CHP’nin ‘Gölge Başkanı’ Deniz Baykal, hapisten ‘ince ince’ gazeteci ayıklıyor!

CHP’nin ‘gölge genel başkanı’ gibi çalışıyor Deniz Baykal.

Parti içi disiplini hiçe saydığı, kendisini dokunulmaz gördüğü, parti içinde bir kliğin kendisini içten pazarlıkla desteklediğini bildiği için, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütünlüklü bir muhalefet oluşturma çabalarını baltalamaya çabalıyor.

Kılıçdaroğlu geçenlerde bir mitingde hapiste birer ‘siyasi mahpus’ gibi tutulan yüzü aşkın gazetecinin isimlerini tek tek saymıştı.

Bazı isimlerin meudanda zikredilmesi rahatsız etmiş Deniz Bey’i.

Dün akşam CNNTÜrk’te katıldığı programda şunları söylüyordu Baykal:

Ergenekon davasının bavulla getirilmiş uydurma delillerini sahiplenip ballandırarak herkesin inanmasını sağlayan, bunu, hiçbir inandırıcı delil olmadan bizzat kamuoyuna aktararak büyük bir komplonun aktif unsuru olarak görev yapmış olanların ödüllendirilmesini, topluma saygıdeğer bir hedef olarak gösterilerek alkışlanmasının sağlamasını haklı bulmak mümkün değil.

Böyle bir konunun karşımıza çıkması üzüntücü verici. Keşke olmasaydı.

…buradaki ince mesele şu. Ne yazık ki iktidar bunu bir önlem olarak değil bir cezalandırma olarak kullanıyor. Ama bu sürece bir direnç var toplumda bunları doğal karşılamak lazım. Bunlara karşı toplumda bir direnç var.

Böyle yol kazaları bizim başımıza çok iş açıyor. Bizim inandırıcılığımızı, güvenirliğimizi, tutarlılığımızı böyle kazalardan sonra tekrar inşa etmek için çok çaba sarfetmemiz gerekiyor. O çabaya rağmen de birşey eksik kalıyor. Bu ciddi bir sorundur, bu partinin önündeki bir konudur. Bunu hep beraber değerlendirmeliyiz.”

Sayın Genel Başkan dikkat etmeden, bir ayrım yapmadan ve toplumun bu duyarlılığı göstereceğini de muhtemelen dikkate almadan bunu yapmıştır. Bunu büyütüp böyle içinden çıkılmaz bir olay haline getirmemek lazım. Yanlış olabilir, bunu toparlamak lazım.

‘Gölge başkan’ olarak, partinin meşru genel başkanına ayar veriyor Baykal.

Dünyada vicdan sahibi her kesimi ayağa kaldıran, Türkiye’yi utanç köşesine oturtan ‘hapiste 150 gazeteci’ sürecinin utanç verici özüne girmemeye tipik Baykal üslubuyla özen gösteriyor, konunun etrafından dolanarak ‘insan ayıklamaya’ çalışıyor. Bunu yaparken de, toplumun gözünde gazeteciyi gazetecilik yaptığı için mahkum ediyor. Kendi partisi içindeki ayrışmaları kanırtıyor, mevcut durumda kilit konumdaki partisinin iyi niyetli çabalarını baltalıyor, anamuhalefeti içerden bölmeye çalışıyor.

Sözü Ahmet Altan’a ve – belli ki – Nazlı Ilıcak’a getirerek, Ergenekon gibi dosyaların içinin tamamen boş olduğunu kendince ima ediyor.

Gazeteciyi, eline geçen dosyaları yayınlayarak ‘komplonun aktif parçası’ olmakla itham edebiliyor. Böylece, Ankara’daki muhtelif iktidar parçalarının, yürütme ve yargıdaki hatalar zincirini itiraf etmek yerine, yargıç ve savcıları sorgulamak yerine faturayı,  işini yapmaya çalışan gazeteciye çıkartılması çabalarına, kara propagandaya eşlik ediyor.

Bir haberi yayınlamanın suç olmadığını, olsa olsa etik kurallar açısından, varsa eğer kabahat çerçevesinde, ahlak sınırları içinde değerlendirilmesi gerektiği gibi evrensel bir gerçeği gözlerden kaçırmak için elinden geleni yapıyor.

Adeta Saray ve AKP’nin hizmetlisi gibi çalışıyor.

‘… bu sürece bir direnç var toplumda, bunları doğal karşılamak lazım. Bunlara karşı toplumda bir direnç var,’ diyor.

Toplumda kara propaganda nedeniyle yer etmiş önyargılara sığınıyor.

Toplumun önyargılarına, hurafelerine sığınan kişiye siyasetçi değil, popülizm goygoycusu denir.

Muhalefetin görevi, halka etkin, samimi ve eşitlikçi bir parti-taban ilişkisi içinde gerçekleri anlatmak, seçmeni yalanın değil gerçeklerin ekseninde bir iktidar mücadelesinde buluşturmakır.

Yalanla dolanla gelinen iktidar öncekinden farklı olmaz.

Baykal, partisi içinde bir kesimin bunu kavramadığını sanıyor.

Hep böyle oldu Baykal.

Bir ‘siyasi hezimetler kralı’ olarak bilinse de, kendisini hep kerameti kendinden menkul ‘ebedi başkan’ olarak gördü.

Parti içinde parti gibi, başına buyruk hareket etti.

Başkanının ‘kaçak’ diye tabu ilan ettiği Saray’a, 7 Haziran sonrasının en hassas, en çok dikkat isteyen günlerinde koşa koşa gitti.

Böylece, halkın yolsuzluktan tüksinmiş kesiminin gözünde bir ‘kara yapı’ gibi duran Saray’ın meşrulaştırılmasına en büyük katkıyı yaptı.

Yetmedi, 7 Haziran’dan yenik çıkan Erdoğan’ın geri dönüşünün kapılarını ardına kadar açtı.

Ne o zaman ne de şimdi, hak ve özgürlükler Gezi’den bu yana ayaklar altın alınırken, açık ve net biçimde tek bir kelime dahi etmedi.

Her attığı adımda, parti içinde kendisine sempatiyle bakanlarda oldu aklı fikri, gözleri.

Siyasette kazanacağını görmeyen lider figürleri, demokrasilerde gelenektir, olgunluk gösterip bir köşeye çekilirler. Anı yazar, belki de bir düşünce kuruluşunda geleceğe yeni kuşakları hazırlarlar.

Ne gezer.

Nasıl bir tatminsizlik ise bu, kendisini hala Ankara’nın göbeğinde, bir ‘karıştırıcı’ olarak izlemek zorundayız.

Bu da bizim dramımız.

screen-shot-2016-12-06-at-10-41-53

Dünyanın en saygın gazetelerinden Süddeutsche Zeitung Aslı Erdoğan’ın cezaevi dışına göndermeyi başardığı uzun bir mektubu tam sayfa yayınladı dün.

‘Durum vahim, çok vahim’ diye feryat ediyordu Erdoğan.

Çok sayıda sağlık sorunu olduğunu biliyoruz bu cesur kadının.

Susmuyor.

Dışardaki sivil toplum ve siyaset kesimlerinde kızılca kıyamet kopuyor. Dışardaki vicdan sahibi insanlar, konumları ne olursa olsun, ‘o öyle gazeteci, bu böyle gazeteci’ demeden, – Türkiye’yi Azerbaycan, Mısır gibi dikta rejimlerine eşitleyen işlemler sonucunda – her biri birer ‘siyasi mahpus’ haline getirilmiş olan gazeteciler için dertleniyor, üzülüyor.

asli

Deniz Bey’in derdi ise, kendi meşrebince, bir savcı gibi gazeteci ayıklamak.

Hapisteki gazeteciyi anan, gündeme getiren, vicdan sahibi liderini ayıplamak.

‘İnce mesele’ imiş.

Vicdan olmayınca, ancak böyle bir ‘devlet politikacısı’ olursunuz.

Ve, halkın huzuru için değil, devletin bekası için, Türkiye’yi kimbilir kaç yıldır cenderede tutan o baskıcı söylem ve uygulamaların değirmenine su taşıyıp durursunuz.

Ne yazık ki, parti içinden bir cesur kişi de çıkıp, ‘Deniz Bey yeter artık, bir çuval inciri yıllarca berbat ettiniz, bu hale gelmemizde en büyük pay sizin, çekilin köşenize, hatıralarınızı yazın’ diyemiyor.

Gazetecilerin adını anmak ‘yol kazası’, Deniz Bey’e göre.

Şahin Alpay, 1990’lı yılların başında, kendisinin danışmanlığını yapmıştı.

Deniz Bey’in hafızası öyle kuvvetli ki, onun adını anmıyor programda!

sahin

Hasan Cemal, bugünkü yazısında, isimlerinin anıılmasının ‘yol kazası’ olarak addedildiği bazı yaşını başını almış saygın gazetecilerin durumunu özetliyordu:

ŞAHİN ALPAY.

130 gündür hapiste.

11 farklı sağlık sorunu var.

9 ayrı ilaç alıyor.

Haftada bir hastaneye gitmesi lazım.

Hastaneye gidişler sorun olabiliyor.

Hastaneye giderken bileklerine kelepçe takılıyor, bazen de itilip kakılıyor.

Görüş saatiyle hastane gidişi birbiriyle çakıştırılınca, sevgili Şahin de yakınlarıyla görüşü tercih edince, hastane bir hafta sonraya erteleniyor.

Kulaklıkları için silikon parça geliyor, teslim edilmesi uzun zaman alıyor.

Mektup yazması da, mektup alması da yasak!

En büyük derdi kitap.

Dışarıdan istediği kitapları getirtmesi yasak.

Cezaevi kütüphanesiyle yetinmesi gerekiyor, bu da hem son derece yetersiz, hem de talep çok fazla.

Bu kitapsızlık hâli, Şahin Alpay’ın sinirlerini fena hâlde bozuyor.

Ve yakınlarını çok özlüyor.

Bir tek mutluluğu, kâğıt kalemine ve yazı yazmasına izin verilmesi…

Hukuk mu, özgürlük mü, geçiniz! Bugün ‘işkence’nin daniskası yaşanmakta…

131 gündür hapiste.

Hakkında bir iddianame henüz yok.

Kitap derdi var.

Dışarıdan kitap yasak.

Cezaevi kütüphanesi de yetersiz.

Mektup yasak değil, deniliyor ama yazılan mektuplar bir türlü ulaşmıyor taraflara.

Telefon 15 günde bir.

Haftada bir de kapalı görüşme.

Bu da sadece birinci derece yakınlar için.

Açık görüş ise iki ayda bir.

Avukatlarla haftada bir görüşme var.

İzin, 45 dakika.

Bu avukat görüşmesi de, başlarında biri olmak ve kameraya çekilmek şartıyla gerçekleşiyor.

Sevgili Nazlı, hapiste epeyce yalnızlık çekiyor ve kendini tecrit edilmiş hissediyor.

Kayyım atandıktan bir süre sonra kapatılan Zaman gazetesinde yazıları yayımlanan Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Ali Bulaç ve Prof. Mümtaz’er Türköne, yaklaşık 4,5 ay önce tutuklandılar.

mehmet

Mehmet Altan 76, Ahmet Altan 75 gündür hapiste.

Her ikisinin de kitap derdi, mektup derdi var.

Dışarıdan kitap gelmiyor, mektup gelmiyor.

Kendileri de dışarıya, sevdiklerine ne mektup yazabiliyor, ne de mesaj gönderebiliyorlar.

Yasak!

Örneğin, Ahmet Altan el yazısıyla harıl harıl yeni bir kitap yazmakta.

Ama mesaj sayıldığı için dışarıya ulaştıramayacak, yayınlatamayacak kitabını…

Haftalık görüşme, bir başka sorun Altan kardeşler için.

Aile dışında 3 kişiyle daha görüş yapma hakları var ama bu da yasak!

Avukatlarıyla haftada 1 gün, 1 saat görüşebiliyorlar.

Oysa bu hakkın, mesai saatleri içinde ve sınırsız olması gerekiyor.

Bu da yasak.

Ama sevgili Ahmet’le Mehmet’i en çok üzen bir konu daha var:

Birbirleriyle görüşmeleri de yasak, oysa buna da hakları var.

Nazlı Ilıcak 29 Temmuz’da tutuklandı

İddianameleri bile hazırlanmamış gazeteci ve yazarlar cezaevlerinde tam bir tecrit hayatına maruz bırakılıyor.

AHMET ALTAN, MEHMET ALTAN.

altan

 CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer’in TBMM Başkanlığı’na ilettiği soru önergesini aktarıyor Cemal:

  • Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında ziyaret ettiğimiz tutukluların aile ve avukatları dışında üç arkadaşı ile de görüşebilmesine izin veriliyordu. Bu uygulama yasaklanmış.
  • Ailelerle ayda bir yapılan açık görüş iki ayda bire, haftada bir yapılan telefon görüşmesi, 15 günde bire indirilmiş.
  • Sınırsız avukat görüşmeleri haftada bir kez ve sadece bir saate indirilmiş.
  • Avukat görüşmeleri bir infaz memuru eşliğinde ve kamera gözetiminde yapılmakta.
  • Dışarı mektup dâhil yazılı herhangi bir materyal gönderilmesine izin verilmiyor. Dışarıdan da hiçbir mektuba izin verilmiyor. Gazeteci ve yazarlar bu kısıtlamayı ‘En insafsız ceza, psikolojik işkence’ diye eleştiriyor.
  • Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında tutuklulara aileleri, yakınları ve hatta üçüncü kişiler kitap dergi gibi basılı malzeme getirebiliyor ya da gönderebiliyordu. Şimdi dışarıdan kitap göndermek yasaklanmış durumda. Tutuklular sadece cezaevi kütüphanelerindeki kitaplarla yetinmek durumundalar.
  • Cezaevindeki gazeteciler özellikle savunmaları için gerekli kitap ve basılı materyale ulaşamamaktan sıkıntılılar.
  • Sağlıkları tehdit altında.
  • Tutuklular arasında yaşlı ve ciddi hastalıkları olanlar var. Şahin Alpay 11 kronik rahatsızlık yaşıyor. Cumhuriyet yazarı Hakan Kara bypass’lı.
  • Aslı Erdoğan’ın felç riski var.
  • Ahmet Turan Alkan olağan dışı kilo kaybı yaşıyor.
  • Hastane taleplerinin karşılanmasında sıkıntı var. Aslı Erdoğan dört kez hastaneye götürülmüş ve doktoru göremeden geri gelmiş. İlaçların sağlanmasında bir haftaya varan gecikmeler söz konusu…
  • İddianameleri bile hâlâ hazırlanmamış gazeteci ve yazarlar, insan haklarına aykırı bir şekilde cezaevlerinde tam bir tecrit hayatına maruz bırakılıyor.

kadri

Şöyle noktalıyordu yazısını Cemal:

Hangi hukuk, hangi özgürlük?..

Geçiniz!

İşkence’nin daniskası yaşanmakta…

‘Yol kazası’ymış.

CHP’lilerden ricam: Biriniz Utku Bey’in önergesini kendisine göndersin de, Deniz Bey görebilsin, ‘yol kazası’ diye hafife aldığı hadisenin nasıl derin bir trajediye, traumaya yol açtığını.

Görür mü dersiniz?

 

 

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Saray’ın ‘haydi altına hücum’ çağrıları, kangrenli hastaya aspirin tavsiyesi gibi

‘Erdoğan sanki kasıtlı olarak doların yükselmesini istiyor. Çünkü önerdiği yöntemler doları düşürmez tersine yükseltir…’

Bu sözler, CHP Genel Başkan Yardımcısı Yasemin Öney Cankurtaran‘a ait.

Evet, Erdoğan’ın davranış kalıbında değişen bir şey yok

‘Durmak yok, ters yolda devam’ makamından tınılar dinlemekteyiz beraberce.

Dolar almış başını gider, döviz rezervleri mum gibi erirken, Cumhurbaşkanı gözünü milim kırpmadan aynı söylemi tekrarlayıp duruyor.

‘Tüm Türkiye’ye sesleniyorum’ diyordu, Kayseri’deki toplu açılı töreninde:

Yastık altında dövizi olan kardeşim. Doları, avrosu olanlar bu paraları altına ve Türk lirasına yatırın. Buna hazır mıyız? Türk liramız bereketlidir. Karşılıksız para basmıyoruz. Onun için milletim, yastık altında ne varsa dört gün içerisinde TL’ye çevirmeye başladı.’

Alışverişlerimizi yerli parayla yapmak üzere adımlar attık. Yarın akşam başbakan Rusya’ya gidiyor. O bölgede dolaşacaklar. Ticaretimizi yerli parayla yapmanın adımını atacağız. Merkez Bankalarımıza talimatı verdik. Onun için bu oyunlar tutmayacak. Bu oyunlar karşısında biz de kendi oyunumuzu oynayacağız. Çinle, İran ile hepsiyle.’

Peki…

İç ve dış finans aleminde inandırıcılığını yitirmiş olan bir lidere inanan var mı?

Burası Türkiye.

Öyle bir zaman dilimindeyiz ki, akıldışı olan makbul sayılabiliyor. Kitlesel efsunlaşmışlık hali son derece bariz.

Erdoğan bunu gayet iyi biliyor ve üstüne üstüne gidiyor.

Anlattıkça anlatıyor kalabalıklara:

Birileri 15 Temmuz’da tankla, topla, F-16’larla teslim alamadıkları bu ülkeyi ekonomik sabotajlarla diz çöktürmeye çalışıyor. Bu oyun da yeni değil. Özellikle son üç yıldır ekonomik kriz kozunu farklı yollarla sürekli tedavüle sokmaya çalışıyorlar. Her aracı kullandılar. Eli kanlı çetelere, insan kılığındaki katil sürülerine bile umut bağladılar. Yıllardır koyunlarında besledikleri FETÖ, PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri kendilerini ifşa pahasına üstümüze salmaktan çekinmediler.

Altın bizim için değişmez ölçüdür. Benim de alanım ekonomi. Gelin milli değerlerimize sahip çıkalım. Gelin şu an dövizinizi çevirin. Yastığınızın altında varsa, TL’ye çevirin. Zarar edersek ne olur? Bak, bu millidir, bunda bereket vardır. Çünkü öbürü emperyal amaçların bir aracı. Yerli, milli parana sahip çıkacaksın.

Ve birkaç gündür birbirinden komik sahneler yaşanıyor ‘hayaller ülkesi’ Türkiye’de.

Erdoğan’ın ‘artık kendi oyunumuzu oynuyoruz’ şeklindeki veciz duyurusu ardından, ‘teğet geçecek diyor aman geçsin’ diyenler, sıraya dizilmiş bile.

Havuzbaşı gazetesi Sabah’ın haberinde bol ayrıntı var, ‘yerli ve milli’ (!) kampanyası ile ilgili.

‘Dolar bozdurma seferberliği’ deniyor bu dalgaya.

surmene

  • Tokat Turhal’da bir esnaf, döviz bozduranlara ücretsiz olarak çiğ köfte ile ayran veriyor. 
  • Karaman ve Afyonkarahisar’da iki esnaf dolarlarını bozduranlara 1 kilo kuru pasta sunuyor.
  • Amasya’nın Taşova ilçesinde bir esnaf, 100 dolar bozduranlara Türk kahvesi ikram ediyor.
  • Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde de bir esnaf, dövizini bozduran vatandaşlara kulaklık ve cep telefonu kılıfı hediye ediyor.
  • Trabzon’da Sürmene bıçağı satan Atakan Berk, 500 doları Türk Lirası’na çevirdiğini belgeleyen vatandaşlara bıçak veriyor.
  • Ordu’da fitness salonu işleten Halil Öziş bin dolar bozdurup belgesini getirene bir ay süreyle ücretsiz üyelik hizmeti veriyor.
  • Giresun Kahveciler ve Otelciler Odası Başkanı Ercan Ayhan, 250 dolar ya da euroyu Türk Lirası’na çevirenlere restoranında yemek ikram ediyor.
  • Afyonkarahisar’ın Sandıklı ilçesinde züccaciyeci Cevat Bulut (51) iş yerinin önüne ‘1 dolar için vatanını satanlara, dolarını bozdurarak darbeyi vur’ yazılı döviz asarak, en az 300 dolar bozdurana makbuzunu getirdiğinde çeşitli hediyeler vereceğini söylüyor.
  • Edirne’yi Tanıtma ve Tava Ciğer Kalite Koruma Derneği Başkanı Bahri Dinar 100 doları Türk lirasına çevirdiğini gösteren makbuzla kendisine gelenlere ücretsiz meşhur Edirne tava ciğeri ikram edeceklerini belirtiyor.
  • İzmit’te tasavvuf müziği alanında faaliyet gösteren “Anka” ilahi grubu, 5 bin dolar bozdurarak makbuzunu getiren çiftlerin düğününde ücretsiz sahne alacak.
  • Konya kent merkezindeki büfe işletmecisi Mustafa Üveyik de döviz bozduranlara bardakta mısır ikram ediyor. 
  • Konya Karatay ilçesindeki etli ekmek fırını sahibi Hikmet Çetiner, 500 dolar bozdurana Konya’nın yöresel yiyeceği etli ekmek ikram ediyor.
  • Tekirdağ’da kokoreççi Efkan Kılıç “300 dolar bozduran herkese, kokoreç, ayran bedava” diyor. 
  • Iğdırlı kuaför İhsan Salman en az 250 dolarını Türk Lirası’na çeviren herkese ücretsiz saç sakal tıraşı yapmak için kampanya başlatmış.
  • Metro Holding Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk, dolar bozduranlara Metro Turizm’den bilet hediye edeceğini duyurmuş. 

esnaf

Göl maya tutar mı?

Her saat başı sorulması gereken soru artık bu.

‘Milletin aklıyla oynuyorlar’ diyordu bugün Kılıçdaroğlu.

CHP’li Cankurtaran, ‘yüklen altın aey ahali!’ çağrılarıyla ilgili şunu söylüyordu:

‘Altına talebin artması ithalatını dolayısıyla döviz talebini arttıracağından doları düşürmez tersine yükseltir. Erdoğan bu gerçekten habersiz olamaz.’

Ve soruyordu:

Daha sonra ‘Dolar konusunda da ekonomi danışmanları tarafından aldatıldık, Rabbim affetsin’ mi diyecek?”

‘Sadece Erdoğan değil bütün AKP yöneticilerine çağrımızdır. Vatandaşa çağrı yapana kadar önce siz hesaplarınızdaki bütün döviz hesaplarınızı Türk lirasına çevirin ve makbuzunuzu kişisel sayfalarınızda açıklayın da görelim.’

Bu soruya da cevap yok, ‘haydi kendiniz örnek olun önce, görelim!’ çağrısına da.

İktidar cephesinden herhangi farklı bir şey beklenmiyor.

Onların cebinde akrep var.

CHP lideri Kılıçdaroğlu, bir suç duyurusuna daha hazırlıklı olduğu belli, meydan okumaya devam ediyordu:

Ekonomide kriz var’ diyorlar, çağrı yapıyorlar. Ben on binlerce kişiye sesleniyorum, yastığının altında dolar saklayan vatandaşlar bir el kaldırın da bakalım kaç kişi var? Yahu siz millette para mı bıraktınız Allah aşkına. Milletin çoluk-çocuğu işsiz.

Eğer siz dolar bozduracak adam arıyorsanız o ayakkabı kutularına dolar istif eden adama söyleyeceksiniz. Hani telefon ediyordu ya, ‘Oğlum, dolarları bozdurdun mu’ diyor, ‘Hayır babacığım, az miktarda kaldı’, ‘Ne kadar kaldı’, ‘30 milyon avro, 40 milyon avro kaldı’. Niye ona demiyorsun, ‘Oğlum şu dolarları, avroları bozdur’ diye. Dönüp millete soruyorsun, milletin cebinde bırak doları Türk lirası kalmadı.

Aldıkları rüşveti bozdursalar vallahi ekonomideki kriz biter.

Yolsuzluğu, çaldıkları dolarları, avroları bozdursalar Türkiye’de dolar sorunu olmaz.

Bu sözler boşlukta yankılanıyor, belki şimdilik.

Oysa Erdoğan’ın ‘dönmezem yolumdan’ tarzının bu son uzantısı gayet net:

‘Yönetemez hala getirdiği Türkiye’de, yaptığı bütün makro hatalara masum, saf halkı da bir nevi ‘suç ortağı’ kılmak istiyor.

‘Elimize yüzümüze bulaştırdık, içinden çıkılmaz hale getirdik, barı herkese bulaşsın’ dercesine, yanlışta inat ve ısrar ediyor.

Nitekim, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da uyarıda bulunuyor:

‘Şimdi korkarım ekonomik krizin faturasını da size çıkaracaklar, ‘Niye dolarları bozdurmadınız, ekonomik kriz geldi’ diye…’

dollar

‘Dolar bozdurma seferberliği’ ne olacak peki?

Netice verecek mi?

Asgari derecede ekonomi bilen herkes bunun, kangrene aspirin tedavisi demek olduğunun farkında.

Çiğdem Toker‘in Cumhuriyet’teki yazısındaki tespitler, içine sürüklenilen halüsinasyon dalgasının arka planı hakkında yeterli fikri veriyor:

2001 kriz sürecini gün gün izlemiş bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim: TV’lerdeki “son dakika” haberleri ile döviz büfelerine yönelim arasındaki doğrusal ilişkinin birebir aynısını yaşıyoruz. Ve dinamikleri farklı olsa bile, bu refleksin sebebi 15 yıl öncesiyle aynı: Güven erozyonu. Hükümet artık piyasalara güven vermiyor, veremiyor.

AKP’den nemalanmayan bağımsız, saygın iktisatçılar ifade yöntemleri farklı da olsa, sorunun nedeninde birleşiyor: İç siyaset gelişmeleri. Biz de bunu iki başlığa ayıralım:

  • Başkanlık ihtirası
  • Yol açtığı hak ihlalleri ve hak kayıplarıyla yüz binlerin yaşamını altüst eden OHAL’de ısrar.

Ne zaman anayasa paketi veya OHAL’in uzatılmasında bir “son dakika” haberi ekranda beliriyor, tutun doları tutabilirseniz.

Buna bir de yönetici kadroların, son günlerde alenen ve bağıra bağıra yaydığı panik havasını ekleyin. Alelade törenleri bahane edip faiz indirme, yastık altı dövizleri bozdurma çağrıları dolarizasyona -amiyane tabirle- tüy dikmekten başka işe yaramıyor.

Siyaseten, sosyolojik ve ekonomik yönlerden iyice sıkışan Türkiye’de öyle bir noktaya gelindi ki, düpedüz akla hakaret anlamına gelen ‘altına hücum’ çağrılarına karşı çıkmak, en gerekli ve vakitli sivil direniş adımı olarak önem kazanıyor.

Hiçbir vatandaş, sağduyulu muhakeme yeteneğini kaybetmiş bir liderliğin yanlışlarına ortak olmak zorunda değil.

İşler bu noktaya geldiyse, sorumlusu bu ülkeyi ‘yönetilemeyen cumhuriyet’e dönüştüren Saray ve emrindeki kabinedir.

Doları TL’ye altına çevirme, bu anlamda, bir yönetsel intihar eyleminin parçasıdır.

Bu akıldışı dalgaya karşı çıkmak ve sorumluların derhal görevden çekilmesini talep etmek en temel sivil haktır.

gsd_logo_turkce_200px

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Akıntıya karşı kulaç atıyor Erdoğan…

Akıntıya karşı yüzüyor Erdoğan.

Her dediğine alkış tutan, her anlattığı hikayeyi gerçek kabul eden sadık seçmenleri de aynı şeyi yapmaya teşvik ediyor.

Akıntı sertleştikçe sertleşiyor.

Umrunda değil.

Kendisini kadir-i mutlak (frenkçe tabiriyle, omnipotent) kılacağına inandırdığı başkanlık rejimi bürümüş durumda gözlerini.

Geçişin tüm yollarını alabildiğine zorluyor.

Oldu-bittiye getirmek için gaza köküne kadar abanıyor.

dert

Akıntı sertleştikçe sertleşiyor.

Sanki bir geriye sayma ile karşı karşıyayız.

Atıp tutmanın, öfke selinin, sağa sola bağırıp çağırarak tehditler yağdırmanın içine saklanmış acelecilik, aslında muazzam bir çaresizliği de suyüzüne yansıtıyor.

Siyasi kumar masasında elindeki son paraları rastgele oynayan bir lider var karşımızda.

Masanın kenarında, arkasında duranların utangaç müdahalelerine kulak asmadan, neyi var neyi yoksa ortaya koyuyor şimdi.

Gerçeklik algısından tamamen kopmuş durumda.

Karşı akıntıyı görüyor, hissediyor ama o artık reflekslerine teslim.

Yapılması gerekenlerin tam tersini yapmaya devam ediyor.

Üç saat önce söylediğiyle üç saat sonra söylediği birbirini tutmuyor.

Daha düne kadar AB ve liderlerine Avrupa değerlerinin en temel diyalog ölçülerini hiçe sayıp en ağır dille yüklendikçe yüklenen, tehdit söylemini esas alan Erdoğan bugün birdenbire ‘Türkiye bir Avrupa ülkesidir’ diyebiliyor.

Ama sonra yine gerçekçilikten uzaklaşıveriyor ikinci nefeste:

Bizde bir söz var ya, ne kadar ekmek, o kadar köfte. Bize ne kadar verirseniz, bizden o kadar alırsınız. Arkasından koşacak sabrımız ve takatımız kalmadı. Üzerimizde yarım asırdır süren kovalamacanın yorgunluğu var. Çok yorulduk. Kendi değerleriyle çatışma uğruna Türkiye’ye karşı tavır alan kuruma kimsenin güvenmesi söz konusu değildir. Yarın başka üye ülkelerin maruz kalmayacağını kim garanti edebilir? Şayet Avrupa kendi üzerine düşenleri yaparsa biz verdiğimiz her sözün arkasında dururuz. Aksi takdirde kendileri bilirler.

Yani yine topu AB’ye atıyor.

Ülkesinde OHAL’in yarattığı hasarları hiçe sayarak.

-

Bu arada…

Akıntı sertleştikçe sertleşiyor.

Dolar 3.50’yi aştı.

Nerede nasıl duracağı belli değil.

Döviz rezervleri son bir haftada 2.24 milyar dolar eridi.

Son iki haftaki kayıp 7 milyar doları aştı

Merkez Bankası’nın döviz stokları çok uzun zamandır ilk kez 100 milyar doların altına indi.

Uluslararası kredi derecelendirme ve finans kuruluşları Türkiye’nin yıl sonu beklentilerini habire aşağı çekmekle meşgul.

Zam yağmuru başladı.

ÖTV dalgası kıyılara vuruyor çarpa çarpa.

Bugünkü mali fırtına Başbakan Binali Yıldırım’ın çekingen ‘kriz var’ kabulünü içeren sözlerinden ve Başkanlıkla ilgili AKP-MHP anlaşmasının pişirildiğinin duyulmasından sonra geldi.

”Kötümser olmak için şu günleri eğer baz alırsak, çok sebebimiz olabilir,’ dedi Yıldırım:

”Ama biraz geniş düşünürsek, uzun vadeli düşünürsek, o zaman kötümser olmamız için bir sebep yok. Tedbirleri alırken kötümser düşünelim de, gelecek beklentilerimiz için kötümser olmamıza ihtiyaç yok diye düşünüyorum.”

Evet, çok sebep var.

Saymakla bitmeyecek kadar çok.

cansen

Bunların bir kısmını TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran-Symes bugün Başbakan’ın yüzüne karşı nokta nokta sıraladı:

”Elbette dolar karşısında son iki ay karşısında yüzde 10 değer kaybeden paramızdan bahsetmek zorundayım’ diyor konuşmasında:

”Vergilerin önemli bir bölümünü ödüyoruz, kayıtlı sigortalı çalışanların yarısını istihdam ediyoruz. Çıkarlarımız ülkemizin gelişmesiyle birebir örtüştüğünden yapıcı eleştirilerimizde devlete yardımcı olmak istiyoruz. Sayın Başbakanım, beyanlarınızı dikkatle izliyoruz ancak zamanın giderek daha kısıtlı hale geldiğini görmemiz gerekiyor.”

Şunların altını çiziyor:

  • Ekonomimiz potansiyelin çok altında ilerliyor, yatırım ilerlemiyor, veriler ekonomide daralmayı işaret ediyor.
  • Sanayi üretimi gerilerken, ABD’den esen rüzgar Kurdaki hızlı yükseliş elbette yalnızca Türkiye’den kaynaklanmıyor, ancak en fazla değer kaybeden para biriminin TL olması üzerinde düşünmeliyiz.
  • Ekonomimiz borçlarını ödeyebiliyor ama devamlılığı bize güç gözüküyor.
  • Ekonomik aktörler arasında ciddi bir güven bunalımı var.
  • Terörle mücadele ve darbecilere son verme konusunda güvenlik kaygılarımız arttı. Bazı OHAL uygulamaları özellikle Anadolu’da ticari hayatı kötü etkiliyor. OHAL’in bir an önce kaldırılması, KHK ile yönetimin sonuna gelinmesini bekliyoruz.
  • Toplumsal mutabakat zemininin oluşturulması, birleştirici söylemlerin hayata geçirilmesini istiyoruz.
  • Ülkemizde yargıya güvensizliğin son seviyede yüksek seyretmesinde ve bu bağlamda üzerine giderilmesi gereken bir soruna işaret ediyor.
  • Özgürlük ve mülkiyet güvenceleri korunmadan, adil bir düzen kurulmadan piyasa ekonomisini hakkıyla işletmek mümkün değildir. Acilen toplumun tüm kesimlerini içine katacak bir yapıyı oluşturmamız lazım. Bugünkü krizden çıkarılabilecek dersler çıkarılırsa, raya oturtmak güç olsa da imkansız değildir. 
  • Batı ittifakının bir tarafı ABD ise diğer tarafı da ciddi bir kimlik krizi yaşadığımız AB’dir. Karar vermede zorluklarının olması, içindeki dayanışmanın kırılması, AB’nin dünya ekonomisinden silinip atılacak bir unsur olduğu anlamına gelmez. AB ile müzakere sürecinin uzun sürmesinden dolayı Türkiye’nin yıpranması doğaldır. Muhataplarımızı duygusal tepkilere itecek bir dille eleştiri yöneltmek, ülkemizin çıkarları doğrultusunda değildir.
  • AB ekonomi çerçevesinden çıkan bir Türkiye’nin kalkınma hedefleri sekteye uğrayabilir. Batı’dan kaynaklanan ancak hemen toplumlarda ideal veya gerekli değerler olarak kabul edilen hukukun üstünlüğü, erkler arası güç dengesi, yargıın bireysel hak koruması, yargılamanın insan onuruna uygun şekilde yapılması AB’nin ortak paydalarıdır. Türkiye’nin bu konularda yıllar önce verdiği kararından dönmemesi gerekir.
  • Orta Doğu uzun süre yaralarını saramayacak durumdadır, bunun panzehiri bellidir, o da laikliktir. 90 yıl önce kazandığımız bu önemli avantajımızı yitirmemiz, tersine üzerine titrememiz gerektiğini düşünüyorum.
  • İdam cezası tartışmalarını bu bakımdan sakıncalı buluyoruz. Avrupa Parlamentsou tavsiye kararı toplumumuzda sert bir tepkiyle karşılandı, bizce de amacının tersi sonuçlar verecek bir tutumdu.
  • Terörle mücadeleyi toplumsal bütünlüğümüzü, ülkemizi ilgilendiren Kürt meselesinden ayırmalıyız. Yaşanan çatışmalar, toplumda huzursuzluklara neden olmaktadır. Teröre başvuranları tecrit edici bir söylem geliştirmesiyiz. Bu kapsayıcı siyaset anlayışını canlandırmak gerekir.

Bir zamanlar kendisine duyulan güveni çoktan kaybetti Erdoğan.

Sıfırladı.

Evet, hala arkasında yüzde 40-50 arasında bir sadık seçmen kitlesi var.

Ama Erdoğan’ın elinde sadece bu var.

Bu, bir sayısal çoğunluk.

Güven kaybı açısından Erdoğan da bu sayının tek başına bir anlam ifade ifade etmediğini biliyor.

Biliyor ama belki de en iyisinin inkar etmek olduğunu düşünüyor.

Popülist liderlerin yol haritasını takip etmekten başka çaresi yok.

Refleks dediğimiz işte bu zihinsel açmazdan kaynaklanıyor.

Ama seçmen tabanı dışında, partisinin giderek artan bir kesimi de dahil, bölge ve dünya, onu ‘güvenilmeyenler’ hanesine çoktan yazmış durumda.

Tutarlılığı yok.

Dün dediğini bugün tersini söyleyerek unutturmaya çalışıyor.

Böyle bir lidere kim güvenir?

Kim ona siyasi ve mali yatırım yapar?

Bu arada, onun bu siyasi oynaklığı, sadece onu kullanmak ve sıfırlamak isteyenleri hareketlendirir.

Nitekim, Erdoğan’ı avucunun içine almış görünen Putin, onunla Suriye ve bölge siyasetinde yo-yo gibi oynamaya başladı bile.

Türkiye’nin Suriye’yi işgal hali, sadece ÖSO ile bağlantısını bozmakla, IŞİD’in hedefi haline getirmekle kalmadı; sürekli askerleri öldürülen, yalnızlaştırılan, stratejik hedefi bitmiş, oradaki satrancın piyonu haline gelmiş bir ülkeye de dönüştürdü.

Suriye ölümcül bir tuzak artık.

turk

Ama gene Türkiye’ye dönelim.

Ahmet Türk hapisten şu mesajı atmış:

Er ya da geç Türkiye’de barış, demokrasi, kardeşlik egemen olacak. Savaştan ve kandan nemalanan ve bunun üzerine siyaset yaparak iktidar olmak isteyenler kaybedecek.

Bu sözler boş iyimserlik değil.

Not edin.

45 yıldır siyasetin her acısını çekmiş bir tecrübe konuşuyor.

‘Türkiye ancak toplumsal uzlaşma ile düze çıkar’ demeye getiriyor Türk.

Doğruları bir yana iterek yanlışlara sarıldı Erdoğan.

2009’lara kadar atılan doğru adımlardan geriye eser kalmadı.

Söyledik, yazdık çizdik, ama anlamadı.

Bildiğini okuyacağına inandı.

Okudu da, ama Türkiye’yi o bezdirici fabrika ayarlarının da gerisine sürükledi.

Oysa…

Partisinin kılpayı kapatılmadan kurtulduğu anda, 2008’de, olanlardan ders çıkarmalı ve demokrasi mimarı olma yolunu seçmeliydi.

Karşısına yeni Anayasa fırsatı çıkmıştı.

Gücü yerindeydi.

Herkes ağzına bakıyordu.

İçerde, dışarda, herkes.

Her kesimin adalet, hak hukuk beklentisi had safhadaydı.

Anayasa’yı başörtüsüne kıstırarak heba etti.

Sonra, toplumsal uzlaşmayı bir kenara itti.

2010’daki referandum zaferi, eline verilen son fırsattı.

Yanlış yorumlamayı tercih etti.

Türkiye’nin reforma susamış bir farklılıklar bütünü olduğunu sindiremedi.

Tabanındaki Sünni kesimi öne çıkardı.

Ama Türkiye’de değişim isteyen başka gruplar da vardı.

Gezi’de ilk imtihanıyla karşılaştı.

Onlara kulak vermek yerine, ezmeyi seçti.

Kazanmış göründü, ama aslında kaybetti.

Demokratlıktan sıfır çekti.

Derken…

Kürt barış sürecini kendine yontmak istedi.

Ateşle ve insan onuruyla oynadı.

Baldıran zehiri içmekten söz etti, ama meselenin ne kadar hayati olduğunu ve kararlılık istediğini anlamaya kapasitesi yetmedi, konuşmayı, müzakereyi bir anda eskisinden beter savaşa çevirdi.

Ondan beklenen güç temerküzü değil, iktidar paylaşımı idi.

Umrunda olmadı.

Kendisi ile gözü kamaşmış halde, en sadık destekçisi olan Cemaat’i de harcayabileceği zannına kapıldı.

Birdenbire 17-25 Aralık kabusunun içinde buldu kendisini.

2014 ortalarına geldiğimizde, Türkiye’nin en varoluşsal ihtiyacı olan demokratik-sivil anayasa beklentisinden geriye hiçbir şey kalmamıştı, ve bunun baş sorumlusu bizzat Erdoğan’dı.

Oysa Türkiye’nin çözüm bekleyen meseleleri aynı.

Ve Türkiye’de herkes meselelerin kökeni hakkında bir sezgiye sahip.

Andy-Ar’ın son araştırmasında görüyoruz:

’15-17 Kasım tarihleri arasında yapılan anket yeni anayasanın gerekli olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 73.6, aksi yönde düşünenlerin oranı yüzde 21.1 olarak görülüyor.’

Bugün Türkiye’de kitlesel OHAL zulmünden ölümcül yurt yangınına, temel hak ve özgürlüklerin çöpe atılmasından belediye otobüslerindeki şemsiye kavgalarına kadar herşey, ama herşey, bir beraberliği güvence altına alacak bir sosyal sözleşmenin bizzat Erdoğan tarafından reddedilmesinin sonucudur.

Bu hiddet dalgası ve sosyal kargaşa, biliniz ki aynen böyle kabararak devam edecektir.

İnsanlarımız mutsuz, kırgın ve güvensizdir.

Bu ruh halinden saygı duyulan, istikrarlı bir Türkiye çıkmaz.

Erdoğan’ın ve onun peşinden koşturup ülkeyi yönetmeye çalışanların temsil ettiği ‘deneme-yanılma’ siyasetinden sadece ayarları iyice bozulmuş, ‘yönetilemeyen’ bir Türkiye çıkar.

Otoyolda ters istikamette tam gaz giden bir otobüs şoförü var.

Kimseyi dinlemiyor.

Çarpa çarpa gidiyor.

Araç sıyrık ve vuruklarla dolu.

Yanlışlıklar silsilesine bir kere sardırdınız mı gerisi gelir.

Öyle bir noktaya sıkıştı ki Erdoğan, yolsuzluk ve güç suiistimaki sarmalı büyüdükçe, elindeki tek koz olan seçmen desteğiyle iç ve dış konjonktüre hakim olabileceği gibi bir derin yanılsamaya kapıldı.

Kendisiyle başbaşa kaldıkça…

Seçmen desteğinin yanına, ‘yeni kullanışlılar’ olarak gördüğü eski hasımlarını, devletin derinlerini ve ulusalcıları katmakta da beis görmedi.

Muhakeme panosu hata göstermeye başladı.

Partisinin genetiğini geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde böylece bozmuş oldu.

Bir sanal evrenin derinliklerine sürüklendi.

Şimdi her türlü gücü alelacele şahsında toplamaya çalışırken, ipler elinden tek tek kaçıyor.

Erdoğan’ın sert, uzlaşmadan uzak, rövanşist mizacı hesaba alınırsa, çok tehlikeli bir durum söz konusu.

Önündeki kartlar ve ‘ahval’ Erdoğan’a tek bir yol gösterecektir:

Ne pahasına olsun, alelacele Başkanlık teklifini Meclis’e getirip referandum takvimine ulaşmak, ve bu arada gündeme bir şekilde, ama öyle ama böyle hakim olmak.

Bu noktada hayal tacirliğine yer yok.

Gerçekçi olmamız gerek.

Ülkesini seven herkesin ses çıkarması gereken bir aşamadayız artık.

Öyle bir liderlik tarzı var ki, herkesi beraberce yıkıma sürükleyebilir.

Hazırlıklı olun, fikrinizi söyleyin.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AKP tepelerinde duman tütmeye başladı

Kuyudaki taşlar iyice birikti.

Bir kişinin kaç zamandır atıp durduğu bu taşları şimdi 40 kişi çıkarmaya çabalıyor.

Kaç zamandır ‘bir bildiği vardır’ diye veya sırf korkudan o kişinin kuyuya taş atmasını seyreylediler.

Ama herşeyin bir taşma noktası var.

AKP hafiften sallanmaya başladıysa bundan.

erdddi

Gayet net: Parti içinde Davutoğlu’nun tasfiyesiyle iyice içine kapanan bir kesim 15 Temmuz’un toz dumanı dağılma emareleri gösterdiğinde, OHAL’in bir ucunun kendilerine değme ihtimalini resim içinde gördükçe kıpır kıpır olmaya başladılar.

Zemin eğimi kayıyor, ve kayganlaşıyor.

AKP’li bakanlar da milletvekillerinin bir kısmı da huzursuz.

Bunu kapalı kapılar ardında, dar ölçekli kulislerde muhalefet milletvekilleriyle paylaşıyorlar, ‘bu böyle gitmeyecek’ mealinde.

AKP’liler geleceği – bakmayın siz – o kadar net görmüyorlar.

Bir kısmı için tetikleyici olan Rusya ambargosu ile turizm ve yan sektörlerinin muazzam bir krize girmesi, bir başka kesim için Kürt barış masasının Erdoğan tarafından göstere göstere, bahanelerle devrilmesiyle siyasetin şiddete kırılgan hale gelmesi, bir üçüncü kesim için ise AB’den demir alarak belirsiz sulara açılmanın ekonomiye sarsıcı etkisini görmeleriydi.

Bu kesimlerin hemen tümü de OHAL’in partinin eline ayağına dolanmakta olduğunun, devamında ısrarın kimseye hayır getirmeyeceğinin, uzun vadede AKP’yi de kemireceğinin farkında.

Sesler yükseliyor şimdi sağdan soldan.

Mehmet Şimşek ‘AB başarı hikayesidir’ derken kime meydan okuduğunu bilerek diyor. Bakmayın sonradan attığı mesajlara. Ne düşünüyorsa söyledi. Geri adım atmadı, sadece bir işaret fişeği yaktı.

Nihat Zeybekçi ‘OHAL istemiyorum’ lafını uygun bir çerçeveye yerleştiriyor.

Numan Kurtulmuş daha dikkatli bir şekilde Türkiye-Batı ilişkilerinin rayından çıkmaması için karda yürüyor, izini belli etmemeye çalışarak.

‘İsteriz ki yarın bitirilsin ama OHAL gerektiği kadar ilan edilecek. OHAL vatandaşlarımızın günlük hayatını etkilemiyor,  bu odaklar devletten temizleniyor.’ diyor ama ekliyor:

‘Ümit ederiz referanduma gidilmeden evvel OHAL sonuçlanmış olur, işlerimizi bitirmiş oluruz. Devlet gelecek nesillere umarız bu yükü bırakmaz.’

Partinin eski ağır toplarından Nabi Avcı açıkça ‘sıkıntıdayız, dört koldan bela geliyor, dua edin’ diyor.

Abdullah Gül’ün son ‘temkinli’ çıkışları da bu çerçevede yerini almış durumda.

OHAL ile başkanlık referandumu arasında kurulan denklem, bir anlamda, işin püf noktası.

‘İncelmekte olduğu yer’ diyelim.

AKP Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in sözleri yabana atılır cinsten değil:

“Bakın bir tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyorum. Özal’ın istediği referandumun sonunda ne oldu? Demirel tekrar siyaset sahnesine çıktı, Erbakan çıktı, Türkeş çıktı. Ve rahmetli Özal’ın düşüşü başladı. Referandum genel seçim değildir. 7 Haziran’da yüzde 41 alırsın, 1 Kasım’da yüzde 49.5’e çıkarırsın ve mutlak galipsin. Referandumda aynı yüzde 49.5’u aldığında seçimi kaybettin demektir. Referandumu kaybetmek cumhurbaşkanının yasal ve meşru olduğunu tekrar tartışmaya açar. AK Parti’nin buna dikkat etmesi lazım.”

Ve Binali Yıldırım.

OHAL ile ilgili şu sözlerinin alt anlamları çok açık:

“Tabii hemen 2017’ye girer girmez kaldırılacak diye bir şey yok. Bu daha çok referanduma gitmeden OHAL’in kaldırılması düşüncesidir. Şimdi, referandum olması halinde, elbette kimseye, ‘OHAL altında seçime gidildi, OHAL şartlarında referandum yapıldı, gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz. Bu nedenle referandum öncesi OHAL kaldırılır diye düşünüyorum.”

Peki Erdoğan öyle düşünüyor mu?

O yönde en ufak bir emare yok.

Tam tersi.

Geçen konuşmasında ‘üç artı üç’ dedi Erdoğan, altı ay daha uzatma niyetini ortaya koyarak.

Ama dikkat:

Bunu söylerken, Erdoğan’ın aklında, OHAL ile iyice sindirilmiş ve Saray güdümüne sokulmuş bir medya ve yargı eşliğinde, OHAL koşulları altında bir referandum var.

Ancak böyle düdüklü tencere gibi kapağı kapalı ve yüksek basınçlı bir ortamda oldu-bitti şeklinde bir referandumla şansı olduğunu düşünüyor Erdoğan.

‘OHAL bitecek, sonra referandum olur’ demek, OHAL’in ürettiği tüm enkaz içinden tüm mağdur kesimlerin OHAL kalkar kalkmaz ortalığı ellerinden geldiğince birbirine katması, mahkemeleri kilitlemesi, AİHM’e koşturması, yeniden tüm demokratik mekanizmaları canlandırması demek.

AKAM araştırmasına göre şansı şu anda yüzde 40 altında görünen Erdoğan, evet, siyasi kumar sever, ama büyük risklere girmez.

Dolayısıyla, Yıldırım ve saydığım diğer isimler, eğer arka planda farklı bir siyaset hamlesi yoksa, kendilerini bir mayın tarlasına atmış durumdalar.

Başbakan son dönemde bazı AB liderleriyle konuştu. Bazı başka AB bakanları gibi kapalı kapılar ardında olabildiğince yumuşama mesajları vermeye çalıştığından emin olabilirsiniz.

Öyle ama Yıldırım bu yolu seçerek aynen Ahmet Davutoğlu gibi, Saray’ın ‘kapsama alanı’na girdi.

CHP Milletvekili Barış Yarkadaş’ın yorumları bu açıdan ilginç.

‘Yıldırım da yolcu’ diyor Yarkadaş.

Şu görüş ve iddiaları ortaya atıyor:

Binali Yıldırım, referandum üzerinden halkı tehdit ediyor.

“Referandum olursa OHAL kalkar” mesajı veriyor. Bu açıkça şantajdır!

OHAL’in sürmesi için mantıklı hiçbir gerekçe yoktur.

Ancak; iktidar bunu yapacak güçten yoksundur.

OHAL’in sürmesini Saray istemektedir.

Saray, olağan üstü hali, topluma ‘olağan hal’ olarak benimsetmek ve halkı olağan üstü hal rejimiyle yaşamaya alıştırmak istemektedir. Ohal’in kaldırılması şu an şantaj malzemesine dönüştürülmüştür.

Binali Yıldırım, referanduma gidildiği taktirde OHAL’in kaldırılacağına ilişkin mesaj veriyor ama sanırım başına ne geleceğinden habersiz…

Saray, Yıldırım’ın performansını Ahmet Davutoğlu’ndan daha kötü buluyor. Referanduma gidilirse, bu sürecin Berat Albayrak’ın Başbakanlığı koordinasyonunda yürütülmesi planlanıyor. Yani; Binali Yıldırım’ın akıbeti de Davutoğlu’ndan farksız olmayacak.

Yıldırım bu gerçeği henüz tam kavramış değil.

Saray, artık OHAL’siz yaşayamayacağını görmüştür.

Saray, OHAL’e mecburdur. Bünyesi artık olağan bir düzeni kaldırmaz. OHAL döneminde yapılan hukuksuzluklar, ancak OHAL’le sürdürülebilir.

Binali Yıldırım da bu gerçeği bilmesine rağmen, demokrasi güçlerini Saray’ın isteği doğrultusunda ikna etmeye ve teslim almaya çalışıyor. Yıldırım’a tavsiyem, bizi Saray’a boyun eğdirmeye çalışacağına, koltuğunu damada kaptırmamanın yolunu ara…”

binali-yildirim_27072016_jurnalci

Önümüzdeki kısa vadeli dönemde, genelde sakin mizaçlı bir siyasi olan Binali Yıldırım’ın giderek gerilmesine, sertleşmesine, ihtimal ki hatalar yapmasına tanık olacağız.

Ve Erdoğan her zamanki taktiğini uygulayarak tüm suçu-kabahati medyadaki kiralık kalemleri üzerinden başta Yıldırım ve diğer çatlak sesli bakanlara atacak ve bir tur daha gitmeyi deneyecektir.

Nasıl olsa AKP’de ‘hazır mezar ölüsü’ çok.

Partinin Meclis grubunda kifayetsiz muhteris sayısı eksik değil.

Hepsi sırada ‘bize de iş çıksa’ diye bekliyor.

Halbuki bekleseler, ve hevesi aklının beş fersah önünde giden Süleyman Soylu’nun aynen Efkan Ala gibi Saray ve militarist müttefikleri tarafından tarafından tepe tepe posasının çıkarılarak bir kenara atılmasını bekleseler belki ders de çıkaracaklar, ama idrak gücü parti kesiminde çok zayıf.

soylu

Belki de, Necmettin Erbakan ile “Adil Düzen” fikrini inşa eden isimlerden Süleyman Karagülle’nin Akit’te yazdıklarını dikkatle okusalar kuyudaki taşları fark edecekler.

Şöyle yazıyordu Karagülle:

  • MHP zannediyor ki HDP kapanırsa Türk milliyetçiliği güçlenir. Oysa tam tersi olur. Neticede temsilcileri kalmayan Kürtler HDP’nin yanında yer alırlar, bu da Türkiye’yi böler. 
  • Türkiye ulusal bir devlettir ama ırkçı devlet değildir. Türkiye’de Türk ırkında olanlar çoğunluk değildir. Türk kültürü hâkimdir. Türkiye halkları soy ile değil kültürleri ile Türk’tür. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet devletlerinden hiçbiri ırkçılık yapmamış, o sayede varlıklarını devam ettirmişlerdir. 
  • AK Parti zannediyor ki ben MHP ile bir olursam gücümü korurum.
  • Önce Doğu Anadolu’daki oylar CHP’de toplanmaya başlar ve AK Parti’nin oyları % 40’dan aşağı düşer, CHP’nin oyları yükselir. Böylece 1950’den beri bir türlü ekseriyeti sağlayamayan CHP ekseriyeti elde eder. Ayrıca AK Parti’ye oy verenler MHP’liler değil Müslümanlardır.
  • Yani AK Parti yalnız OHAL ile intihar etmiyor, Meclis’teki anayasa çalışmasıyla da mezarını kazıyor. Hazırlanan bu anayasa ABD usulü anayasadır, müellifi belli değildir. BD türü bir başkanlık Türkiye Devletini uçuruma götürür. 
  • Başkanlık sistemi demek sonunda Türkiye’de askeri yönetim olur demektir. Oysa askeri usullerle devlet yönetilmez; devlet kurulur ve korunur. AK Parti zannediyor ki başkanlık sistemine geçince yine Erdoğan seçilecektir. Tam tersine, halk belki de K. Derviş’i seçmek zorunda kalacaktır; bunun Türkiye’ye getireceği felaketi düşünün… 
  • Biz ne öneriyoruz? 1) Seçimde barajlar kaldırılsın, yeter oy alan herkes Meclis’e gelsin. Milletvekilleri partilerin değil halkın vekilleri olsunlar. Partiler milletvekillerini atamasın, milletvekilleri partileri oluştursun. Hükümeti cumhurbaşkanının atadığı başbakan oluştursun. 2) Bakanları başbakan seçsin, yeter sayıda milletvekilinin desteğini alırsa bakan olsun. Cumhurbaşkanının veto hakkı olsun. 3) Milletvekilleri ve partiler bakanlıkları denetlesinler. Sınırlı sayıda olmak üzere bakan aleyhine hakemlere gidilsin, hakemlerin kararı ile düşsün. 4) Kanunları Meclis uzlaşma usulü ile yapsın. Uzlaşılamayan yerlerde hakemlere gidilmesinde uzlaşılsın. Hakemlere gitme hususunda uzlaşılamazsa kanun çıkmasın, Cumhurbaşkanının kararı ile yönetilsin. Hükümetin tüzük ve kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi olmasın.
  • Bundan daha demokratik ve istikrarlı bir sistemi bulamazsınız.

Bir kişinin kuyuya attığı taşları görüp toplama çabaları başladı, ama öyle hiç kolay olmayacak bilesiniz.

Saray son derece kararlı.

Önüne ne çıkarsa yıkarak gidecektir.

Toz duman kalkacaktır.

Göreceğiz. 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çıkmaz dar sokakta yürüyüşe devam: Erdoğan’ın ‘çıpası’, kullanışlı OHAL

Kontrollü kriz politikasını sıkı sıkıya sürdürmek istiyor Erdoğan.

Milim kıpırdamıyor.

İçerde ve dışarda tansiyonu sürekli olarak bıçak sırtında tutmaktan başka bir çıkar yolu olmadığının farkında.

O yüzden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin dondurulması yönündeki tavsiye kararına var gücüyle yüklenmesinde, tehdit dilindeki dozu artırmasına şaşırtıcı gelen hiçbir şey yok.

erdii

Son konuşmasında söylediklerine bakalım:

Milletime sesleniyorum; bugün de sesleniyorum. Tekrar duysunlar. Neymiş efendim, Türkiye’de OHAL varmış. Teröristlerin üzerine çok sert gidiliyormuş. Terör örgütleriyle ilişkili olanlar görevlerinden alınıyormuş. İdam cezasının geri getirilmesi tartışılıyormuş. Medyaya kısıtlama varmış. Vize serbesitesinin şartlarından 7’si yerine getirilmemiş. Bizi ekonomiyle tehdit ediyorlar. Ve savunma sanayiine yönelik, silah veriyorlarmış da bundan sonra silah verilmemesi konusunda da karar alacaklarmış. Türkiye gibi topraklarında her gün terör eylemi yapılan bir ülkeye, terörle mücadele etme demek, dükkanı kapatıp git demek. Terörle mücadele etmemek, teslim olmaktır. Eyy AP, siz terör örgütüne çanak mı tuttunuz, hayırlı olsun!

Bu sözleri olanca hızıyla devam eden ‘Kürt Siyasal Hareketi üzerindeki basıncı artırdıkça artırma’ hamleleriyle ve devlet içi-dışı ‘FETÖ’cü avı’ işlemleriyle birleştirdiğimizde, çıkarılacak sonuç belli.

Bu gerilim stratejisi sosyal dokuyu yırtma riskini her geçen gün biraz daha artırarak, epey uzun sürecek.

Baştan aşağı araçsallaştırılmış OHAL, vazgeçilmesi son derece güç bir kaldıraç işlevini koruyacak.

Gür sesli konuşmalarının içine, saklamaya gerek duymadığı gerçekleri yerleştirmek de yine aynı ‘kontrollü kriz üretimi’ icraatının parçası olduğu için ileriyi hayli net görebiliyoruz.

Yine Erdoğan’ın AB’yi hedef alan sözlerine bakalım:

‘Türkiye, darbe girişimi ve terör eylemlerine rağmen OHAL’in ikinci ayında bulunuyor. Belki bir üç ay daha uzatılacak. Size ne ya! Bunun kararını hükümet verir! Bu ülkeyi, AP mi yönetiyor yoksa bu ülkenin hükümeti mi yönetiyor, size ne! Geçti o… Onlar mazide kaldı.’

Bunun anlamı, ‘şu anda yargıyı, medyayı ve kritik ölçülerde meclisi kontrol ettiğime göre, OHAL’i değil altı ay daha, kendi hedeflerime uyup uymadığı ölçüde bizzat belirsiz bir süre, belki birkaç yıl bile uzatırım ona göre’dir.

İç konjonktürde getirdiği noktanın 2019’a kadar kendisine açık kart verdiği varsayımından hareket ediyor Erdoğan.

HDP’yi eziyor, MHP’yi kendisine hızla daha fazla kenetliyor, ulusalcı kesimin Batı sisteminden – askeri, siyasi ve yasal mekanizmalardan – uzaklaştırma çabalarına her zamanki ‘benim için kullanışlı olduğu sürece mübahtır’ anlayışıyla kapıları ardına kadar açık tutuyor.

Ergenekon mağduru generaller İlker Başbuğ, Bilgin Balanlı ve Kadir Sağdıç’ın en son Çin’in adı sembolleşen kenti Şanghay’da boy göstererek birlikte Avrasya güzellemeleri yapması da aynı çerçevenin içinde.

Peki, altta alta huzursuzlanan AKP resmin neresinde? Erdoğan’ın yaklaşımının içinde o noktada da gerilim stratejisi var.

Bu noktada Emine Kaplan’ın Cumhuriyet’teki haberine göz atalım:

Darbeci askerlerin dinlenmesinin komisyonun AKP’li üyelerince reddedilmesinde, “Bunlar her türlü iftirayı atabilir. Ya bunlardan biri emri Cumhurbaşkanı ve Başbakan’dan aldık derse ne olacak” kaygısının yattığı öğrenildi. TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nda, bugüne kadar dinlenen pek çok isim AKP hükümetlerini suçlayarak, zamanında uyarılara rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı eleştirisini getirdi. Komisyon çalışmaları sırasında oluşan bu hava, parti içinde rahatsızlık yarattı. Bazı partililer, “Komisyona gelen bizi suçluyor. Oluşturulan hava partiye zarar veriyor. Kendi idam sehpamızı hazırlıyoruz” diyerek duruma tepki gösteriyor.

TBMM Araştırma Komisyonu’nun AKP’li üyelerinin MİT Müsteşarı Fidan ve askerleri dinlememe kararının arka planında eğer partiye zarar gelmesin kaygısı varsa buradan, Erdoğan’ın partinin kendisiyle ayrı düşmüş ağır toplarını ‘ikinci bir karara kadar’ arafta tutma, korku içinde sessizliğe mahkum etme, rehin tutma niyetini de okuyabiliriz.

‘Kontrollü kriz’ diyoruz ama buradaki ‘kontrol’ kısmı netameli, herşeye rağmen.

Avrasya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin (AKAM) 9-17 Kasım tarihleri arasında 30 il, 78 ilçede 4 bin 240 katılımcı ile gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre, bugün “Cumhurbaşkanlığı seçimi olsa Erdoğan’a oy veririm” diyenlerin oranında ciddi bir düşüş gözlemleniyor.

10 Ağustos 2014’te yüzde 52 ile cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’a destek yüzde 36.5’e düşmüş durumda.

Ankete göre bugün seçim olsa kararsızların dağılımıyla AKP yüzde 45.59, CHP yüzde 30.34, MHP yüzde 11.21, HDP yüzde 11.36 oy alıyor.

OHAL’in artçıları da belirgin:

Halkın yüzde 97.1’i yargıya, yüzde 95’i medyaya güvenmiyor.

15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu olanların başında Fethullah Gülen cemaatinin olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 72. Katılımcıların yüzde 39’u ise hükümet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe girişiminden sorumlu tutuyor.

“AKP’de FETÖ’cü bakan var mı” sorusuna ise katılımcıların yüzde 56.2’si “AKP içinde ‘FETÖ’ ile bağlantılı bakan ya da milletvekili olduğunu” yönünde yanıtladı.

Araştırmada, halkın yüzde 74.4’ünün “Kürt sorununun askeri tedbirler ile değil diyalog yolu ile çözülmesi gerektiğini” savunduğu da, veriler arasında.

“Türkiye’nin AB üyesi olmasını istiyor musunuz” sorusuna katılımcılardan yüzde 58’i “Evet” diyor.

Alttan alta kabarmakta olan ekonomik krizin etkilerinin şu ana kadar tabanda ne ölçüde yer ettiğini ise henüz kestiremiyoruz.

Bu tür veriler Erdoğan’ın öfkesindeki artışı açıklıyor olabilir mi?

Kuvvetle muhtemel.

Bakmayın.

İşler hiç iyi gitmiyor.

Ve Erdoğan, önündeki engellerin azalmayışından ötürü kaygısını gizlememe noktasında, terör, Batı husumeti, gizemli kumpas söylemi, mültecileri koz gibi kullanma ve OHAL gibi ‘iş makinelerini’ tam yol arazide tutuyor.

Hedefinde bir değişiklik yok, çünkü o hedefe ulaşmaktan başka elinde hiçbir çare yok:

Allem ve kallemle referandum yolunu açıp mevcut anayasasızlık halini ve fiili başkanlık rejimini kendi ‘şahsı’ lehine meşrulaştırmak ve o noktadan itibaren, özellikle dış dünyaya karşı ‘beni artık taryışmasız muhatap olarak kabul etmek zorundasınız’ diyebilme noktasına ulaşmak.

Erdoğan bu poziyona varoluşsal biçimde kilitlemiştir kendisini.

Şunu umuyor:

Son meydan okuyuşları ardından AB’nin en azından sessiz kalması. AB bu konjonktürde havlu atan taraf olmayacak, ama takınacağı pasif tavır da Erdoğan’ın güçlü lider hanesine artı değer ekleyecek.

İçerde de benzer bir durum söz konusu.

Sert Kürt politikaları ve sınır ötesinde PYD’ye odaklı icraat MHP’yi kendisine yakın tutmaya devam edecek.

Büyük bir kesim CHP’lileri de kapsayan ulusalcı-laik kesim de şu anda kontrol altında. ABD ve AB’nin bölgesel Kürt politikalarına duydukları kabarık alerji nedeniyle Saray bu kesimle zımni bir ittifak kurdu. Generallerin dere tepe yurtdışında AKP söylemine yaptığı katkıların yanında, Sözcü ve Aydınlık gibi ulusalcı medyada yağdırılan manipüle haberler, özellikle de o kesimin kanaat önderlerinin çabaları o ulusalcı, Batı’dan kopuş yanlısı tabanı Saray’a ilikli iğneyle bağlı tutuyor.

Geriye kalıyor, OHAL’in mağduru olan entellektüel elit, STK’ler, ve Kürtler.

Baskı buralarda yoğun biçimde devam edecek. Erdoğan buradan şunu umuyor: Kürtler bezerek HDP’den uzaklaşacak, sol ve liberal kanaat önderleri ile akademisyenler suskunluğa bürünecek ve son günlerde Cumhuriyet’te görüldüğü gibi, demokratik muhalefetin temsilcileri artan tehditler karşısında ‘göz kırpıştırmaya’, geri adım atmaya başlayacak. (Tutuklu Cumhuriyet Yönetim Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın ‘bizden uslu çocuk olmamızı istiyorlar’ mesajı bunu anlatıyor).

Kürtlerde umduğu yönde kıpırtı pek yok.

Ama diğerlerindeki her ricat hamlesi, elbette ki ‘güçlü lider’ imajını pekiştirecek. Ve, daha önemlisi, benzer baskıların yaygınlaşarak geri kalan muhalif birey ve kurumlara dokunmasının da yolunu açacak.

Bunu şimdilik tespit etmekle yetineyim.

Ve şu:

Erdoğan kendisini kuşatan meşruiyet ve görev suiistimali meseleleri ile uluslararası tecrit halinden bunalmışlığıyla içine girdiği ‘dar çıkmaz sokak’ta ilerlemeye devam ediyor.

Başka çaresi de yok.

Tekrar edelim:

Eğer AKAM araştırmasının, referandumda kendisine teveccüh gösteren oyların yüzde 36.5’a düşmesi tespiti doğru ise, geriye yine aynı refleksler kalıyor:

Sertliği daha da artırmak.

O yüzden OHAL’in 3+3 ay daha uzatılması ‘vaadi’ hayli iyimser olabilir.

Bu gidişle OHAL kalkmaz.

‘Kontrollü kriz’in üzerinden kontrolün çekilmesi, krizin Erdoğan ve çevresini kuşatması, sarıp sarmalaması demek.

OHAL kalktığı anda Başkanlık Rejimi hayalleri de suya düşer.

Kasırga devam edecektir.

 

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Neresinden bakarsanız bakın,’ekonomik heyelan’ yaklaşıyor, farkında mısınız?

24 Kasım öğle sonrası itibarıyla haber şuydu:

‘Güne 3.3960 ile başlayan dolar/TL paritesi, Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısından faiz indirimi kararının çıkması sonucu rekor kırdığı 3.4208 seviyesinden 3.3703 seviyesine kadar düşmüştü. Ancak Avrupa Parlamentosu’nun kararının etkisiyle 3.44’ü aşarak tarihi rekorunu yeniledi. Kur saat 17:00 itibariyle 3.4173 düzeyinde seyrediyor.’

Son bir haftada MB rezervlerinden eriyen dövüz miktarı 5 milyar doların üzerinde.

dollar

Kurun tepetaklak seyri, aynı zamanda, Türkiye’nin ‘yönetilemeyen ülke’ kategorisi içine seyri demek.

Ne kadar sorunlu olursa olsun her demokrasi, hukuk devleti denilen yapının üzerinde nefes alıp verir.

Adalet sistemi hukuk devletinin belkemiğidir.

Bu kemik kırılırsa sadece hukuk devleti çökmekle kalmaz, demokrasi tanımı da geçerliliğini yitirir.

Bu temel gerçeklerin ışığında bakılınca, Türkiye’yi kapkaranlık bir tünele tıkıştıran Olağanüstü Hal’in ve uygulamalarının sadece sosyal ve siyasi krizin ateşine benzin dökmekle kalmayacağı, ekonomiyi de köklerinden sarsacağına şaşmamak gerekir.

Asıl şaşılması gereken, Saray’da öbeklenmiş dalkavukların ve Saray etrafındaki AKP’lilerle avantacı iş alemi kesimlerinin, tekerlekleri sökülmüş bir arabanın, birtakım zihni sinir mütalaa, meydan okuma ve uygulamalarla yürümeye devam edeceğini sanmalarıdır.

Zaten eksik-çarpık olan muhakeme gücünü iyice yitirmiş bir Saray başdanışmanı, krize dair uhaklı yarılara karşı çıkarak ‘bunların öyele algılatılmasına izin vermeyin’ diyor.

Asıl ‘algılatmayı’ kendisinin yaptığının görülmediğini sanarak.

Yuvarlaklığı kesin olan bir dünyada tepine tepine ‘dünya düzdür’ derseniz sadece ele güne rezil olmakla kalmaz, temsil ettiğiniz yönetimin içerde ve dışarda arta kalmış güvenilirliğini de yok edersiniz.

Ama, nafile.

daron-1

Dünyanın önde gelen iktisatçılarından biri olan ve adı Nobel ödülü adayları arasında geçen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof Daron Acemoğlu‘nun açıklamaları, hızla yaklaşan ekonomi heyelanı konusunda en net uyarılardan biri.

Şunları söyledi Prof Acemoğlu, ‘Perakende Günleri 2016’ toplantısında ve ardından Cumhuriyet’e verdiği mülakatta:

  • Türkiye’de siyasette de ekonomide de durum acil. Siyasi kurumlar ve ekonomik kurumlar birbirini tamamlıyor. Geleceğin büyümesini sağlayabilmemiz için, kaliteli bir büyüme için kapsayıcı kurumları güçlendirmemiz lazım. Sivil toplumu bağımsız yargıyı güçlendirmemiz lazım.
  • Son dönemde basına yönelik baskıların ekonomiye yansımaları iyi olmayacak. Siyasi kurumlar ekonomiyi etkiliyor. Zaten ekonomi zayıf, giderek siyaseti de zayıflatıp sivil toplumu zayıflatıp yargıyı zayıflattıkça bunun dönüşümü yok.”
  • Demokraside bir insanı seçiyorsunuz, onu nasıl kontrol edeceksiniz? Güçlerin ayrışık olması, medyanın, sivil toplum örgütlerinin kontrolü olması gerekir.
  • Türkiye’de 10 yıllık büyüme ortalaması yüzde 3. Daha fazla büyümesi lazım. Verimlilik artışı sıfır ya da eksi. Bu şekilde Türkiye’nin kendi zenginliğini artırması mümkün değil. Büyüme, tüketime giderek hız verilmesinden geliyor. Yatırımda, verimlilikte artış yok. Ne oluyor? Cari açık ortaya çıkıyor. Böyle bir büyüme uzun süre devam edemiyor. Eşitsizlik çok yüksek. Büyüme herkese aynı yararı getirmiyor. Enflasyon da cari açık da düşmüyor.

selin

CHP’nin ekonomik politikalardan sorumlu başkan yardımcısı ve parti sözcüsü Selin Sayek Böke‘ye kulak veren var mı, bilemiyorum.

Dünkü açıklamasında şunu vurguladı Böke:

 “Bu kriz, küresel bir krizin Türkiye’ye yansımasının sonucu değil, bu kriz Türkiye’nin kendi krizi. OHAL’i uzatan, KHK’larla hukuku yerle bir eden, demokrasiyi tamamen ortadan kaldıran siyasetin bir sonucu bu. Vatandaşı işsiz bırakan, doğrudan fakirleştiren bir kriz bu…”

Birgün gazetesinde önceki gün yayınladığı, baştan aşağı kırmızı alarm veren, ‘Bugün bir şey yapılmazsa tadımız topluca kaçacak’ başlıklı yazısında, Türkiye’nin derinleşen krizine dair tespitlerini tane tane anlattı Böke.

‘Aman tadımız kaçmasın diyenler, bugün bir şey yapılmazsa tatlarının kaçacağını artık bilmelidir’ diye yazdı.

Bu dikkate değer yazıdan önemli başlıkları buraya alıyorum.

  • Türkiye bugün “yönetemezlik ve devlet aygıtının çökmesi” kaynaklı bir reel sektör krizinin eşiğinde ve eğer tek adam rejiminin gözü kara çılgınlığı devam ederse bu durum bir mali krize dönüşme, ardından da bankacılık krizini de tetikleme potansiyeli taşıyor.
  • Bu 1994, 2001, 2009 krizlerinden hiçbirine benzemiyor. Bu farklı. Bu bir finansal sektör krizi değil, bir reel sektör krizi… Deprem dalgası yaygın. Bu kriz başka, çünkü ilk defa Türkiye bir krize, hane halkı borçlu olarak, işsizliğin yapışkan ve yüksek olduğu, şirketlerin ve bankaların yaygın olarak borçlu olduğu bir koşulda yakalanmak üzere…
  • Açık olan şu: Tüm siyaset kurumunun bugün tarihsel bir sorumluluğu var. Türkiye’de hemen bugün siyasi istikamet değişmezse, çılgınlık haline son verilmezse bu terazi bu sıkleti çekmeyecek.
  • Son haftalarda yaşadıklarımız bize şunu gösterdi: Ekonomimiz ne yazık ki söyledikleri gibi sağlam değil. Ne yazık ki bu durum geçici ve sadece dış kaynaklı değil ve maalesef artık basit birkaç ekonomi politikası hamlesiyle düzeltilebilir bir durum değil.
  • Bu ay açıklanan en güncel veriler işsizliğin yüzde 11,3 ile son 6 yılın en yüksek oranına ulaştığını gösteriyor. 3 milyon 493 bin kişi iş arıyor ve bulamıyor; 2 milyon 514 bin kişi umudunu kaybetmiş, iş dahi aramıyor. Gerçek anlamda 6 milyon 7 bin kişi işsiz. Bu veri, geçen ağustosa göre bir yılda gerçek işsiz sayısında 518 bin artış olduğunu gösteriyor. Yarım milyonun üzerinde kişi ya umudunu kaybetmiş ya da çalışmak için çaba harcadığı halde iş bulamıyor.
  • İşsizlik verilerinin gösterdiği daha da kritik bir başka gelişme var. Türkiye’de 15- 24 yaş arası gençlerde işsizlik 1,6 puanlık artışla, yüzde 19,9’a yükseldi. Üstelik, aynı veriler “ne işte, ne eğitimde olan” gençlerin oranının yüzde 27,2’ye çıktığını söylüyor bize. Artık Türkiye, her 3 gencinden birine, ne iş ne aş ne de gelecek vadedebiliyor. Yani her 3 gençten biri, ne yarın iş bulmasını kolaylaştırıcı beceriler edinebileceği bir eğitim görüyor, ne de bugün çalışıyor. Ekonomik düzenden tamamen dışlanmış durumda.
  • İşsizlik, üretimsizliğin yansıması. Üretimdeki yavaşlama da büyüme rakamlarında açıkça gözüküyor. Bakın, üçüncü çeyrekte Türkiye küçülmeye doğru gidiyor. 27 çeyrek sonra ilk defa…
  • Konut hariç kredi borcu ve taksit ödemeleri değerlendirildiğinde vatandaşın borçluluk oranının yüzde 68’e ulaştığını gösteriyor. Bu rakama konut borcu olanlar da dahil edilirse borç temelli Türkiye ekonomisi tablosu daha gerçekçi ve ağır bir biçimde karşımıza çıkıyor.
  • Maddi yoksunluk yaşayan vatandaşların oranı yüzde 30,2’ye çıkmış. Bu insanlar sağlığı için ihtiyaç duyduğu besini sofraya koyamıyor, çocuğunu istediği okula gönderemiyor, evindeki mobilyayı yenileyemiyor. Gelir adaletsizliğinin arttığı bu dönem, ekonomik sorunların yaygın bir sosyal olgu olduğuna da işaret ediyor. Öyle ki, en zengin yüzde 20’lik dilimin aldığı pay en düşük yüzde 20’lik dilimin 8 katını aşan bir düzeye ulaştı.
  • Yavaşlayan büyüme, artan işsizlik, bozulan gelir dağılımı, ödenemeyen borçlar, özünde ekonomiye duyulan güvenin sarsıldığının yaşamsal işaretleri. Bu güven bozukluğu TL’nin dolar karşısında hızla erimesine de yol açıyor. Nitekim, 2016’nın başından bu yana yüzde 15’in üzerinde değer kaybı yaşandı. Üstelik de bu değer kaybının neredeyse tamamı, eylül sonundan itibaren yaşanıyor ve hatta 3 Ekim’den itibaren hızlanıyor.
  • Burası önemli bir kırılma noktası: 3 Ekim tarihi, Bakanlar Kurulu’nun OHAL’in uzatılacağı haberini verdiği tarihtir. Yani OHAL’in uzatılması ile artan siyasi risk ve gerginlik kendisini çok açık bir biçimde dolar kurunda gösteriyor.
  • Benzer bir durum, başkanlık sistemi tartışmalarının alevlendirildiği günlerde yaşandı. Hükümetin AB ile ipleri germesiyle devam etti.
  • Herkes tarafından bilinen gerçek şudur: TL’nin değer kaybının nedeni, iddia edildiği gibi ABD seçim sonucu değildir. TL’nin değer kaybının Türkiye kaynaklı olduğunun en somut göstergelerinden birisi, kendisine benzeyen para birimleriyle karşılaştırılınca çıkıyor. Son dönemde TL kendisine benzeyen para birimlerinden 2 kat daha fazla değer kaybetti. TL negatif ayrıştı denilen de işte budur.
  • Türkiye’nin kısa vadeli ödemesi gereken 167,8 milyar dolar dış borcu var. Bu borç ülke borcu. Yani şirketlerimiz borçlu, o zaman o şirketin TL kazanan işçisi de bu borcun ortağı. Bankalar borçlu, o zaman o bankalardan borç almış olan, kredi kartı kullanan tüm vatandaşlarımız da bu dış borcun ortağı.
  • Bu kısa vadeli dış borcun değeri sene başında 493 milyar TL değerindeyken, bugün ödememiz gereken borcun miktarı 570 milyar TL’ye ulaştı. Bu hesabın yapıldığı günkü dolar değerine göre, şu anda 77 milyar TL daha fakiriz; borcumuz 77 milyar TL daha artmış durumda. Üstelik ödeme kapasitemiz değişmemiş, hatta durum zorlaşmışken.
  • Öte yandan şirketlerimizin net döviz pozisyonunda açık var, yani dışarıya olan dolar yükümlülüğünü karşılayacak dolar temelli varlıkları yok. Aradaki fark 210 milyar dolar. Şirketlerin net döviz pozisyonundaki bu açık TL her değer kaybettiğinde şirketler için TL cinsinden artıyor.
  • TL’nin her 1 kuruşluk değer kaybında şirketler 2,1 milyar TL zarar yazıyor. Yılbaşından beri toplam yazılan zarar 96,9 milyar TL.
  • Zarar yazan şirketler önünü göremiyor ve üretimini azaltıyor, istihdam yaratmıyor. Şirketlerin yazdıkları bu zararlar sonunda vatandaşın işsizliği anlamına gelecek.
  • Dolar kurundaki hareketlilik günlük hayatımızı etkilemeye başladı bile. TL her değer kaybettiğinde bu hepimizin hayatına zam olarak yansıyor. Benzin pompada bugün dünden daha pahalı… Yarın da muhtemelden bugünden daha pahalı olacak.
  • Böyle olunca pazara, markete ürününü getiren pazarcının maliyeti artıyor. Artan maliyet patlıcanı, biberi, domatesi alan tüketicinin daha çok para ödemesine yol açıyor. Üstüne üstlük birçok gıdayı da ithal etmek zorunda bırakıldık. Örneğin, Uruguay’dan et, Kanada’dan nohut, bezelye ve yeşil mercimek ithal eden, Çin’den kuru fasulye ithal eden konuma geldik. Nohutun, mercimeğin, etin ve daha nice gıda ürününün fiyatı dolar üzerinden belirleniyor.
  • Bütün bunlar genel enflasyon artışı anlamına gelecek; enflasyon TL’nin bu değer kaybı sonucunda 2 puan daha yüksek olacak.
  • Türkiye’ye para gelmiyor, hatta gelenler çıkıyor. Musluklar kurudu. Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı yıllık 200 milyar doları geçiyor, ve musluklar kurudukça bu ihtiyaç hızlanarak artacaktır.
  • Finansman ihtiyacı arttıkça, kaynak bulmak zorlaştıkça TL’nin değer kaybı hızlanacaktır. Üstelik, Türkiye’deki yerli yatırımcı da tedirgin ve gidecek yeni yerler arıyor.
  • Devlet kendi kağıtlarına müşteri bulamaz halde, bunun sonucunda daha yüksek faizlere katlanmak zorunda kalıyor. Geçen hafta yapılan Hazine ihalesinde yaşanan buydu.
  • Bankalar bilançolarının ötesinde gözüken riskler taşıyorlar. Vatandaş tüketici kredilerini geri ödemekte zorlanıyor. KOBİ’ler aldıkları krediyi ödeyemez haldeler.. Verdiği krediyi alamayan bankalar da zor durumda.
  • Reel sektör iş yapamaz halde, kimse birbirine güvenemiyor, kimse önünü göremiyor. Esnaf bunu açıkça söylüyor zaten: “Piyasada para dönmüyor, piyasa durdu.”
  • İş dünyası birbirine çek veremez halde. “Ya tedarikçim FETÖ’cü diye yaftalanırsa”, “ya bayime yarın el konursa” endişesi her şeyi durdurdu. Bankalardan bakkala, küçük üreticiden en büyük sanayiciye herkes bunu söylüyor.
  • Can ve mal güvenliği OHAL kapsamında ortadan kaldırıldı. Kimse birbirine, kurumlara güvenmiyor. Böyle olunca da kimse birbiriyle iş yapamıyor. Bankaların kamu personeline “yarın KHK işten atılırsa” düşüncesiyle kredi vermediği şikayetleri artıyor.
  • Devlet öyle bir hale geldi ki, memur müdüründen, müdür müsteşarından, müsteşar bakanından talimat almıyor. “Ya yarın bu insanlar FETÖ’cü çıkarsa” diye korkuyor. Can güvenliği yok. Mal güvenliği yok. Ekonomik güven yok. Kimse yarını göremiyor.
  • OHAL nedeniyle, çalışır durumda kurum kalmadı. Devlet aygıtı bitirildi.
  • Özgürlükler sınırlandığında aynı zamanda ekonomik fakirleşme de oluyor. Çalışmalar son dönemde Türkiye’de yaşanan haberleşme hakkı kısıtlamalarının ekonomiye maliyetinin yaklaşık 100 milyon dolar olduğunu gösteriyor. Bugünün döviz kuru ile bu 340 milyon TL’ye yaklaşan bir kayıp demek.
  • Bu keyfi, hukuk tanımaz kararlarla internet kesilince, şirketler bayilerine ulaşamıyor, firmalar pos cihazlarını kullanamıyor, bankacılık işlemleri yapılamıyor, tüm sektörlerde zaten zorlaşan üretim, yavaşlıyor. Yani iş yapılamaz hale geliyor.
  • Bu iş ciddi. Öyle ciddi ki, bugüne kadar “ekonomi kötü ama gemi yüzüyor” ya da “sosyal yardım alıyoruz”, “maaşımız yatıyor” veya “sesimizi çıkarmayalım ki ayakta kalabilelim”, diye düşünenlerimiz için, maalesef artık biri şunu yüksek sesle ifade etmek zorunda: O gemi artık yüzemeyebilir.
  • Bu iş yalnızca ekonomi politikasıyla, sorumluluğu sırf Merkez Bankası’nın sırtına yükleyerek çözülebilecek bir sorun olmaktan çıktı. İktidar tarafından çıkartıldı. Artık Merkez Bankası’nın da tek başına yapacağı birşey kalmadı. Üstelik bu kadar borçlu bir ekonomide TL’nin değer kaybı kadar faizin kendisi de refahı azaltıcı etkiye sahip.
  • Can ve mal güvenliği olmayan bir yerde ne fabrika kurulur, ne devlet borçlanabilir, ne var olan şirketler iş yapabilir. Kısacası işsizlik artar. TL değer kaybeder. Türkiye fakirleşir. Bugün yaşıyor olduğumuz işte bu krizin eşiğidir. Açık olan şu: Ekonomide yaşananlar, öncelikle siyasi bir krizin sonucu ve hukukun yok edilmesinin de bir uzantısıdır. Çözüm de dolayısı ile siyasetten ve hukukun yeniden inşasından geçiyor.
  • Bugüne kadar “demokrasi sıkıntısı büyük ama biz ekmeğimizin peşindeyiz” diyenlerimiz de vardır. Ama şunu artık söyleme yükümlülüğümüz var. O ekmek artık sofraya gelmeyebilir.
  • Birileri diyebilir ki, “OHAL’den bana ne, gazeteciler hapisteyse bana ne, birilerinin malına el konuluyorsa bana ne…” Ama durum öyle değil.
  • Artık şunu anlamalıyız: İçinde bulunduğumuz ekonomik durumun nedeni siyasi… OHAL düzeniyle, “masamızdaki ekmek” arasındaki bağı artık çok daha açık yaşıyoruz.

ekonomik-kriz-tehlikesi

Bu veri ve uyarılar ardından, geriye fazla bir söz kalmıyor.

Hukuk ve adalete saygıyı yok eden, kurum ve ilkeleriyle demokrasiyi elinin tersiyle iten, insanlık ve vicdan adına ne varsa düşman ilan eden bir yönetim tarzıyla gelinen nokta işte budur.

Hukuk, adalet, demokrasi, akıl, vicdan, öngörü bir kenara itildi.

Şimdi onların ardında bıraktığı boşluğa muazzam bir ekonomi heyelanı gelmek üzere.

‘En iyi sonucu ümit etmeyin’ demiyorum.

Ama en kötüsüne hazırlıklı olun.

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

Aykut Erdoğdu, ‘kök muhalefetin ortak sesi’ olmaya adaylığını koymuştur

”15 Temmuz karanlık bir darbe girişimidir…’

Böyle diyor Aykut Erdoğdu.

CHP Parti Meclisi üyesi ve Istanbul milletvekili Erdoğdu, geçenlerde bir TV programında AKP’li muhatabıyla tartışmasının karşılıklı söz düellosuna ve giderek bağırış çağırışa dönmesi ardından, indirdiği yumrukla cam sehpayı tuz buz edip ayağa fırlayınca, gerçek anlamda kamuoyunun ‘dikkatini çekmeyi’ başardı.

Galiba şu oldu:

Kamuoyunun Erdoğan ve AKP’sine muhalif kesimi uzunca bir zamandır Erdoğan’la simgelenen öfke ve tehdit söylemine denk düşecek dozda bir karşı söylem tarzı bekliyordu ve bu birden, kendiliğinden böyle ortaya çıktı.

Biri, seçilmil muhalif kesimden fırladı, ve aslında epeydir Demirtaş’ın temsil ettiği, ama onun hapse atılmasıyla kesintiye uğrayan muhalefet söyleminin bayrağını devralmış oldu.

‘Keşke Kemal Bey bunun yarısını yapabilseydi’ diyenlerin sayısı az değildi, Erdoğdu’nun çıkışı yankılanırken.

Şu kesin: Genişl bir kesim, giderek iyice pervasızlaşan AKP karşısında tek anlamlı karşı çıkış tarzının ona simetrik sertlikte bir tarz olduğunu düşünüyor.

Kısasa kısas gibi.

Bileşik kaplar tarzı.

Ama içi boş bağırış çağırış değil mesele.

Esas önem taşıyan, muhalif kesimlerin – hangi renkten ve cinsten olursa olsun – içinden geçenleri olduğu gibi anlatırken, onların doğrularının üzerine parmak basa basa, içlerinden geçen gerçeklerin ve hislerin tercümanı olabilmek.

Erdoğdu’ya pek çok kişi bu gözlükle bakıyor.

erdogdu

Kemal Göktaş’ın Cumhuriyet’te yaptığı mülakat tam da abu nedenle önemli. Bir muhalefet profilinin düşünce cephaneliğine kapı aralıyor ve görmemizi sağlıyor.

Bana göre, dikkat çekmesi gereken pek çok nokta var Erdoğdu’nun analizlerinde. Kimi fikirleri olgunlaşmamış, verilere muhtaç, bazıları saf CHP propagandası, ama sorgulama yeteneği sağlam. Kimi tespitleri ise, arka planı bilen her gazeteci için değerli ve anlamlı.

Bazı önemli noktaları buraya aktarıyorum:

Ne demişti Erdoğdu?

”15 Temmuz karanlık bir darbe girişimidir…’

Buradan başlayabiliriz.

Şöyle açıklıyor, Darbe Araştırma Komisyonu üyesi olarak:

Cumhurbaşkanı’nın o gece panikle yaptığı açıklamalarla bu karanlık yön açığa çıktı. ‘MİT Müsteşarı ile görüşemiyorum’ dedi. Biliyoruz ki öğleden sonra saat 2’de, hatta biraz daha erken bir saatte, bir kara havacılık pilotu MİT’e tulumlarıyla, savaş kıyafetleriyle gelerek ‘bir darbe yapılacağı konusunda’ bilgi veriyor. Basına da yansıdı. 2’de gelen bu bilginin saat 4’de Genelkurmay’a iletildiği, saat 6’da Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın görüştüğünü biliyoruz.

Saat 9’da MİT Müsteşarı ayrılırken Genelkurmay’ın basıldığı ve paşaların derdest edildiği söyleniyor. Ve o gece itibariyle Cumhurbaşkanı ve Başbakan eniştesinden, eşten dosttan, darbe yapıldığını öğreniyor. İlerleyen saatlerde bilgisayar oyunu gibi, darbecilerin bir anda açığa çıktığı ve 3 saat içinde bastırıldığını görüyoruz. Ve OHAL’le on binlerce insanın tutuklandığını biliyoruz.

Bunu açığa çıkaracak birinci derecede Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıdır. İkincisi MİT Müsteşarı ve yöneticileridir. Üçüncüsü tutuklu darbeci generallerdir.

Bütün bunların darbe komisyonuna çağrılıp gerçekleri söylemeleri sağlanmadığı sürece, bu darbe girişimi karanlık bir darbe girişimi olarak kalacaktır. Darbeden sonra yapılan karşı darbeye bakıldığında da iktidar için bu darbeyi çağırdığı veya bildiği hatta engellemediği konusunda şüpheler artarak devam edecektir. Bizim önce can verenlere sonra yaralılara ve büyük bir travma yaşayan 80 milyon halkımıza gerçekleri borçluyuz. Şu anda AKP yönetimi komisyon aracılığıyla bu gerçekleri saklamaktadır.”

Göktaş soruyor:

Siz darbe girişiminin önceden bilindiği ama bunun fırsata çevrilmek için kontrollü olarak önünün açıldığını düşünüyor musunuz?

Bu yönde çok ciddi şüpheler var. Doğru çıkmamasını umuyorum. Onun için bizim bütün gerçeklere ihtiyacımız var. 100 bin kişiyi fişleyen MİT, darbe öncesinde imamlarla TSK’deki yuvalanmış cemaatçiler arasındaki ilişkiyi bilmediğini söylemesi benim için soru işaretidir. Burada herkese uyarım şudur. Fuat Uğur diye bir gazeteci Türkiye gazetesinde darbenin nasıl olacağını Nisan ayında yazdı. Fuat Uğur’un bildiğini MİT Müsteşarlığının bilmediğini düşünmek çocukluk, saflık olur.”

Ortalıkta medya, gazeteci kalmadığı için, aradan dört ay geçtikten sonra bir gazeteci ve bir muhalif siyasi bu konuyu bütün bu hengame içinde araştırmaya çabalıyor.

Ve Erdoğdu, Türkiye’nin içine süürklendiği girdapla ilgili konuşuyor.

Bazı açıklamalarını önemsedim:

  • Hükümetin PKK’ya verdiği bir sürü söz vardı. PKK, 3-4 seçim bu sözlerin tutulmasını bekledi. Bunları İmralı tutanaklarında okuduk. Abdullah Öcalan, ‘iktidarı AKP’ye altın tepsi içinde sunduklarını’ anlatıyordu. O dönem için Öcalan, AKP’nin siyasi elitlerinden ve stratejik önderlerinden biriydi. Bir süre sonra karşılıklı verilen sözlerin Oslo süreciyle başlayan süreçte tutulması Kürt tarafı tarafından istendi. Çünkü Cumhurbaşkanlığı ve son seçimler onlar için kritik bir dönemeçti. Çünkü bunlar geçtikten sonra bu sözlerin tutulmayacağını düşünüyorlardı. Dolmabahçe mutakabakatında bu sözlerin bir kısmının tutulacağı sözü verildi.
  • Ama Recep Tayyip Erdoğan, bu sözlerin tutulması halinde kendisinin iktidardan düşeceğine inandı. Bu durum karşısında Erdoğan, mutabakat masasını devirdi. Mutabakat masasını devirince de Kürtler de ‘seni başkan yaptırmayacağız’ sloganı ile ortaya çıktı. Bu slogan sadece Kürt cenahında değil, Türkiye’nin batı tarafından da Recep Tayyip Erdoğan’ın zulmü altında uzun yıllardır inleyen insanların vicdanında da ses getirdi ve HDP yüzde 13 oy aldı. Sonuçta AKP yüzde 40 oya inerek tek başına iktidarı kaybetti.
  • Bundan sonra bütün bu suçların hesabının sorulması olasılığı ortaya çıktı. Benim gördüğüm Davutoğlu ve ekibinin temsil ettiği grup koalisyon kurmak istiyordu. Ama Erdoğan ve ekibi, koalisyon görüşmeleri tıkadıktan sonra Türkiye yeni bir seçime itildi. Bu seçime gidilirken ne yapıldı? İki polisin karanlık şekilde öldürülmesinden sonra, bir çatışma süreci başladı. Bunu AKP başlattı ve PKK kanlı eylemleriyle bu çatışma sürecine destek verdi.
  • Bu çatışma süreci içerisinde, belki barış için bir şans olacak olan HDP eritildi, ikinci seçimde barajı zor geçer hale getirildi. Daha sonra bence danışıklı dövüş olan AKP ile PKK arasında çıkarılmış bu iç çatışma kentlerimize yansıdı. Kentler yerle bir edildi. Tabii burada bir dış süreç de işliyordu. Kantonlaşma süreci de işliyordu.
  • Demirtaş’ı siyasal olarak kim infaz etti? AKP ve PKK. Ceylanpınar’da iki polisin şehit edilmesiyle başlayan süreçte PKK şöyle söyleseydi: ‘Biz gördük ki Türkiye’deki barışa yönelik halk iradesi söz konusudur. Biz eylemlerimizi kestik…’ Bugün belki HDP yüzde 25 oy alacaktı.
  • AKP geçmişte siyasal koalisyon kurduğu iki gücü, yani cemaati ve HDP’yi şeytanlaştırdı ve kriminalize eti. Bu kriminalize etme sonunda, Türkiye’deki bütün muhalifler, muhafazakar ise FETÖ’cü olmak suçlamasıyla, laik, aydın, solcu, Kürtçü ise de PKK’lı olmakla suçlayarak bütün muhalifleri kriminalize etme furyasıyla karşı karşıya bıraktı. Bütün hukuksuzluklar, adaletsizlikler, meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu baskı ve şiddetle iktidarda kalma 15 Temmuz’dan sonra OHAL’le iyice yaygınlaştı. On binlerce insan tutuklandı. Bir partinin eş başkanları ve milletvekilleri tutuklandı.
  • Türkiye şu an itibariyle etnik ve kimlik kökenli bir iç savaş ortamına doğru sürüklenmektedir. Halkımızın birlikte yaşama iradesi son derece azalmıştır. Bizim bin yıllık ortak tarihimizde bu kadar tehlikeli dönemler çok az olmuştur. Memleket bir fetret devriyle karşı karşıya kalabilir. Vatanın bütünlüğü, halkın bağımsızlığı bu göstergeler itibariyle tehlike altındadır. İşte bu yüzden biz demokrasi cephesinde bütün muhaliflerin bir araya gelerek öncelikle bu beka problemini birlikte aşmamız gerektiğine inanıyorum.
  • Toplum gerilmiş bir yay gibi, barut fıçısı gibi. Bu barut fıçısına şu an itibariyle de fitiller döşenmekte. Bu barut fıçısı aslında bir başka darbe sürecinin de hazırlayıcısı olabilir. Bu darbe süreci bildiğimiz, alıştığımız, tecrübe ettiğimizden çok farklı olabilir.
  • Türkiye, devletini gasp etmiş, çekirdek oyu yüzde ona dayanan bir hükümetin faşizmi ile karşı karşıya. Devleti ele geçiren gücün ezdiği halk kesimleri içinde AKP’liler, CHP’liler, MHP’liler, Kürtler, herkes var. Bunun için de namuslu, vicdanları temiz, ülkesini seven, yurdunu seven, etnikçilik yapmayan, ayrımcılık yapmayanlar soldan ve sağdan bahsediyorum. Bütün insanların ortak mücadelesine ihtiyaç var. Bu devlet faşizmine karşı durmamızı gerektiriyor. Ama bu halk karışık bir coğrafyada yaşıyor. Herkesin bir de kötü bir hatırası var. Bu tablodan rahatsız olan ülkücüler, Kürtler, muhafazakârlar var, solcular ve laikler ve Aleviler var. Ama geçmişte bunların kötü hafızaları var. 1970’lerde başlayan, hatta 2000’lerde devam eden hafızayı silmek kolay değil. Bu bölünmüşlük, örgütlü suç çetesinin, örgütlü bir grubun devleti ele geçirmesini sağladı.
  • Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin beka problemi vardır. Bu beka problemi de sadece Türklerin problemi değildir, herkesin problemidir. Kürtler de muhafazakârlar da rezervlerinden kurtulmalıdır. Bununla ilkelerinden, değerlerinden vazgeçsinler demiyoruz ama asgaride buluşmak gerekir. Tam demokrasi ekseninde, adalet, hukuk ekseninde birleşebileceğimiz bir çizgiyi geçici olarak da olsa birlikte halledebiliriz. Ünümüzde çok tehlikeli bir rejim tehdidi var, referandum süreci ile işleyen. Bu, tam bir diktatörlüktür, saltanattır, padişahlıktır, geriye gidiştir.
  • Kriminalize etmek terörize etmek sürecinde HDP’den sonra sıra CHP’ye geldi. Önümüzdeki süreçte cesaret ederlerse CHP’den tutuklama yapacaklardır. CHP’yi kriminalize edeceklerdir. HDP’ye uyguladıkları şeyi uygulayacaklardır. Ama şunu bilmeliler, CHP Atatürk’ün kurduğu partidir. 10 Kasım’da. 29 Ekim’de sokağa çıkan milyonlarca insan AKP’nin gözünü korkuttu. Şu an bu cesaretlerinin olup olmadığını test ediyorlar.
  • Başarılı olurlarsa sırada CHP dışında, MHP’nin muhalif kesimi var. Devlet Bahçeli’ye yakın görünen yöneticiler de ciddi risk altındadır. Ondan sonra da liberal, ANAP kökenli, bunların yanına çok yaklaşmayan üçüncü dalga olarak da bu kesimler var. TOBB Başkanı’ndan TÜSİAD başkanına, büyük şirket sahiplerine kadar bir kesim var. Faşizm durmaz.
  • Türkiye’de mümkün olmayan birçok şey mümkün oldu. Demirtaş’la başlayan süreç TOBB Başkanı, TÜSİAD Başkanı ile sonuçlanabilir. O sürecin bir parçası bizler olacaksak diğer parçaları sivil, toplumsal bütün kesimler olacaktır. Zaten iş dünyasının üst düzey yöneticileri bunu gördüğü için birçoğu merkez ofisini Londra’ya taşıdı. Mesela, darbe komisyonunda milletvekilleri Koç grubunun darbenin içinde olduğuna yönelik deliller arıyor. Ben de en son ‘Yahu Koç da Fethullahçı’dır deyin, rahatlayın’ diye tepki gösterdim. Bu faşizm dalgasından kimse kendini kurtaramayacak.
  • HDP’yle başlayan bu süreç, tekrar söylüyorum, TOBB ve TÜSİAD’a kadar uzayacaktır. İş dünyasına uzayacaktır.
  • Faşizm durmaz.

Bu son iki kelimeyi not edin.

Tam tespittir.

‘Faşizm durmaz.’

Geriye doğru sayım sürüyor.

Erdoğan’a meydan okuduğu için Demirtaş hapiste, tecritte.

Demokrasi ise hala direniyor.

Demirtaş’ın sustuğu yerde Erdoğdu’nun ses çıkarması, bir anlam taşıyor.

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın