdürülebilir değil’ diye itirazları anlıyorum.

Evet, değil.

Ama eğer ‘hayır’ bloğunun ana gövdesi olan partinin yönetimi çürümüş sisteme meydan okumak yerine onu yamamak adına pazarlığa hazır durma halini sürdürecekse, sokağa taşan muhalefetin tepe tepe ezilmesi, ezildikçe radikalleşmesi, radikalleştikçe de OHAL rejiminin devamına bahane üretmesi şeklindeki kısır döngü sürecektir.

Eğer önümüzdeki günlerde HDP’li milletvekillerine ve yereldeki yöneticilerine karşı sert cezai tedbirler devam ederse, CHP’nin bunlara karşı nasıl ‘mukabele’ edeceğini bilmeyen yok, ama ben yine de hatırlatmış olayım.

Hala aynı noktada muhalefet.

Çok parçalı, kendi içinde kuşkucu, saplantılı ve, önemlisi, lidersiz.

Bu arada, pek bir kuşkunuz olmasın, sonucun meşruiyetini sorgulatmamaya kararlı Erdoğan partisindeki tasfiyeyi başarıyla derinleştirecek, ve ‘Ankaralılaşma’ anlamında, AKP’yi devletçilik ekseninde milliyetçi-mukaddesatçı-militarist bir yapıya dönüştürüp, olası bir merkez sağın talip olacağı boşluğu da hızla kapatacaktır.

trumperd

İkinci kıskaç, dış dünyanın post-referandum sonrası şekillenmesiyle başlayan tavrıyla ve Erdoğan’ın bunu nasıl yöneteceği ile ilgili.

17 Nisan günü AB üyesi ülkelerden ikisinin diplomatlarıyla ayrı ayrı konuştum. Rutin dışı konuşmaların özü, AB’nin ‘şimdi ne yapacağı’na dairdi.

İsimlerinin kesinlikle yayınlanmaması kaydıyla, ikisi de aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler:

‘Bakın, herkes gerçekçi olsun. Erdoğan’a ihtiyacımız var. Çünkü onunla halletmemiz gereken işler var. IŞİD’le mücadele, mülteci akınının engellenmesi, İncirlik, NATO vs. Diyalog aranacak ve ne olursa olsun pragmatik davranılacak. Türkiye’deki sivil muhalefetin sıkıntısı sürecek mi, evet sürecek. Bir şey yapılamayacak mı, hayır bu sınırlı olacak. Ama durum ne yazık ki bu…’

Trump’ın referandum ardından hemen araması da zaten yeterince kuvvetli bir işaret fişeği. Beyaz Saray, bu konudaki soruları yanıtlarken, sözcü Sarah Huckabee’nin ağzından NATO içinde işbirliği, Türkiye’nin jeostratejik konumu vs kavramları ardından şunu kayda geçirdi bile:

‘Durum şu anda böyle. Eğer siyasetinin Önce Amerika ise ve amacınız Amerika’yı korumaksa bazen mükemmel olmayan opsiyonları tercih etmek zorunda kalabilirsiniz.’

Evvelce hep yazdım, Erdoğan’ın AB gündem defterinde birinci madde Gülen değil Zarrab dosyasıdır, herşey ondan sonra sıralanır, diye. Şimdi New York Federal Mahkemesi’nden tütmeye başlayan ‘ABD ve Türkiye Zarrab konusunda uzlaşma bulabilir’ dumanlarını da bu resmin içine koyun.

İçerde CHP’nin ‘muhaletimsi’ tavrından endişe duymayan Erdoğan, AB’nin veya ABD’nin post-referandumda önüne engel çıkarmayacağından emin görünüyor. (AGİT’e de aldırmayın. Belki tek sürtüşme alanı Avrupa Konseyi olacaktır, ama orada da ciddi bir kopma beklemek yanlış olur.)

Ve hemen kolları sıvadı Erdoğan:

30 Nisan’da Hindistan Başbakanı Mukherjee, 3 Mayıs’ta Putin, 14 Mayıs’ta Çin Devlet Başkanı Jinping, 16 Mayıs’ta Trump, 25 Mayıs’ta NATO liderleri ile görüşecek. Rusya ve Çin’in meşruiyet konusunu asla gündeme getirmeyeceğine kesin gözüyle bakabilirsiniz.

AB’den Juncker ve Tusk’la da görüşecek Erdoğan. Ama onları gereğinden fazla ciddiye alması için bir sebep yok. Tribünlere ‘atın bizi’ yaygarası pompalanırken, Türkiye-AB ilişkilerinde Gümrük Birliği’nin revizyonu ve ekonomi eksenli ‘imtiyazlı ortaklık’ modeli konuşulacak, bu da kesin.

Önü bir hayli açık Erdoğan’ın.

Onun gördüğünü kompozit ‘hayır’ cephesi de duygusallığı bir yana bırakarak görürse, bundan sonra izleyeceği yol haritasını da netleştirmekte rahatlar.

İçerde CHP’ye dışarda ise ABD veya AB’ye bel bağlama zeminini olmadığı bir ters-konjonktür bu.

Çifte kıskaç derken bunu kastediyorum.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gecikmeden…

”Boşuna uğraşmayın. Atı alan Üsküdar’ı geçti, haberiniz yok.”

Böyle mi diyor ‘Başkan’ Erdoğan?

Aynen böyle diyor.

Size ters gelebilir ama söyleyeyim:

Yerden göğe kadar haklıdır.

İş bitmiştir.

Şimdi kopan CHP ve HDP kökenli yaygarayı da, kimse kusura bakmasın, hayretler içinde izliyorum.

Neymiş, mühürsüz oy pusulaları ve zarflar yüzünden bu referandum şaibeliymiş.

Neymiş, CHP açık sayım kuralı çiğnendiği için YSK’den referandumu iptal etmesini istemiş, eğer kabul edilmezse Anayasa Mahkemesi’ne, o da olmazsa AİHM’e başvuracakmış.

Vay canına.

Ve de hayırlı başarılar.

Ben bu kadar çok sayıda balık hafızalı insanın bir arada bulunduğu, idrak sorunu bariz bir ahali görmedim.

İzin verirseniz izah edeyim, hem de yanlış anlaşılmasın:

Bu referandumda bir yığın dalavere katakulli madrabazlık döndüğünden benim de zerre kadar kuşkum yok.

Referandumda medya diye bir şeyin olmadığını, kamusal tartışma denen elzem hadisenin esamesinin okunmadığını, Hayır cephesinin mağdur edildiğini de biliyorum.

AGİT’in bugün açıkladığı rapor da zaten ayan beyan herşeyi ortaya döküyor.

Bunlar ayrı.

Benim hayretim, başta CHP olmak üzere bir ton muhalefet mahfilinin sanki Erdoğan döneminde bunlar ilk kez oluyormuş gibi kendilerini ortaya atarak dövünmelerine ve aynı kum havuzunda kürek çalmalarına.

Bakın, hatırlayalım.

Hatırlamak için de, üzerine çöken yolsuzluk dosyaları kabusundan silkinip hukuk düzenini tarumar ederek kendisine cumhurbaşkanlığı seçiminin yolunu söke söke açan Erdoğan’ın, sınır kural tanımadan Ağustos 2014’te cumhurbaşkanlığını devraldığı günlere geri gidelim.

Bir kere o seçim de kılpayı bitmiş, Erdoğan % 51.79’la cumhurbaşkanı olunca, ‘sen bizim cumhurbaşkanmız değilsin, iki kişiden biri sana hayır dedi, olmaz öyle şey’ babından yaygara kopmuştu.

Hatırlayın.

Erdoğan hiç tınmadı.

Oralı bile olmadı.

Seçimden beş gün sonra, YSK başkanı Sadi Güven, 15 Ağustos’ta o kesin sonucu açıkladı ve resmileştirdi.

Bunun ardından daha büyük bir yaygara koptu.

Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı seçilen kişinin başbakanlık ve parti üyeliğinden ayrılması gerekiyordu.

Bunun için de, YSK’nin resmi seçim sonucu kararının Resmi Gazete’de yayınlanması beklendi.

Beklendi de beklendi.

Beklendi de beklendi.

Ve ne zaman Erdoğan Başbakanlığa Davutoğlu’yu ‘tayin etti’, ancak o zaman Resmi Gazete baskıya girdi (!)

Anamuhalefet partisi CHP, Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ilanından itibaren hem Başbakanlık hem de AKP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmeyip bu görevleri devam ettirmesi nedeni ile etkili başvuru, adil yargılanma ile seçme ve seçilme haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek 25 Ağustos 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.

CHP başta kendisi, bazı safları inandırmaya çalışıyordu ki, denge denetim sistemi işleyecek, ve adalet yerini bulacak, Erdoğan ‘aa tamam’ diyerek iki görevinden de istifa edecek.

Falan filan.

Ne oldu?

Anayasa Mahkemesi’nin 9 Eylül 2014 tarihinde açıklanan kararında başvurucuların, ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri hususlardan ‘mağdur olmadıklarını’ vurgulayarak, başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları incelenmeksizin ‘kişi yönünden yetkisizlik’ nedeni ile kabul edilemez olduğuna oy birliğiyle karar verildiği açıklandı.

AYM de, YSK gibi görevini ‘yerine’ getirmiş miydi?

Getirmişti.

Ağustos sonlarında, hiç unutmam, ‘efendim acaba istifa etmeyi düşünüyor muydunuz?’ şeklindeki kibar sorulara Erdoğan malum üslubuyla gayet net cevabını yapıştırmıştı:

‘Ne istifası? Ya gidin işinize ya!’

Çünkü atı alan daha o zamandan Üsküdar’ı geçmişti.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bakın daha bir tane tane izah edeyim:

Sistem ayarlarının ta Gezi olaylarından başlayarak, 17-25 Aralık sonrasında ivme kazanarak Ağustos 2014’te iyice bozulduğu, hemen sonra Türkiye’nin tarafsız cumhurbaşkanlığına elveda dediği bir dönemden kopup geldik bugünlere.

Araya (CHP’nin başrol oyuncusu olarak girdiği) HDP’lilerin kürsü dokunulmazlığını lağvetme, 15 Temmuz’daki karanlık darbe girişimi ardından Yenikapı üzerinden göz boyama, cadı kazanı kaynatma, 190 medya kuruluşunun kökünü kurutma süreçleri de yaşanarak sistem iyice zıvanadan çıkarıldı mı?

Hem de nasıl.

15 Temmuz’un ‘intikamı’ diye lanse edilen 16 Nisan’da, sanıyor musunuz ki, memlekette hukuk devletinin, adalet mefhumunun zerresi kalmıştı?

Sanıyor musunuz ki, AYM’si, HSYK’si, ve de YSK’si ile devlette ayarları bir arada tutacak özerk kurum, yargı yapısı vardı?

O halde, biz neden ‘varmış gibi’ yapan bir CHP’nin, namevcut bir yargı mekanizmasına başvurularıyla sonuç almasını bekliyoruz?

Biz salak mıyız?

İnsanlarımıza böyle boş umutlar zerketmek ahlaksızlık değil mi?

Bakın, hakkında yaygara kopartılan şaibeli oy sayısı 45 – 50 bin filan değil.

Sözü edilen oy farkı 1 milyon 300 bin.

Ne kadar hilekar olursa olsun, bir iktidar partisinin bu kadar kör gözüm parmağına madrabazlık yapma ihtimali hiç de sanıldığı kadar yüksek değil.

Ters gelecek bir şey daha söyleyeyim:

Olacağı yok ya, diyelim YSK veya AYM bu referandumu geçersiz ilan etti.

Tekrar yapılsın, dedi.

Siz sanıyor musunuz ki, Hayır oyları ‘tekrar’da galip gelecek?

Tam tersine, böyle bir ‘kurumsal şok’ üzerinden yapılacak komplo propagandası ile, oyunu Hayır’a kaydırmış olan ne kadar AKP’li ve milliyetçi muhafazakar varsa, olduğu gibi Evet’e dönecektir.

O zaman, en az % 55 oy oranı ile, bu kez daha sağlam bir Erdoğan zaferine tanıklık ederiz.

Bundan adım gibi eminim.

kemal-kilicdaroglu-saskin

Peki, ne demek istiyorum?

Şunu:

Bu referandum ta baştan yaptırılmamalıydı.

Engellenmesi için anamuhalefet elindeki tüm demokratik direniş olanaklarını sonuna kadar kullanmalıydı.

Erdoğan’ın Ağustos 2014’ten itibaren hızlandırdığı iktidara şahsen el koyma oyununun kurgusu bozulabilirdi ve bozulmalıydı.

Bu referandumun özü ve amacı belliydi:

Türkiye’nin 1946’dan bu yana iyi-kötü işleyen, daha iyiye hep açık kalmış parlamenter sistemini bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde alaşağı etmek.

Bu, Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir sivil karşı darbe durumunu ifade ediyordu ve mevcut siyasi koşullar, böyle bir olağandışı hamleye aynı ölçüde olağandışı hamleyle cevap verilmesini şart kılıyordu.

Erdoğan’ın oyununu bozmanın tek yolu derhal Anayasa Komisyonu’ndan çekilmek, ve CHP olarak topluca TBMM’den istifa ederek erken seçimin yolunu açmaktı.

Bu hamleye büyük olasılıkla HDP de – zaten mağdurdu – katılabilecekti.

Ama CHP için bu elbette ki kendi çıkar ve ayrıcalıklarına aykırı bir durumdu. Onlar için sine-i millet arada sırada raftan çıkarılan bir süslü sözden ibaretti. TBMM konforlu bir mekandı.

Sonunda ne oldu?

Erdoğan’ın senaryosuna tıpış tıpış uyuldu.

Gel babaya gelindi.

Bu arada…

HDP’ye uzak duruldu.

Bir yandan da…

Muhalefetmiş gibi yapılıp hayır oylarının üstün çıkması umuldu.

Peki CHP, 2014’ten bu yana Erdoğan için kural ve ilke kalmadığını, hak aramak için legalist tavırların hiçbir anlam ifade etmediğini, AYM vs başvurularının, tamamen nüfuz altına alınmış yargıya gitmenin boşa kürek çekmek olduğunu bilmiyor mu?

Bilmiyorum, cevabını size bırakıyorum.

Bunca kepazeliğe rağmen, CHP’nin 16 Nisan ardından sanki bu ülkede kurumlar yerli yerindeymiş gibi – evet ‘gibi’ – top koşturması bana son derece tuhaf geliyor.

Acaba CHP, referandum sonrası başlayacak seçim sistemi tartışmalarından kendisine ‘iki partili TBMM’ gibi bir fırsat çıkacağını mı umuyor?

 Acaba böyle bir danışıklı dövüş mü söz konusu?

Bilmiyorum, sadece soruyorum.

Siz de sorun.

Değerli meslektaşım Çiğdem Toker’in Cumhuriyet’te bu konuya değinen yazısından ‘huylandığım’ için bunu sizlerle paylaşıyorum.

Şu noktaları vurgulayıp bitireyim:

  • Kimse, bu referandumun iptal veya tekrarını beklemesin. Olmayacak. Atı alan Üskidar’ı geçmiştir.
  • ‘Sonuç meşru değildir’ yaygarasına Erdoğan asla pabuç bırakmaz. Ta 2014 Ağustos’undan beri buna bağışıklı ve şimdi tabanı daha da kararlı. Bu yaygaranın nefes tüketimi dışında hiçbir anlamı yok.
  • AGİT raporunun da bir yaptırım gücü yok. Tavsiyeler demetidir. O kadar. Bir kulaktan girer öbüründen çıkar.
  • Dış dünyanın sonuçla ilgili meşruiyet kuşkusu dile getirmesi de büyük bir önem taşımayacaktır. Çünkü ABD ve AB için günün sonunda, ‘güçlü lider-istikrarlı yönetim’ ağır basacak ve iş zamana – yani ekonominin dalgalanmasına – bırakılacaktır.
  • Muhalefetin bir sonraki hesaplaşma için 2019’a kendisini odaklaması, 2014’ten beri süren aymazlığın devamı olacak ve daha da ağır bir yenilgiyle sonuçlanacaktır.
  • Erdoğan, 16 Nisan’dan aldığı yetkiyi OHAL’le betonlayıp, önümüzdeki bir buçuk yılı, bir on yıllık iktidar için ustaca kurgulama şans ve imkanına sahiptir. Bu, onun ‘oyun kurucu’luğunun devamı için tam bir Allah’ın Lütfu’dur.
  • Şu anda yapılacak tek bir şey vardır: Sonucu sorgulamak yerine AKP-MHP bloğunun 15 puanı da aşan kaybını sağlam bir kafayla değerlendirmek ve, eğer referandum sonucu bir gerekçe ise, derhal CHP olarak ‘biz bu sonucu tanımıyor ve erken seçim istiyoruz’ diye eldeki tek yolu kullanarak topluca TBMM’den istifa etmek.
  • Çare var mı? diye soranlara dediğim budur. Kalan tek çaredir.
  • Altını çizeyim: Bu anamuhalefet, içi boş bir legalizm ile AYM’ydi şuydu buydu başvurularıyla yetinip insanların umutlarını sömürmekten vazgeçmez, işi zamana bırakırsa, Türkiye ahalisi bundan böyle tamamen bir ‘tek adam’ın insaf ve merhametine emaneten boynu bükük yaşamaya devam edecektir.
  • Yazmadı söylemedi demeyin. Hani derler ya, sayım suyum yok. İşte öyle.

 

AKP, CHP, Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye’nin intiharına ‘Hayır’ diyebilmek

Türkiye hiçbir zaman böyle bir açmazla karşı karşıya kalmamıştı.

Erdoğan, toplumu kıskıvrak yakalamış durumda.

Bırakmaya hiç mi hiç niyeti yok.

Günlerdir ‘Birisinin aklına gelir de sorarlar mı acaba?’ diye bekliyordum.

Soruldu.

Erdoğan da bekletmeden cevabı yapıştırdı:

”OHAL dolarsa yine uzatılır. O noktada mani bir hal yok. Fransa uzatıyor da kimse kıyamet koparıyor mu? Yok. Bizim buna ihtiyacımız olduğuna göre, uzatma yetkisi kimde yasal olarak, bu noktada Milli Güvenlik Kurulu teklif eder, Bakanlar Kurulu bununla ilgili kararını alır, yola devam ederiz.”

Türkiye’yi pek çok otoriter düzeni aratır türden dümdüz, faşist bir formatlamaya götürecek referandumda cevabın ‘Hayır’ olması gerektiğinden hiçbir kuşku yok.

Bu saatten sonra zaten seçmenin önünde beş harften müteşekkil bir araçtan başka hiçbir şey kalmadı.

Ve bu araç, biliyoruz ve bilmeliyiz ki, hiçbir sihirli güce de sahip değil.

Faşizan, lümpen, vandalist gidişi biraz daha geciktirmekten başka.

Hani sel geliyordur, sular kabarıyordur ve sizin elinizde sadece belli sayıda kum torbası kalmıştır ve tek çareniz o torbaları setlere yerleştirmek ve umut etmektir ya, öyle bir şey işte.

Evvelce de yazdım: ‘Hayır’ galibiyetinden beklenen en iyimser sonuç, ki şu an itibarıyla mucize gibidir, bunun AKP içindeki mutsuzluğu bir ‘teşkilat içi kalkışma’ya dönüştürmesidir.

Bu daha önce de, mesela 17-25 Aralık’ın açtığı kapılarda ‘acaba bu parti bir ahlak sınavı verir mi?’ sorusu eşliğinde de yaşanmış ve büyük hayalkırıklığı yaratmıştı.

Gene yaratmaması için hiçbir sebep yok.

Kitle aynı kitle.

Pasif, bencil, miyop, çıkarcı.

Ahlak gibi bir derdi yok.

Muhaliflerin önemli bir kesimi eski çürük sisteme dönüş adına ‘hayır’ diyor, karşılarında ise yeni çürük sistemin daha iyi olduğuna ve olacağına inananlar var.

Dolayısıyla ‘hayır’ın demokratik değişim ve temiz toplum dalgasını kabartacağını savunanlar, iktidar partisinin her katmanında, ayrıca merkezi ve yerel bürokraside, ayrıca varoluşu devlet-iktidar uşaklığında olan iş camiasında son 10 yılda kurulan çürük saadet zincirinin kopma ihtimalinin çok zayıf olabileceğini gözardı ediyorlar.

Gözardı edilen bir başka husus, 7 Haziran’da TBMM’ye 80 HDP’linin girmesiyle devlet ricalinde yaşanan şokun ardından, devlet-i alinin muazzam bir korunmacılığa sürüklenmişliği ve bunun sonucunda ortaya çıkan militarist ‘Türk-İslam’ sentezinin, stratejik bir karar olduğudur.

Devlet-i ali böyle bir karar verdiyse, ve Türkiye’nin merkezcil muhalefeti, ama sağ ama sol ama Kemalist, kendi geleneksel ahmaklığı ve inadı içinde paramparça, Kürtlere karşı mesafeli durdukça, bu gidişatın, bu ‘sentetik deney’in devam edeceğini kesin görebiliriz.

Belki de Erdoğan, ne kadar güç sahibi olursa olsun, bu denklemde bir teferruat.

‘OHAL yine uzatılır’ dediğinde Ankara’da bazı çevreler ‘fevkalade’ diye başını sallıyorsa, veya CHP ‘muhalifmiş gibi’ bakmaya devam ediyorsa, bunun çok özel bir anlamı var.

hayıreve

Kamuoyu araştırması kirliliğine aldırılmaması gerektiğini birkaç kez yazmıştım.

Benim için önemli olan, dün-bugün açıklanan son iki araştırma.

KONDA’ya göre Evet oyları % 51.5 önde.

Gezici’ye göre Evet oyları % 51.3 önde.

Evet belki biraz daha düşük olabilir.

Durum 50-50 demek en sağlıklısıdır.

Bunlar bana sadece, Evet oylarının önümüzdeki iki-üç günde daha da artacağını söylüyor.

erdu

Erdoğan Türkiye’nin referandum hafızasının farkında.

Bu yüzden ‘Evet oyları yükselmekte’ derken kendinden emin.

Bir başka nokta daha var.

Erdoğan, Batı’nın muhtemel bir ‘Evet’ zaferine sadece ‘vozurdanır’ gibi yapacağını da biliyor.

Çünkü, AB, NATO gibi yapıların esas olarak yönetimde istikrar önceliği üzerinden akıl yürüteceğini düşünüyor.

Çünkü devran bunu gerektiriyor.

Evet galip geldiğinde Erdoğan bunu 2015’ten bu yana izlediği siyasetin tasdiki, ve bundan sonrası için de açık çek olarak görecek, hakkındaki yolsuzluk dosyalarının gezegenden buharlaştırılması için elinden geleni ardına koymayacak, aklına ne eserse yapacaktır.

Kimse buna dışardan şu ana kadarkinden daha büyük bir itiraz dalgası beklemesin.

Diyelim tersi çıktı.

Hayır oyları ağır bastı.

Kimse bundan bir mucize beklemesin.

Yeni bir kavga dönemi başlayacak, ama çıta daha da yükselecek.

Diyelim, hayır oyları kılpayı galip çıktı.

Bunu Erdoğan yandaşları nasıl karşılayacak?

Saray fedaisi ‘Kardeş kal Türkiye’nin elinde 500 bine yakın silah olduğunu bizzat kendi kaynakları açıkladı.

Şöyle bir senaryo düşünün.

Sokağa birileri döküldü.

Bunlar Evet veya Hayır kamplarından olabilir.

Farketmez.

Kavga çıktı, büyüdü, kan döküldü, yayıldı.

Öyle veya böyle, 19 Nisan’dan itibaren OHAL’in uzayacağına kesin gözüyle bakabilirsiniz.

OHAL’in uzaması, Erdoğan’ın iktidarının bekası ve mutlak yetkili başkanlık hayalinin canlı kalması için elzemdir.

Ne demek istiyorum?

Kimse boş hayallere ve aceleciliğe kapılmasın.

Hayır galip gelirse, Türkiye’nin parçalanmış, ahmak, miyop muhalefeti sadece zaman kazanmış olacaktır.

Muhalefetin kaderi, sadece AKP içinde bir kıpırdanma olmasına bağlıdır.

Eğer bir sonuç elde etmek istiyorsa, muhalefetin tek şansı, Türkiye’nin tek değişim dinamiği olan Kürt dinamiğine yakınlaşmak, ve tüm mağdurları – Gülen hareketinin mağdur tabanı da dahil – bünyesine toplayacak bir demokratik anayasa hareketinin öncülüğünü üstlenmesine bağlıdır.

Aksi halde bu kısır döngü parçalanmaya kadar gidecektir.

Pazar gününün tek anlamı, zaman kazanmak.

Bundan ibaret.

Hayır oyları kazanırsa, faşizme gidişe el freni çekilmiş olacak.

Bunun için de katılımın yüksek olması için çaba göstermek şart.

Özellikle gençlerin sandığa gitmesi sağlanmalı.

Ve sayım esnasında uyanık olunmalı.

Yeri geldi, sandık güvenliği için bir uyarı notuyla bitireyim:

16 Nisan’da yapılacak Anayasa Değişikliği Halk Oylaması’nda 81 ilde sandık sonuç tutanaklarının Türkiye Tutanak Teyit Sistemi’ne (T3) aktarılmasını ve böylece YSK seçim sonuçlarının bir sağlamasını yapmayı hedefliyoruz. Bu amaçla bütün vatandaşların kullanabileceği bir mobil uygulama hazırladık: Mobil cihazlarınıza kolayca yükleyebileceğiniz T3 Tutanak Gönder uygulaması.

16 Nisan Pazar günü bu uygulama ile görev aldığınız sandığın sonuç tutanağının fotoğrafını çekip T3 sistemine yüklemenizi bekliyoruz.

Sandık başında görev alsanız da almasanız da resmi sandık sonuç tutanakları sınıf kapılarına asıldıktan hemen sonra, ulaşabildiğiniz kadar çok tutanağın fotoğrafını çekip T3 sistemine göndererek sonuçların sağlamasının yapılmasına doğrudan katkıda bulunabilirsiniz.

Bunu mümkün olduğu kadar çok kişiye duyurmak için de sizlerin desteğine ihtiyacımız var! Lütfen çevrenize bu uygulamadan bahsedip sosyal medya hesaplarımızdaki içerikleri paylaşın.

Uygulamayı İndir, Uygulamayı Paylaş; Seçim Günü Sonuç Tutanağının Fotoğrafını Çek, T3’e Gönder!

http://oyveotesi.org/t3/

salaks

Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Muhtemel ‘hayır’ zaferinin önemi, AKP içinde yaratacağı ‘Komodo etkisi’nde gizli

Dört gün kala top hala ortada.

Daha önce de yazmıştım: ‘Top bizde’ diyenlere fazla kulak asmamakta yarar var.

Referandum öncesi evet ve hayır adeta birbirine yapışık halde koşmakta.

Sadece otoriteleşmeyi kalıcı kılmakla kalmayacak, daha da ötesine geçip totaliterliğin, mutlak polis devleti modelinin kapılarını ardına kadar açacak bir sürecin son dakikalarına girdiğimizde, niye hala belirsizlik egemen, tam olarak anlamak gerek.

Toplumun ta Gezi olaylarından bu yana durmaksızın serseme çevrildiği, artık neyin iyi neyin kötü olduğunu pek ayırdedemez hale getirildiği, korku şırıngasının habire çalıştığı bu sürecin darbe girişimini izleyen son dönemdeki trauma etkisi, OHAL’in mengenesi bu belirsizliği besleyen ana etkenler olabilir.

15 yıllık AKP hikayesinin, 2011 seçimleri sonrasında tamamen katı kimlikler üzerine oturtulan, mevzilerin buna göre sabitlendiği, ve en önemlisi ‘genel muhalefet’in içine de birbirine karşıt, kemikleşmiş düşman kimliklerle örülü siyasetinin kapladığı zeminin kalıcı ve zehirli varlığı da artık şüphe götürmüyor. Kararsızların hala çok yüksek görünmesi, belki de seçmenin geleceğe dair umudunu kestiğinin bir işareti. Bana sorarsanız bu umutsuzluğu en çok ilk veya ikinci kez oy kullanacak – belki de hiç kullanmayacak – olan, muhalif bakışlı ama ‘rol modeli’ bulamayan genç seçmen oluşturuyor.

50-50 gibi bir bıçak sırtında durumu başka faktörlerle de açıklamak mümkün ama şimdilik burada duralım.

Topu ortalarda gören iki kamuoyu araştırma kuruluşunun son bazı saptamalarına kısa bir bakış atalım.

evethayır

% 53.3 Evet, % 46.7 Hayır gibi bulgulara ulaşan Gezici Araştırma Müdürü Murat Gezici’nin Cumhuriyet’e sunduğu analizde, dikkate değer birkaç nokta:

  • Türkiye’de 15 Temmuz sonrası milliyetçilik arttı. Muhalefet toplumu konsolide etmekte zayıf kaldı.
  • Sandığa gitmeyen yüzde 15- 17 oranında bir kitle var. Bu seçmen öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor, bu seçmene muhalefet umut olamadı: 14 yıllık AKP iktidarının her seçimi kazanması, Erdoğan’ın karizması, muhalefet liderlerine güvenin azalması, kendilerini iktidara taşıyacaklarını ummadıkları için ‘bir oyumla bir şeyi değiştiremem’ dedirtiyor. Sandığa gitmeyenlerin yüzde 55.9 ‘bir oyumla bir şeyi değiştiremem’ diyor. 
  • Sandığa gitmeyenlerin yüzde 44’ü genç.
  • Bu kampanya toplumun 80’i için değil, kararsız olan yüzde 20’si için yapılıyor. Her iki taraf da bu kararsızları sandığa yönlendirmede zayıf kaldı. Sandığa gitmeyenlerin yüzde 75’i hayırcı, yüzde 25’i evetçi.
  • Referandum sonucunu belirleyecek seçmen kitlesi AKP ve MHP’ye oy vermiş merkez sağ seçmen kitlesi. Bu yüzde 70 görünüyor. 
  • Muhalefet merkez sağ seçmenin kaygılarını giderecek tutum geliştirmekte başarılı olmadı.  
  • MHP tabanının yüzde 55’i, HDP seçmeninin de yüzde 15’i evet veriyor.
  • Halk Erdoğan’dan korkmuyor. Aksine toplumun çoğunluğunda 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a güven arttı. Onu doğal bir lider gibi görmeye başladıklarını görüyoruz. 15 Temmuz olmasaydı hayırlar yüzde 60-65 bandındaydı. 15 Temmuz öncesi başkanlığa destek 35, maksimum 37 civarındaydı. Son dönemde ülkenin bekası için, ülkenin daha iyi bir ekonomiye sahip olması için seçmenin ‘evet’ dediği görülüyor.
  • Seçmenin referandumda oylanacak değişikliği bilme oranı sadece yüzde 55. Yüzde 45’i bilmiyor.  
  • AKP’lilerin ise yüzde 80’i referandum içeriğini asla bilmiyor. Erdoğan’ın karizmasından ötürü, ‘o yapıyorsa bir bildiği vardır’ diye oy verenler yüksek bir oranda.
  • Erdoğan tekrar doğdu. Çünkü MHP’yle ve MHP tabanı ile barıştı. 14 yıllık iktidarı boyunca Türk milliyetçileriyle, ülkücülerle arasına mesafe girmişti. Bunu kapatmış oldu. Referandumun kazananı Erdoğan olacak. Hayır çıksa bile kazanan o olacak. Çünkü milliyetçilerin ona oy verdiği görülüyor.
  • MHP seçmeninin en fazla evet gerekçesi, ülkenin bekası söylemi. İdeoloji ile değil, ‘ülke sevdası’ olarak gördükleri için evet dedikleri görülüyor.
  • Evet ve hayır kampanyalarında liderin olduğu tek afiş Erdoğan’a ait. Hayır afişlerinde hiçbir liderin fotoğrafı yok. Evet kampanyasında Erdoğan faktörü, karizması kullanıldı. Evet logoları ile birlikte taşınarak seçmene mesaj verildi. Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi başarısının bir anlamda PR’ı kullanılarak ivme kazanmasını sağladılar.

SONAR Başkanı Hakan Bayrakçı’nın yorumu çelişkili; sadece şu noktaları altı çizilmeye değer buldum:

  • Yüzde 12-15 oranında ‘kararsızım, fikrim yok, cevap yok’ diye görüş belirtmeyen bir kitle var.  
  • 2.5 milyon civarında memur var. Bunların hiçbiri ankette ‘hayır’ demiyor. 5 bin kişiyle yaptığınız bir ankette 250 memur olmalı. Bunların hiçbirinde hayır çıkmıyor nedense.
  • Ben olayı başa baş görüyorum. 49.9’da da kalabilir hayır. 55’lere çıkarsa şaşırırım. 40 yıllık tecrübem bu işin kafa kafaya biteceğini söylüyor.

Durumu böyle gören araştırma kuruluşlarının sayısı ikiden fazla. Böyle biterse, özellikle 52-48 veya daha dar bir banda sıkışacak bir ‘evet’ galibiyetinin sonucun meşruiyetini daha da keskin biçimde sorgulatacağını, özellikle dış dünyada Türkiye’ye olan güveni ve umut ışığını daha da söndüreceğini, ülkenin bir müddet dış dünyada yüzer gezer halde bırakılacağını öngörebiliriz.

Erdoğan bu yüzden % 55 üzerine çalışıyor, ve eğer bugüne kadarki siyaset mühendisliği ve kurumsal güdüm mahareti beni yanıltmıyorsa, üzerine şaibe düşmesini zerre kadar umursamadan, her türlü aracı kullanarak bu çıtanın üstüne bir ‘evet’e oynayacaktır.

Bu referandum, Erdoğan’ın ince ince işlediği, Milliyetçi-Mukaddesatçı rejim ve ‘Yüce Lider’ projesinin nihai ve en can alıcı aşamasıdır; boşa basmamak ve 7 Haziran sonrası gibi bir mayın tarlasına girmemek için elinin altına topladığı bütün mekanizmaları sonuna kadar kullanacaktır.

7 Haziran ve 15 Temmuz kırılmalarına baktığımda, bugünlerdeki ‘hayır’ söyleminin içine doldurulmaya çalışılan bazı – tabii ki hepsi değil – umut aşılarının beni acı acı gülümsettiğini söylemeliyim.

Eğer galip çıkarsa – ki muhtemeldir – ‘hayır’ın her derde deva olacağının üzerinden kurgulanan argümanlar tam hedefi tutturmuyor. ‘Hayır’ galibiyeti sadece, iyice hız kazanmış bir totaliterleşme rüzgarının önüne zayıfça bir set çekecek, muhalefete biraz daha zaman kazandıracaktır. O kadar. Böyle bir durumda, iyice katı kimliklerinin içine gömülmüş olan üç muhalefet odağının – Kemalist-Seküler, Kürt ve Milliyetçi – 2019 için kağıt üzerinde gözüken genel seçimlere kadar nasıl bir değişime gideceği, yakınlaşma olup olmayacağı, belki de şimdiden cevabını verebileceğimiz bir durum: Olmayacak.

Unutulmaması gereken bir açmaz var ortada. Bu da 7 Haziran sonrasında kökten gözden geçirdiği koreografiye bakınca anlaşılıyor. Meclis’e HDP’nin 80 milletvekili sokarak sadece Saray’ı değil, özellikle TSK’nın tepesini şoka uğrattığı 7 Haziran’ı izleyen günlerde Deniz Baykal ile görüşmesi, hemen ardından Ceylanpınar bahanesiyle Barış Süreci’ni bitirmesi, MHP ile hızlı yakınlaşma, dokunulmazlıklar meselesinde CHP ile ‘fiili işbirliği’nde elde edilen başarı, ve ardından da Suriye ve Kürt siyasetinde memnuniyetsiz bir subay kesiminin derinden budanmasıyla gelişen, TBMM Komisyonu’nun bile bile etkisiz bırakılmasıyla sonuçlanan bir 15 Temmuz hadisesi bir araya geldiğinde, şu soru karşımıza dikiliyor:

Türkiye, devlet ve bürokrasi içi yeni bir konsensüsün sağlandığı bir sürecin dışına düşmeyen bir referandumla mı karşı karşıya?

Mızrak belki de evet ve hayır çuvalına da sığmıyor olabilir. Üzerinde düşünmeye değer. Her hal-ü karda, ‘hayır’ argümanlarındaki bazı aşırı iyimser kısımlar, yansıttğım bu tablo içinde Erdoğan’ın TBMM’yi istediği gibi yönettiği, OHAL’i elinde maymuncuk gibi tuttuğu, yargı ve medyaya diz çöktürdüğü gerçeğini gözardı ediyor.

Cumhurbaşkanı’nı alet çantası çok zengin. Kendisi de ‘ters gidecek işlere’ karşı gayet hazırlıklı. Bu bakımdan referandum ‘zaman kazanma’dan ibarettir, diye düşünüyorum.

Komodo Ejderi’ni bilir misiniz?

Bunu bana Türkiye’de artık yazamayan bir arkadaşım hatırlattı geçenlerde. Evet-Hayır çekişmesini ve olasılıkları konuşurken o sordu, Komodo Ejderi’ni bilip bilmediğimi.

Endonezya’da yaşayan, dünyanın bu en iri kertenkelesinin ısırığı çok özeldir. Bunlar ağır hareket eden yaratıklardır, genellikle kendilerini küçümseyen tembel büyük baş hayvanlara, mesela mandalara dadanır, habire etraflarında dolaşırlar.  Avlarının uyuşuk bir anını sabırla kollar, bir fırsatını bulup bacağından ısırırlar. Bu ısırık, ısırılana hafif gelir. Manda ‘yahu git işine kardeşim’ dercesine aşağılayıcı gözlerle bakar, ve oradan yavaş yavaş uzaklaşır.

Komodo’lar da ağır ağır peşlerinden gelir, uzakta mevzilenip izlerler. Komodo zehiri çok ağır işler. Kurban ikinci üçüncü günden sonra bir halsizlik hisseder ama hayatını normal devam ettirir. Ama beş-altı gün sonra ‘rehavet’ artar. Çünkü zehir kanın pıhtılaşmasını engellemiş, kan kaybı başlamıştır. Giderek bilinç de kapanmaya başlar. Hayvan kolayca yorulur; yakından onu izleyen Komodo ekibinin bakışları altında, yaklaşık onuncu gününde bir köşeye yığılır kalır.

Kocaman kertenkeleler ölüm halinden iyice emin olunca üzerine topluca üşüşür, kemiklerine varıncaya kadar temizlerler.

‘Hayır’ galibiyeti – hele açık ara farkla gelirse – Türkiye’nin şoklanmış siyasetinde işte böyle bir ‘Komodo Etkisi’ yaratabilir. Ama ısırık yiyenin siyasi çöküş süreci hem etrafa daha hasarlı, hem de beklenenden çok daha uzun süreli olabilir.

Ne demek istiyorum?

Şunu: Kendi kapalı kulvarlarından ‘Hayır’ kampanyası yürüten muhalefetten, ‘evet’i püskürtmek ötesinde bir ortak demokrasi hamlesi, bir alternatif siyasi program beklemek hayalcilik olur.

‘Hayır’ galibiyetinin Türkiye için üreteceği tek yeni dinamik, AKP içinde ‘Komodor Etkisi’ni tetikleyici özelliği olacaktır. Yani Erdoğan ve ekibinin otokrasi yürüyüşüne karşı hamle, gelse gelse AKP içinden gelecektir.

Kısacası, sadece zamana oynanıyor.

Erdoğan, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

15 Temmuz’u kim kurguladı, kim rol aldı? İşte AB’nin ‘Çok Gizli’ istihbarat raporu:

15 Temmuz ile ilgili ‘gerçek resim’ henüz bulanık. Ama – özellikle ‘dışarda’ – yapılan her açıklama ve yayınlanan her rapor, bizleri o ‘gerçek resme’ biraz daha yaklaştırıyor. Katedilecek yol daha uzun.

Darbe girişimi ile ilgili ilk raporlardan biri AB kaynaklıydı. Avrupa Birliği’nin istihbarat birimi olan EUINTCEN değerlendirmesini, 15 Temmuz’un tozu dumanı biraz yatıştıktan ve OHAL ilan edilip ‘büyük temizlik’ başladıktan sonra, Ağustos ayı sonunda yapmıştı.

Sonradan anlaşıldığı kadarıyla toplam altı sayfalık ‘çok  gizli’ kayıtlı bir rapor, AB’de çok sınırlı sayıda karar verici birime gönderilmişti. Söz konusu istihbarat birimi, AB üyesi ülkelerin en güçlülerinin istihbarat servislerinin ortak çalışması üzerine kurulu, yani ‘çok kaynaklı’ ve ‘mukayeseli’ değerlendirme kabiliyetine sahip bir yapı. Bu açıdan metin ayrı bir önem taşıyor.

EUINTCEN’in raporu 17 Ocak’ta, yani beş ay sonra basına sızdı. İngiltere’nin Times gazetesi içerikle ilgili çok kısıtlı bilgilere yer verdi.

Daha sonra EUObserver sitesi de Times haberine atıfta bulundu; aynı alıntıları kullanarak.

Daha sonra, sonbaharda AB yetkilisi Johannes Hahn’ın açıklamalarına bakılınca yine anlaşıldı ki, Hahn ‘AKP darbeye önceden hazırlıklı idi’ şeklinde raporda yer alan ifadeleri kelime kelime tekrar etmişti.

coup1

Rapor neden bu kadar dar bir içerikle yayınlanmıştı? Gerisinde ne vardı? Bunun sebebini geçenlerde öğrendim: ‘Çok gizli’ kayıtlı metin, çok az sayıda ‘VIP’ kişiye iletilmişti. Raporu sızdıran kaynaklar ancak kendi işaret ettikleri kısımların yayınlanmasını uygun buluyorlardı, aksi halde güvenlik tedbirleri sızdıranın kimliğini kolayca bulabilirdi.

Aşağıda AB’nin 24 Ağustos tarihli raporunun hemen tümünün Türkçe çevirisini olduğu gibi, hiçbir cümlesini çıkarmadan, kalın harflerle belirtilen vurgu cümlelerini de aynen koruyarak aktarıyorum.

Ancak burada iki nokta önemli:

Giriş ve sonuç kısımları dışında metinde dört bölüm var. Bunlardan Fethullah Gülen Hareketi’nin geçmişini, doktrinini ve çalışma yöntemlerini anlatan kısmı, tamamı farklı ifadelerle ama aynı içerikte defalarca kamuoyuna mal olduğu için buraya almadım.

İkincisi, rapor yayınlanalı sekiz ayı aşkın süre geçmiş. Acaba, araya giren soruşturma, ifade, açılan davalar, gelişmeler ve veriler ardından rapor bir bütün olarak bugün de aynen geçerli mi? Varsa, geçersiz kalan, veya değiştirilmeye muhtaç kısımları, tespitler hangileri? Kaynağım, ‘Tümü bugün de aynen geçerlidir. Herhangi bir güncelleme ihtiyacı tamamen Türkiye hükümetinin somut kanıt sunup sunmayacağına bağlıdır’ dedi.

Şimdi AB istihbarat birimi EUINTCEN’in ’15 Temmuz darbe girişimi’ raporunu okumaya başlayabiliriz:

darbes


Ana tespitler:

  • Darbe kararı, yaklaşmakta olan kurumsal tasfiye korkularından kaynaklanmıştır. Gülenistler, Kemalistler ile AKP muhalifleri ve ‘fırsatçılar’dan oluşan bir subaylar grubunun darbenin arkasında olması muhtemeldir. Gülen’in şahsen darbe girişiminde bir rol oynandığı muhtemel değildir.
  • Gülen Hareketi’nin (GH) resmi katmanlardaki popülerlik oranı yüzde 8 ila 10 arasında görünmektedir. Bununla birlikte asli popülerlik oranı, GH yandaşlarının katıldığı belli bazı kurumların (yargı, eğitim sektörü ve emniyet) yönetim katlarında, belirtilenden daha yüksek olabilir.
  • Gülen grubu gücünü emniyet, mahkemeler ve savcılık makamları gibi yapılardaki mensuplarının mevcudiyetinden almaktadır. Bu, sürgündeki Gülen’in, ülkedeki durumu etkilemesini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faaliyetlerini kontrol etmesini sağlamaktadır. Bu durum evvelce, Gülen yandaşlarına karşı polis, yargı sistemi, iş camiası, medya ve idari bürokrasi içinde tasfiyelerin gerçekleştirildiği 2014’te bir ‘boy ölçüşme’ye yol açmıştır.
  • Türkiye’deki darbe girişiminin gelecekte çok sayıda etkisinin olması beklenmektedir, Ancak AKP Hükümeti bunları kendi çıkarlarına uygun olarak sunacak ve bunlarla yine kendi menfaatleri doğrultusunda baş edecektir. AKP darbe girişiminden fayda sağlamaya çalışacaktır; bu süreçten çok daha güçlü de çıkabilir. İç politikada AKP’nin bu tek rakibiyle hesaplaşmaya kalkışacağı değerlendirilmektedir. Buna koşut olarak uluslararası ilişkilerinde de, daha güçlü bir başkanlık sistemi yaratmak için, gücünü koruduğunu göstermeye çalışacaktır.
  • Giriş:

Türkiye Hükümeti, imam Fethullah Gülen ve ona bağlı Hizmet Hareketi’ni darbe girişiminin arkasında olmakla suçlamaktadır. Bu rapor, darbe girişimi bağlamında Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi ile popülaritesi, ülke içindeki etkileri ve iktidar partisiyle ilişkileri hakkında bir analiz sunmayı amaçlamaktadır.

  • Erdoğan’ın Gülen’le ilişkileri:

Gülen ve Erdoğan arasında 1990’ların sonlarında başlayıp 2009’daki ilk sürtüşmelere kadar devam eden ilişki ve işbirliği, samimiyet ve işlevselliğe dayanıyordu. AKP yönetiminin 2003 ile 2010 arasındaki ilk yarısında GH, Erdoğan ve AKP’nin stratejik ortağı idi. (GH) AKP ile beraber Ordu içindeki Kemalist unsurlara, güvenlik güçlerine ve adli yapıya karşı (Ergenekon ve Balyoz davaları) kapsamlı tasfiye hareketinde yer almıştı. Bu kurumlardaki kadro açıkları, müteakiben, GH ile bağlantılı kişiler tarafından doldurulmuş, GH’nin gücünü artırmıştı.

Erdoğan ile GH arasındaki ilk görüş ayrılıkları, Mavi Marmara olayı esnasında takındıkları zıt tavırların ortaya çıktığı 2010 yılına kadar geri gitmektedir. 2012 Şubat’ında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın gözaltına alınma girişimi de bir başka kritik noktayı oluşturmaktadır.

17 Aralık 2013’te patlayan yolsuzluk skandalı, dönemin başbakanı Erdoğan ile bazı bakanları kadar, onların ailelerini de kapsamaktaydı. Rejim bir süre sarsıntıya girdi ise de hızla toparlandı ve yolsuzluk suçlamalarını komplo olarak tanımlayarak karşı atağa geçti. Bunun sonucunda AKP hükümeti Gülenistlerden öç almaya girişti.

İlk tasfiyeler savcılık, emniyet, istihbarat ve diğer devlet kurumlarında oldu. Mesela Türk kültürünü tanıtma amacıyla Gülenistler tarafından kurulmuş olan Yunus Emre kurumlarında köklü bir tasfiye gerçekleşti. Gülenist yapıların en alt seviyelerde bile dağıtılması ve ortadan kaldırılması amaçlı operasyonlar 2014’ten bu yana kesintisiz olarak sürmektedir. Gülenistler  ve AKP 2013’ten bu yana sürekli çatışma halindedir.

Siyasi boyutta bakıldığında, Gülen grubu gücünü emniyet yapıları, mahkemeler, ve savcılık makamlarındaki yapılarından almaktadır. Bu, sürgündeki Gülen’e ülke içindeki durum üzerinde nüfuzunu kullanma ve Erdoğan’ın faaliyetlerini kontrol etme imkanı tanımıştır.

Gelgelelim, bu durum, 2014 başlarında Türkiye Başbakanı polis kadrolarına idari tedbirler getirdiğinde değişmiştir. Öte yandan Gülen grubu kaliteli eğitim vaat eden okullar ve üniversiteler ağı üzerinden Türkiye toplumu üzerinde nüfuzunu sürdürmekteydi. Bu da (Gülen’in) siyasi vizyonunun yandaşı olan kişilerin resmi ve özel kurumlara sızmasına imkan tanımaktaydı. Bu strateji, Erdoğan’ın iktidarına karşı uzun vadeli tehditlerin en büyüğüdür.

  • Gülen Hareketi’nin popülaritesi:

GH’ne karşı tasfiyeler emniyet, adalet sistemi, iş camiası, medya ve devlet bürokrasisi içinde 2014’ten bu yana sürdürülmektedir. MİT, bunlar içinde önemli sayıda Gülenist barındırmayan tek kurumdu; bu kurumun en önemli önceliklerinden biri GH’ni izlemek ve ‘sakıncalı bireyler’in listesini çıkarmaktı.

Bile isteye manipüle edilegelmiş Türkiye toplumunda GH’nin resmi popülarite ve sızma oranı değişmektedir, ancak bizim değerlendirmelerimize göre yüzde 8 ila 10 dolayındadır. GH mensuplarının, Kemalistlerin tasfiyesi ardından  girmeyi başardığı belirgin kurumların yönetim katlarında (yargı, eğitim, polis) bu oran daha yüksek olabilir.

GH’nin AKP ile ittifak halinde olduğu dönemde sadece sınırlı sayıda Gülenist’in orduya katıldığı bilinmektedir, ancak bunların hemen tümü alt rütbelerde gerçekleşmiştir. Sonuç olarak bu kişiler sadece sayıca az olmakla kalmamakta, halen teğmen veya binbaş rütbeleri seviyesinde bulunmaktadır.

Elde ettiğimiz bilgiler, sekter ve gayrı-şeffaf GH’nin Türkiye toplumu içinde Kürtler de dahil olmak üzere sevilmediğini, korkulduğunu teyit etmektedir.

  • Gülenistler ve Başarısız Darbe Girişimi:

Elde edilen bilgilere göre, TSK ve Jandarma bünyesindeki Gülenistlere karşı 2016 Ağustos başlarında, MİT tarafından hazırlanmış listelerin esas alındığı kapsamlı bir tasfiye hareketi tasarlanmıştı. 16 Temmuz’da, yani darbe girişiminden bir gün sonra, bazı tutuklamalar da planlanmıştı.

TSK içindeki Gülenist subaylar grubu yaklaşan tasfiye dalgasının getireceği ihraçlar ve (Türkiye’de terörist örgüt ilan edilmiş olan) GH’ye mensubiyet üzerinden yargı önüne çıkarılmalar nedeniyle darbe yapma baskısı altındaydılar. Darbe aynı zamanda görevde kalmış Kemalist-Laikler ile hükümetin özellikle PKK ve Suriye politikalarından memnuniyetsiz olan başka ordu kesimleri tarafından da desteklendi. Bunun en önemli kanıtı – Güneydoğu’da Suriye sınır bölgesindeki – 2’nci Ordu’nun katılımı ve bu yapı içinde süren misilleme ve baskılardır.

Türkiye yönetimi, 15-16 Temmuz darbe girişiminin arkasında İmam Fethullah Gülen ve hareketinin olduğu konusunda mutlak kanaat birliği içindedir.

Ancak, elde edilen istihbari bilgilere göre, Gülen’in eski müttefiki Erdoğan ile kadrosuna karşı gerçekten de bu adımları atma kabiliyeti ve kapasitesine sahip olduğu, muhtemel görünmemektedir.

Kendisini Türkiye’nin laik devlet olarak muhafızı olarak gören Ordu ile ılımlı bir İslamcı doktrinin davasını güttüğü bilinen Gülenistlerin, Erdoğan’ı devirmek için birbiriyle işbirliğine girdiklerine dair hiçbir kanıt yoktur.

Elde ettiğimiz bilgilere göre Gülen Hareketi laik muhalefet yapılarından ve ordudan kopuktur, onlara bir hayli mesafeli durmaktadır. Laik düzenin tehlikede olduğunu ne zaman düşünse, ordunun tipik bir biçimde iç siyasete müdahale ettiği bilinmektedir.

Ancak laik düzen sadece Erdoğan tarafından değil, AKP tarafından da tehdit edilmektedir. Gülen İslamizasyon’un kazanımlarının asla ortadan kaldırılmasından yana değildir. Ayrıca AKP, Gülenistler tarafından kabul görmektedir; onlar sadece partinin mevcut liderlerinden kurtulunmasını istemektedirler.

Erdoğan’ın AKP yönetimine muhalif olan kesimlere (GH, Laikler ve sivil aktivistler) karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak ve kişisel amaçlarına ulaşmak için darbe girişimini ve OHAL’i istismar ettiği açık ve nettir. GH’yi şeytanlaştırmak ve darbeden sorumlu tutmanın, Erdoğan açısından çok başarılı bir hareket olduğu kesindir. Tasfiyelerin hız ve kapsamı bu bakımdan şaşırtıcı değildir. Istanbul’daki Gezi Park protestolarının bastırılmasının ardından MİT sadece GH mensuplarından değil aynı zamanda sivil aktivistlerden oluşan kapsamlı bir ‘sakıncalı kişiler’ listesini hazırlamış idi. Geçmiş yıllardaki MİT faaliyetleri, Gülenistler kadar diğerlerinin de fişlenmesine odaklanmıştı. Bu da açık bir biçimde, darbe girişimini izleyen günlerde tüm Türkiye’ye yayılan gözaltına alma dalgasının önceden planlandığını göstermektedir.

Darbe, önceden tasarlanmış geniş kapsamlı ‘derdest etme hamlesi’nin katalizörü olmuştur.

….

(Bu kısımda Gülen Hareketi ile ilgili kamuya mal olmuş genel bir bilgi toparlaması yer almakta.)

….

  • Sonuç:

Emniyet, yargı, iş camiası, medya ve bürokrasi içindeki GH yandaşlarına yönelik misilleme ve yaptırımlar devam edecektir. Bünyesinde dikkate değer ölçüde Gülenist barındırmayan tek yapı MİT’tir; bu kurumun en önemli önceliklerinden biri GH’yi izlemek ve ‘sakıncalı bireyler’ listesi çıkarmaktır. GH, eğitim, yargı, medya, kamu sektörü ve polis içindeki nüfuzunu kaybedecektir. Bu nedenle Gülen, bu yapıları iktidar partisine karşı kullanamayacaktır – en azından belli bir süre.

GH Türkiye sınırları ötesinde güçlü bir desteğe sahiptir. Bunun nedenlerinden biri Hizmet’in yurtdışında yaşayan Türklerin kimlik ve dinlerini korumasına verdiği özel önemdir. Darbe girişimi ardından, intikam amacıyla Erdoğan dışarda yaşayan Gülenistlerin ve onlar için çalışanların (mesela öğretmenler) iadesini isteyecektir.

Türkiye’deki darbe girişiminin geleceğe dönük çok sonuçları olacaktır, ancak iktidar partisi bunu kendi menfaatleri doğrultusunda sunacak ve bu yönde muameleye tabi tutacaktır. AKP darbe girişiminden fayda elde etmeye çalışacaktır; olasıdır ki bundan daha da güçlenerek çıkacaktır.

İç siyasette AKP bu tekil rakibiyle hesaplaşırken, tam yetkili başkanlık sistemini yaratmada hala güçlü olduğunu göstermek için uluslararası alanda da çaba sarfedecektir.


Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Siyaset mafyasının ‘tek adam’ hayallerine kurban edilen Venezuela can çekişiyor

Önceki yazımda, tek bir kişinin ‘yüce lider’ hayalleri uğruna Türkiye’nin nasıl bir kabus sürecine sürüklendiğini Azerbaycan örneği üzerinden anlatmaya çalışmıştım.

Hanedanlaşan sülalelerin etrafına asalaklar gibi üşüşmüş çete yapılarının, mafyatik iş adamlarının formatladığı özel faşizan düzene siyaset tarihinde genel olarak konan iki ad var:

Mobokrasi veya Oklokrasi.

Bu düzen demokrasilerin zayıf yapılarından istifade edenlerin genellikle seçim yoluyla iktidara gelişleri ardından, cahil kitlelerin bir ‘lider kültü’ etrafında toplanması ve onlara ilk aşamada ‘pastadan Robin Hood payı’ verilerek gözlerinin boyanması, ve demokratik yapının yavaş yavaş budanması, yönetenlerin organize işler çeviren muazzam baskıcı bir yapıya dönüşmesinde ifadesini buluyor.

Aliyev ailesinin hikayesi bu tanıma oturuyor.

Son haftalarda Trump yönetimi de bu iki kavramla anılmaya ve yorumlanmaya başlandı ki, pek de yanlış değil.

Daha gerilerde, aşağı yukarı Aliyevlerin önlenemez yükselişi ile eş zamanlı olarak dikkatle, şimdilerde ise hüzün ve endişeyle izlenen bir başka örnek daha var:

Venezuela.

venezuela-protests-caracas

Subay kökenli Hugo Chavez, kurduğu MVR partisiyle 1999’da iktidara geldiğinde dünyanın dört yanındaki solcuları bir heyecan dalgası kaplamıştı.

Orada bir devrim oluyordu!

Türkiye’de de, aklı ve gözü aynen Siyasal İslamcılar gibi, sağlam bir demokrasi kurulumu yerine iktidarı ele geçirip başkalarını dışlamaktan başka bir şey görmeyen kimi atak Türk solcuları soluğu orada aldı, Chavez ekibinin ilk reform dalgasını anlata anlata bitiremediler.

Mevzu, ‘İşte Yüzyılın İlk Devrimi’ sloganlarına kadar vardı.

Venezuela siyaset geleneği bakımından Azerbaycan’dan ziyade Türkiye’ye benziyordu; orada seçmen aynen bizdeki gibi serbest seçimin kullanımına alışmış, sandığın önemine inanmıştı. Ve Chavez vidaları sıktıkça, ekibi içine yolsuzluk bulaştıkça Venezuela’nın ayarları bozuldu.

İlk başlarda onu yere göğe sığdıramayan heyecanlı solcu Türk gazeteciler sonraları bu ülkeye uğramaz oldular, düzenin perişanlaşmasını ve nedenlerini anlatmayı – nedense! – boşladılar.

Sorduğunuz vakit de ‘elbette dış emperyalist güçler’ şeklinde, İslamcıların ‘üst akıl’ dediği, muğlak bazı etkenleri tek neden olarak gösterip uzaklaşıyorlar.

Tabii olan bu arada Venezuela’nın yoksul kesimlerine olmuş durumda.

chavez

Neyse, bugüne gelelim.

Azerbaycan’da mobokratik hanedan altını sağlamlaştırırken, Venezuela, bir nevi Chavez mirasçısı olan Maduro’nun aynı gelenek üzerine oturmuş yönetimi altında ‘tek adam kabusu’ başlığıyla anlatılması gereken bir kabus yaşıyor.

Cemal Tunçdemir, ‘Amerika Bülteni’ sitesinde, ‘yüce lider’ düzeninin bu ülkeyi nasıl batağa sürüklediğini incelemiş.

‘Venezuela Nasıl İntihar Etti?’ başlıklı uzun makalesinden bazı bölümleri nokta nokta buraya alıyorum.

  • Çok değil 10 yıl öncesine kadar, Latin Amerika solu için Venezuela bir başarı öyküsüydü. Bugün, orta gelirli bir ülkenin ancak çok ciddi bir savaşla yaşayabileceği düzeyde bir sosyal ve ekonomik çöküntünün girdabında. 30 milyon nüfuslu ülke, sadece dünyanın en kötü ekonomik görünümüne değil, Batı Yarımküredeki en ciddi insani krize de sahne oluyor. Enflasyon yüzde 700’lerde. En temel ilaçlar bile bulunamıyor. Bütün dünyada yıllar önce yok olmaya yüz tutan difteri hastalığı Venezuela’da yeniden başgösterdi. Sıtma ve kolera salgınları hızla artıyor.
  • Ve bunlara karşı koyabilecek bir sağlık sistemi yok. Yakın yıllara kadar Venezuela hükümeti, en yoksul mahallelere bile hastane açmakla övünüyordu. Şimdi bu hastanelere yolu düşen yoksullar, orada yiyecekleri yemeği, sargı bezini, yara bantını vs kendileri evlerinden götürmek zorunda.
  • Ülkenin gıda stokları tükenmiş durumda. Marketlerin rafları boş. Ülkedeki tek bolluk kuyruklarda. Ekmek ve temel gıda maddelerini alabilmek için bile saatlerce bazen günlerce kuyruklarda beklemek gerekiyor. Sık sık yağma olayları yaşanıyor.
  • Çıkan isyanları ve her türlü protestoyu hükümet şiddetli şekilde bastırmaya çalışıyor. BM’ye göre Venezuela şu anda dünyada en fazla şiddet yaşanan ülkelerden biri. Bir zamanlar Güney Amerika’nın cazibe merkezi olan Caracas’ta kimse akşam karanlığı çöktükten sonra mecbur olmadıkça dışarı çıkmıyor. Çeteler tarafından ilan edilmiş gayriresmi sokağa çıkma yasağı var. Caracas, dünyada cinayet oranı en yüksek şehirlerden birine dönüşmüş durumda.

Venezuela-Govet

Peki ne oldu da böyle oldu?

Tunçdemir’in analizi (kısmen alıntılarla aktarıyorum) şöyle devam ediyor:

  • Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Yerin altında Suudi Arabistanınkinden bile fazla petrolü var. Son 15 yılda sadece petrolden 1 trilyon dolardan fazla gelir elde etti.
  • Ancak Venezuela’da olan biteni bununla açıklamak mümkün değil. Daha, ham petrol varil fiyatının 100 doların üzerinde seyrettiği 2014 yılında bile Venezuela’da temel ihtiyaç ürünlerinde kıtlıklar başlamıştı. Gerçek şu ki Venezuela yıllardır kötü politikalar ve berbat kararlarla yönetiliyor ve halk da bu kötü politika ve kararları, günü kurtaran küçük menfaatleri karşılığında sürekli ödüllendirdi.
  • Halk, ülkesini nasıl bir felakete sürüklediğini farkettiğinde ise artık çok geçti.
  • Hugo Chavez, 1998’de ilk kez aday olup ‘petrolün parasını ülkenin yöneticilerine ve bir avuç zengine değil halka yedireceğim’ dediğinde bu, yolsuzluklardan bıkmış yoksul halkın kulağına müzik gibi geldi. Yüzde 56 oy ile devlet başkanı seçildi. İlk yıllarında ılımlı merkez sol politikalar yürüttü. Farklı politik kesimlerden isimleri de çeşitli görevlere atadı. Yabancı yatırımcıları ülkesine yatırıma davet etti.
  • Fakat gücü arttıkça kendisine başka bir rota çizmeye başladı. 2005 yılında ‘21’nci yüzyıl sosyalizmi’ adını taktığı ve ‘Chavismo (Çavizm)’ diye anılan yönetim felsefesini ilk kez açıkladı. Aslında tam bir sosyalizm de değildi bu. Özel şirketler ekonomik faaliyetin büyük kısmını yürütüyordu ama bu özel şirketler, devletten tamamen bağımsız değildi. Birçoğunun arkasında Chavez ve adamları vardı.
  • Chavez, Ulusal Kalkınma Fonunu (FONDEN) kurdu ve bu kamu şirketinin bünyesinde topladığı hiçbir şeffaflığı olmayan fonlarla, ülkenin milyarlarca dolarlık gelirinin nasıl harcanacağının tek belirleyicisi oldu.
  • FONDEN 11 yıl önce kurulduktan sonra petrolden gelen milyarlarca doları, semt havuzu inşaatlarından, Rus savaş jetleri almaya kadar, sadece Chavez’in kişisel onayına dayanan ve hiçbir parlamento denetiminden geçmeyen yüzlerce projeye akıtmaya başladı.
  • Öyle ki, sosyalist yönetimin 2008 krizinde batacak Wall Street ikonu Lehman Brothers’a bile önemli oranda para yatırdığı sonradan ortaya çıkacaktı.
  • Fon, 2012 yılında ülkenin tüm kamusal yatırım harcamalarının yarısını yapar hale gelecek kadar büyüdü. Sadece 2005-2012 arasında en az 100 milyar dolardan fazla parayı hiçbir ekonomik getirisi olmayan, çoğu yarı inşaat olarak kalan ölü yatırımlara gömdü.
  • Fonden’in toplamda ne kadar para harcadığını bilmek ise mümkün değil. Muhalifler bu fona, tek bir imza ile milyar dolarları istediği yere aktarıp kimseye hesap vermek zorunda olmaması nedeniyle, ‘Chavez’in kumbarası’ adını taktı.
  • Ülkenin parası üzerinde kendinden önceki hiçbir devlet başkanının sahip olmadığı bu denetimsiz yetkiyi seçimlerde bir avantaja dönüştürdü. Paradan küçük bir bölümü, daha önce hiç yatırım görmemiş varoşlara ve kırsal kesimlere akıttı. Ancak istihdam yaratıcı kalıcı çözümler getiren yatırımlar olarak değil. Doğrudan azar azar nakit para dağıtma üzerine kurulu bir sistem. Bundan dolayı ‘Chavez’in rüşvet fonu’ da deniyor.
  • Elbette, yoksul bölgelere bugüne kadar görülmemiş hastane ve okul gibi tesisler de yapıldı. Art arda açılışı yapılan bu binalardan dolayı, sadece muhalifler değil tarafsız analistler bile 2010’lu yıllarda bugünleri haber verdiğinde Venezuela halkının büyük bölümü doğal olarak onlara inanmıyordu. FONDEN’in kurduğu hastanelerden birinde tedavi olurken 2012’de Reuters’e konuşan 58 yaşında bir Venezuelalı, ‘Chavez’in ülkenin parasını çarçur ettiği bir yalan. Gerçek olsaydı böyle hastanelerimiz olabilir miydi?’ diye tepki gösteriyordu örneğin…
  • Petrol, 1990’ların sonunda bile Venezuela’nın toplam ihracat gelirinin yüzde 80’inden azını oluştururken bugün yüzde 96’sına ulaşmış durumda. 2010’a kadar petrol parası akarken fark edilmeyen bu sorun, ham petrol fiyatı ciddi oranda düşünce günyüzüne çıktı. Ülke hiçbir şey üretmiyordu neredeyse herşeyini ithal ediyordu.
  • Hiçbir ekonomi bilgisi olmayan (Chavez’in halefi) Maduro döneminde kriz daha da belirginleşti. Örneğin, yoksulların alım gücünü korumak iddiasıyla birçok perakende ürüne tavan fiyat zorunluluğu getirildi. Fiyat etiketleri, yoksullara uygun bir düzeyde kaldı. Ama tabii ki bu bir seraptı. Raflarda hükümetin belirlediği düşük fiyat etiketleri yer aldı ama malların kendisi kayboldu. Tuvalet kağıdından temel gıda maddelerine kadar her şey, tezgah altında kara borsada satılıyor artık.
  • Hükümette tek bir ekonomist bakan bile yok. Maduro’nun ekonominin başına atadığı bakan, ‘enflasyon diye bir olgunun varlığını bile kabul etmiyor’. Doğal olarak bu bakana göre para basmanın enflasyonu azdırması söz konusu değil. Ülkenin acil krediye ihtiyacı var ancak dünyada hiçbir kurum ve ülke, yüksek riskten dolayı Venezuela’ya kredi vermiyor. 60 milyar dolara yakın borçlanılan Çin de artık sadece ülkenin petrol zenginliği üzerinde uzun vadeli önemli imtiyazlar karşılığında yeni kredi verebileceğini belirtiyor.

Bunlar, ülkeyi önce parlak ufuklara götürür gibi olup sonra hızla karanlık saadet zincirine dönüşen ekonomide olup bitenler.

Ama bir de siyaset mühendisliği var.

chaveangry

Tunçdemir’in analizi şöyle devam ediyor:

  • Venezuela’yı bugüne taşıyan en önemli nedenlerden biri, Chavez’in çeşitli anayasa değişiklikleri ve referandumlarla aşama aşama pekiştirdiği tek adam rejimi oldu. 2004 yılında yüksek yargıyı da tamamen denetimi altına aldıktan sonra Venezuela devletinde yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalktı. Bunun yerine sadece Chavez’e sadık son derece politize bir yargı oluşturuldu.
  • Hükümetin istemediği kararları alan yargıçlar ya tutuklandı veya tasfiye edildi.
  • Muhalefet liderleri ve aktivistler değişik suçlamalarla hapsettirildi.
  • Medya için, devletin yüksek makamlarına saygısızlığı kriminal suç haline getiren yasalar çıkarıldı.
  • Muhalif medya baskılarla tasfiye edildi. Gazeteler, televizyonlar el değiştirdi. Bugün ülkedeki bütün televizyonlar ve gazeteler ya doğrudan ya da dolaylı olarak Maduro hükümetine bağlı.
  • Venezuela halkı ülkenin ve paralarının çok kötü yönetildiğini günlük yaşamında farkedip bir şey yapması gerektiğini anladığında artık geçti.
  • Mevcut rejimdeki son demokratik fırsat olan 2015 Aralık ayındaki seçimlerde parlamentonun üçte ikisini muhalefet kazandı.
  • Bu, kağıt üstünde rejimin 16 yıllık iktidarını bitirdi. Ama uygulamada böyle olmadı. Görevi biten eski parlamento, yeni milletvekilleri göreve başlamadan alelacele meclisin, merkez bankası üzerindeki denetim yetkisini kaldırdı. Yüksek Mahkemenin görev süresi bitmeye az kalmış 12 üyesinin yerine yenilerini seçerek muhaliflerin bu koltuklara atama yapması da engelledi. Yüksek Mahkeme, muhaliflerin çoğunluk olduğu parlamentonun geçirdiği yasaların çoğunu iptal ediyor.
  • Meclisin devlet başkanlığı seçimi için referandum kararını Maduro’nun kontrolündeki Yüksek Seçim Kurulu iptal etti. Öyle ki, Maduro her yıl Parlamento’ya hitaben yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını bu yıl parlamento yerine kendi kuklası Yüksek Mahkeme’ye yaptı.
  • Maduro ve medyası, ülkeye karşı ekonomik savaş başlatıldığını iddia ediyor. ABD’nin Venezuela rejimine husumeti ve Amerikan medyasının bazı abartılı yalan haberleri de Maduro’nun bu propagandasına kendi tabanında destek bulmasına yardım ediyor.
  • Her basit tepkiye, her basit eleştiriye, en masum protestoya bile kolayca  ‘devlete komplo’, ‘darbe girişimi’, ‘karşı devrim’ yaftası vuruluyor. Ülke hapishanelerinde 10 bine yakın siyasi mahkum var.
  • 76 muhalif belediye başkanından 33’ü yargılanıyor.
maduro

Venezuela cumhurbaşkanı Nicolas Maduro

Ve sonuç:

  • Chavez ilk kez seçildiği 1998’de üç vaatte bulunmuştu: Yeni bir anayasa yapılacak, yolsuzluk yok edilecek ve yoksullukla mücadele edilecekti. Ancak Chavez, keyfiliği önündeki engel bırakmamak için her türlü bağımsız denetim mekanizmasını kaldırdıkça yolsuzluk ve suçlar bireysel olmaktan çıktı, sistematik hale geldi. Kendisine sadık olanların yaptıkları yolsuzlukları görmezden gelerek onları ödüllendirdi.
  • Chavez döneminde bir ara bakanlık da yapan devrimci aktivist Roland Denis2015 Haziran ayındaki bir röportajında, yolsuzluğun bireysel olmaktan çıktığı, ve devlet içinde yüzlerce küçük mafya örgütlenmesi oluştuğu itirafında bulunacaktı.
  • Bugün bütün anketlere göre halkın en az üçte ikisi Maduro’nun görevden derhal ayrılmasını istiyor. Maduro’nun normal bir seçimde kazanma şansı artık kesinlikle yok. O yüzden seçime gidemiyor, muhalefetin kontrolündeki parlamentoyu ise fiilen devre dışı bırakageldi. Tamamı Maduro’ya sadık adamlarından oluşan Yüksek Mahkeme, 15 aydır bu parlamentonun aldığı her kararı, çıkardığı her yasayı iptal ediyor.
  • Ve nihayet Venezuela halkı Perşembe sabahı uyandığında bu göstermelik demokrasinin de sona erdiğini gösteren ve ‘diktatörlüğün resmileşmesi yolunda’ yeni bir sürprizle karşılaştı. Üyelerini Devlet Başkanı Maduro’nun atadığı Venezuela Yüksek Mahkemesi Çarşamba gecesi aldığı bir kararla, 2015 seçiminde Amazon eyaletinden seçilen üç milletvekilinin usulsüzce seçildiği iddiasıyla, konu yargıda çözülünceye kadar parlamentonun bütün yetkilerini üstüne aldı. Oysa söz konusu üç milletvekili oylamalara bile katılmıyordu.
  • Maduro artık ‘’yasal’’ olarak da ülkedeki tek güç. Bir başka diktatör Alberto Fujimori’nin Peru’da 1992 yılında Peru Kongresini dağıtmasından beri ilk kez bir Güney Amerika ülkesinde devlet erklerinden biri tamamen askıya alınmış oldu.
  • Venezuela Yüksek Mahkemesi milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmanın ve anti-Maduro milletvekillerinin, özel mahkemelerde vatana ihanetle yargılanmasının yolunu açtı.
  • 7-8 yıl öncesine kadar Güney Amerika’da herkesin gidip yaşamak istediği bir ülkeydi Venezuela. Bugün Kolombiya, Orta Amerika, ABD ve diğer bölge ülkeleri Venezuela’yı terk eden göçmen akınına uğruyor.  
  • Ülkeyi terk etmek isteyen Venezuelalıları hiç akıllarına gelmeyecek bir engel daha bekliyor; Pasaport yokluğu. Venezuela’nın sıfırı tüketmiş hükümeti, para olmadığı için pasaport basacak ekipmanı ve malzemeyi ithal edemiyor. Başvuran yüzbinlerce kişi pasaport alamadığı için ülkeyi terk edemiyor.
  • Venezuela, 16 yıldır aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke görünümünde. Nefret, bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı. Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin sert şiddeti ile bastırılıyor.
  • Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik bir aktivizm görülebiliyor.
  • 2015 yılında polis, Daniel Yabrudy adlı bir muhalif aktivist ile arkadaşlarını, Caracas’taki bir süpermarketin önünde kuyrukta bekleyenlere kahve ve su ikram ederken gözaltına aldı. Polise göre suçları büyüktü. Çünkü bardakların üzerine şöyle yazmışlardı: ‘Buna asla alışmayın! Daha iyi yaşamamız mümkün’.

Tunçdemir’in mükemmel toparlamasıyla manzara açık:

Seçimle iktidara gelen lumpen muhterisler, demokratik yapının zayıf olduğu ülkelerde doğal kaynakları kitlesel kandırmaca amacıyla ulufe usulü bir yandan kitlelere dağıtırken etraflarına doluşan insan ve doğa düşmanı soyguncu çete yapılarıyla beraber, o yapıyı sökerek kendi menfaatlerine uygun hale getirmekteler.

Bunun sonu da her zaman bir ‘çöplük patlaması’ oluyor.

Mobokrasi, Oklokrasi, Kleptopkrasi.

Venezuela’nın intiharı sürecinden acaba Türkiye’nin duyarsız orta sınıfları – bunlara laik ‘sessiz’ler de dahil tabii – ders çıkarırlar mı acaba?

Hiç umudum yok, ama gene de okuyalım, anlamaya çalışalım.

Uçurumun kenarındayız çünkü.

Gidecek yer kalmadı.

—-

Tunçdemir’in makalesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

 

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Kafkas Corleone’leri’nin Azerbaycan’ına bak, Türkiye’nin 17 Nisan kabusunu anla

Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda geçenlerde katıldığım hukuk ve özgürlükler konulu bir Türkiye oturumu ardından yanıma bir genç hanım geldi. ‘Çok büyük üzüntüyle izliyoruz sizi’ dedi. ‘Baktım siz epey karamsarsınız, ama bizim kadar olamazsınız herhalde. Sonuçta Türkiye halkı bizimkinden çok daha fazla serbest seçim yaşadı, bırakmaz kendisini diktatörlüğe kolay kolay.’

Azeri’ymiş.

‘Haklısın’ dedim. ‘Böyle bir fark var. Gerçekten de Azerbaycan halkı bir mafya düzeninden ötekine geçerken kısa bir süre demokrasi kokusu duydu, sonra herşey aynen devam etmekte.’

‘Bizde pek umut kalmadı artık’ dedi.

‘Olan oldu, ülkeyi harami bir hanedan ve onun destekçisi azılı bürokrat ve işadamları çetesi yönetiyor.’

ceviks

Her halk hakettiği yönetimi buluyor mu?

Bağımsız Azerbaycan’da 1993’te başkanlığa getirilen Haydar Aliyev, ta ne zamandır Türkiye’de hem milliyetçiler hem de İslamcılar tarafından baştacı edilir.

Oysa Sovyetler Birliği tarihinin en karanlık tiplerinden biriydi. İyice çöküş başladığı sırada gerçekleri yazma çizme imkanı bulan cesur Rus gazetecilerden biri olan Arkadiy Vaksberg’in ‘Sovyet Mafyası’ başlıklı kitabını 1980’lerin sonlarında büyük ilgi ile okumuştum.

Araştırma ve arşiv bilgilerine dayalı bu kitapta Vaksberg, yerel KGB içinden başlayarak, Komünist Parti içinde, ve daha sonra politbüroda basamak basamak yükselen ‘Baba’ Aliyev’in nasıl acımasız bir işkenceci olduğunu, ‘temiz siyaset’ kisvesi altında petrol mafyasını el atından nasıl yönettiğini ve siyasi ve milliyetçi yaldızlara bandırılmış bir imajla bir polis devletinden nasıl başka bir polis devleti ürettiğini, siyasi damgalı ‘organize işler’in tepesinde ailesinin ebediyete kadar kök salacağı bir hanedanın temelini daha Sovyet günlerinde nasıl attığını anlatır.

Aliyev ailesinin ne denli derin bir yolsuzluk düzenini temsil ettiği artık iyice bilinen bir gerçek. Onlar, bir dergide çıkan uzun makalenin başlığındaki ünlü ‘Baba’ filmine atıfta olduğu gibi, ‘Kafkasya’nın Corleone’leri’ olarak biliniyorlar.

Oğul İlham’ın, ülkede başkanlığı sağlama aldıktan sonra yardımcılığına eşini ataması da başlı başına bir simge olay.

aliyevs

Türkiye’de hayali kurulan düzenin 16 Nisan’ın ertesi gününden itibaren nasıl şekilleneceğini görmek için, Azerbaycan’a bakmak şart, zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alttan alta nasıl bir ‘Aliyev modeli’ hayranlığı duyduğunu hissetmek güç değil. Esad’lar, Saddam’lar, Bin Ali’ler, Başir’ler, Lukaşenko’lar, Türkmenbaşı’lar, Chavez’ler, Maduro’lar…

Hepsi aynı siyasi tornanın, dikta tarihinin ürünleri.

‘Soydaş lider’ler.

Küresel planda organize işlerin iyi yürümesi için aynı idareci dokusuna sahip olup aynı anlayış birliği ile birbirini taklit etmek, izlemek, sırt sıvazlamak şart.

Ve halk onayladıkça bu hikaye devam ediyor, edecek.

Türkiye’nin nasıl bir korku tünelinde olduğunu anlamak için önce Azerbaycan’a, ardından da Venezuela’ya bakmak gerekli.

Azerbaycan, bugün sivil toplumun kafasının yere bastırıldığı, temel özgürlüklerin yok edildiği, ve muhalefetinin cüceleştirildiği, habire dayak dediği bir polis devleti; otokratik bir diktatörlük.

O yüzden, Pınar Öğünç’ün önde gelen – Saharov Ödülü sahibi – namuslu ve yapayalnız bir Azeri aydınla Cumhuriyet’te yayınladığı mülakatı görünce, ‘umarım bunu herkes okur’ dedim içimden.

Susmayı reddettiği ve ‘adalet’ diye bağırıp çağırdığı için hapis cezaları yemiş ve cezaevleri görmüş olan İntigam Aliyev, Azerbaycan’daki hak ihlalleriyle ilgili AİHM’ye 200’den fazla dava açmış, 50’den fazlasını kazanmış, ülkesinde tanınan bir muhalif, insan hakları alanında dünyada bilinen bir avukat. Hukuk Öğretim Toplumu’nun da başkanı.

 2014’te kendisi de yedi buçuk yıl ceza almıştı, yaklaşık iki yıl cezaevinde tutulduktan sonra şartlı salıverildi.

 Şu anda Azerbaycan’dan çıkış yasağı var.

 Aliyev’in anlattıklarını noktalar halinde topladım:

  • (İlham Aliyev’in babası) Haydar Aliyev’in iktidara gelişinden sonra cumhurbaşkanının yetkilerinin genişlenmesi adına hâkimiyet dağılımı, denetim mekanizmaları önemli şekilde zayıfladı. Anayasamızın 109. maddesinin 32. bendi cumhurbaşkanına fiili olarak hudutsuz hâkimiyet temin ediyor. Bugün Türkiye toplumunda, medyasında, sosyal-siyasi çevrelerinde yapılan tartışmalar vaktiyle Azerbaycan’da yapılanlara çok benziyor. Biz bunları yaşadık, gördük.
  • 2002’deki referendum hâkimiyetin Haydar Aliyev’den oğluna geçmesi için düşünülmüştü. 2009 referendumu İlham Aliyev’in süresiz hâkimiyette kalmasına yol açtı. Bu iki referenduma dair çok az bilgisi olan Türkiye toplumu Azerbaycan’daki (Aliyev’in başkanlık yetkilerini mutlakmve kalıcı kılan) 2016 referendumunun hangi maksatla geçirildiğini iyi biliyor.
  • 2002’de Azerbaycan kamuoyunda, medyasında tartışmalar yeterince güçlüydü. 2009 referendumunda tepki zayıfladı; 2016 tam suskunluk ortamında geçti. Çünkü o zamana kadar bizim FOX TV’lerimiz, Cumhuriyet gazetelerimiz artık kapatılmıştı.
  • 2002 referendumuyla nisbî seçim sistemini iptal eden iktidar, sonraki yıllarda muhalif partilerin maddi kaynaklarını kesmekle, ofislerini ellerinden almakla, üyelerini hapse atmakla fiilen tekpartili siyasi sistemi kurmuş oldu.
  • Yasalara göre bütçeyi parlamento onaylıyor, ama çoğu durumda olduğu gibi rolü sadece formal. Başbakan var, ama görevleri sembolik.
  • Bakanlar, belediyeler, Anayasa Mahkemesi dahil tüm mahkemeler de aynı durumda.
  • Aynı esnada Rusya’nın Çeçenistan’la yaptığı gibi Azerbaycan’da Karabağ savaşı ve terörle mücadele gerekçesiyle polisin yetkileri genişletildi, muhalif partilere, medyaya baskı, hak kısıtlamaları arttı.
  • Bir kişinin elinde çok fazla yetkinin toplanmasının acısını biz uzun yıllardır çekiyoruz. Petrolden gelen milyarlar içeren devlet bütçesinin nereye, nasıl harcanacağını aslında bir kişi belirliyor.
  • İktidar anlamsız müzik ve spor yarışlarına yüz milyonlarca para harcıyor. 2012’deki Eurovision şarkı yarışması mesela. 2015’te Bakü’de düzenlenen Avrupa Oyunları’nda yalnız pop yıldızı Lady Gaga’nın bir şarkı ifa etmesinin ülkeye 2-3 milyon dolara mal olduğu söyleniyor.
  • Buna karşılık ülkede ortalama maaş 80-150 Avro. Öğretmen 100-200 avro alır, üniversite profesörü 300-500 Avro.
  • Ve bütün bunlara karşı çıkmanın bedeli ağır.
  • Bugün ülke hapishaneleri böyle insanlarla dolu. İlham Aliyev’le, herhangi bir muhalif parti liderinin imkânları mukayese edilemez. Devletin bütün unsurları, polisi, mahkemesi, savcılığı, televizyonları bir şahsın emrinde. Diğerleri televizyonlara çıkamıyor, toplantı yapamıyor, paraları yok ve yıllarca sürebilecek hapis cezalarıyla karşı karşıyalar. Medya, sivil toplum örgütleri de aynı durumda.
  • Ülkede 150’den fazla siyasi tutuklu var.
  • Sistematik baskıdan yılmadan muhalif fikirde olanlar, tehlikelere rağmen konuşmaktan çekinmeyenler hâlâ var ama az. Muhalif görüştekilerin sayısı gittikçe azaldı. Bir kısmı hapiste, bir kısmı ülkesini terk etmiş, bir kısmı yazmıyor, bir kısmı da iktidar cephesine geçmiş.
  • Burada uzun yıllardır televizyonlar, gazeteler, üniversiteler, sivil toplum kurumları bir gün içinde durdurulabilir. İnsanlar nedeni konusunda aydınlatılmaz ya da çok absürt bir sebep söylenir. Azerbaycan gibi ülkelerde başkanın kararına ironiyle yaklaşmak, aile fertleriyle ilgili yorumlar yapmak neredeyse devlete karşı gelmek, halkın liyakatına tecavüz gibi kabul edilir.
  • Başkanın resmen işe karışmasına gerek yoktur. Bu sistemde başkan devlet, devlet başkan demektir.
  • Diyeceksiniz ki Mehriban Aliyeva Azerbaycan’da zaten ikinci şahıs idi, bu göreve ne gerek vardı? İlham Aliyev en azından cumhuriyetçilik adına ayıp sayarak bunu yapmamalıydı. Son referendumda 18 yaşını dolduranlara milletvekili olma hakkı verilmesinin, Aliyev’in öğrenci olan oğlu için yapıldığı, 2020’deki parlamento seçimlerinde milletvekili olacağı az kişide şüphe doğurmuştur.
  • İlham Aliyev, referendum arefesinde eşini yardımcısı yapmakla Türkiye’deki kardeşine büyük kötülük yapmış oldu. Başkanlık sistemi böyle bir şey diye başkanlık sistemine karşı olanlara iyi bir kart verdi. Fakat fark şu: Türkiye’de seçimler tamamen sahteleşmemiştir, parlamento tamamen Erdoğan’ın hâkimiyeti altında değil. Muhalif partiler, sivil toplum kurumları zayıfladıysa da tamamen ortadan kalkmamış. Toplantılar tamamen yasak değil, muhalif bir fikrin televizyona çıkma şansı yine de var.
  • Ama süreç böyle gider de referendum Erdoğan’ın galibiyetiyle sonuçlanırsa kısa bir süre sonra bunlar da kalmayabilir. Bu kadarını yapamazlar demeyin, yaparlar. Başkanlıkları kendi arşınınızla ölçmeyin. 10-15 yıl önce Türkiye’de demokrasinin bu hale geleceğine kim inanırdı?
  • Görünen o ki, demokrasi geleneklerinin zayıf olduğu toplumlarda başkanlık hâkimiyetin gaspına geniş imkân veriyor. Ama problem sadece başkanlık sisteminde değil. Erdoğan, can attığı başkanlık sistemi olmadan da bugün fiili olarak fazla güce sahip. Yeni sistem ona hudutsuz hâkimiyet verecek.
  • Bu anlamda Türkiye toplumu “güçlü devlet”, “güvenlik gerekleri”, “etkili yöneticilik” gibi masallara inanıp Erdoğan’a, AKP’ye “hayır” demek için toparlanamazsa bunun bedelini, acısını uzun süre çekecek. Bizim ne vakittir çektiğimiz gibi.
  • Kardeş ülkeler, kardeş halklar deriz ama bizim ne medyamız, ne partilerimiz, ne sivil toplumlarımız birbirlerini tanıyor. Aslında kardeş olanlar iktidarlar, başkanlar. Bu kardeşlikten yararlananlar da onlar.

 İntigam Bey, daha net anlatamazdı.

Ama, halk medyanın yokluğunun ürettiği hipnozla, polis devleti yöntemlerinin ürettiği korkuyla, ve Türki halkların içine sinmiş olan ‘adam sende’cilikle makus talihini örgü örer gibi örüyor.

O yüzden, aynen Azerbaycan gibi güçlü petrol kaynaklarına sahip olduğu halde toplumun son 20 yıl içinde, ‘sol’, ‘bağımsız ve güçlü ülke’ masalları altında muazzam bir sefalete sürüklendiği ve bugün en derin krizi yaşayan, Latin Amerika kıtasında istikrarsızlığı pompalayan Venezuela’ya da bakalım ki, resim okurarımız açısından daha geniş ve anlaşılır olsun.

Ama uzadı.

O yüzden Venezuela’yı bir sonraki yazıya bırakıyorum.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın