Adalet Yürüyüşü’nde Kılıçdaroğlu’nu bekleyen kabus senaryoları, riskler

Adalet Yürüyüşü’nün 10’uncu günü de geçildi. Yavaş yavaş kritik bir safhaya giriliyor. İlk 10 gün iktidar ile ortağı MHP bir yanda, anamuhalefet diğer yanda, karşılıklı gözlemleme ile geçti. CHP lideri, Erdoğan’ın otokrasi kurgusunu bozmak kadar, kendi partisi içindeki yeri, otoritesi ve CHP dışı muhalefetin teveccühünü sağlamak bakımından da siyasi hayatının varoluşsal adımlarını atıyor.

Sol eğilimli meslek kuruluşları durumu kolluyorlar. Baro yönetimlerinin kafası karışık; CHP etrafında binbir türlü tilki dolaşıyor, kuyruğu birbirine değmeyen.

Kadın kuruluşları da, kadınlara kızlara bunca barbarlığın ayyuka çıktığı bu dönemde, benim pek anlamayamadığım bir tuhaf sessizlik içinde.

yururyud

Kutuplaşmayı yarmaya çalışan bir yürüyüş olduğu kesin bunun.

Artı Gerçek’ten Candan Yıldız’ın izlenimleri de yürüyüşün bu boyutunu gündeme taşıyor. Bayram trafiği TEM’i yoğunlaştırınca, yürüyüşçülerle arabayla geçenlerin karşılaşmaları kimlikler etrafına örülü duvarların kalınlığını da gösteriyor:

”Gücü elinde bulunduran iktidarın kullandığı dört parmak ile iktidara karşı mücadele edenlerin kullandığı iki parmağın harbi gibiydi gördüklerimiz. Simgelerin savaşında bozkurt işaretinin yeri ise tam anlaşılamadı. Zira bozkurt işaretini MHP muhalifleri de kullanıyor. Bu nedenle yol üzerinde bozkurt işareti yapan bir grubu bozkurt işareti yaparak selamlayan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun hangi adresi hedeflediği muğlak kaldı. ‘Hayır’ cephesinin bozkurt işareti ile zafer işareti ‘Adalet’ paydasında buluşabilecek mi, bunun köprü partisi CHP olabilecek mi? Her siyasi yapı için zor denklem.”

 İşin içinde tabii ki HDP de var.

CHP açısından, HDP yürüyüşe katılsa bir türlü, katılmasa bir türlü.

HDP için ise mesele, güven meselesi. Erdoğan mengenesi KCK davaları ve Roboski’den bu yana sıkılıp dururken, CHP’nin sütünden habire ağzının yandığını düşünen HDP yoğurdu üfleyerek yemek istiyor, ama öbür yandan da Erdoğan’ın dikta düzeni için geriye sayma hızlandıkça da hızlanıyor. Reis gaza bastıkça basıyor. Yol müsait çünkü.

İçi boşalmış, yerini politize devlet memurları doldurmuş Stalinist bir yargı düzeninde tüm muhalefet gayet açık ki bir biçerdöğer kıyımına maruz kalacak.

Belli ki, toplumun vurdumduymazlığı ve/veya korkusu sürdükçe, tedavüle sokulan her KHK, ister istemez, ‘beta’ faşizm işletim sistemini zihinlerde olağanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor, meşrulaştırıyor. Büyük bir kesim aslında ‘OHAL’le yaşayabilir miyiz?’ sorusunu siyasetten bağımsız olarak da kendisine soruyor; ‘bana dokunmayan yılan…’ refleksleri içinde.

Birbirine sırtını dönmüş muhalefet parçaları için denklem hiç mi hiç kolay değil. Kafalardaki duvarları yıkmak gerekiyor.

Bir de ‘o veya onlar varsa ben yokum’cular var tabii.

Bunlar için büyük muhalefet uzlaşmasının önlenmesi, mevcut faşizan iktidara demokratik yolardan karşı çıkılmasından çok daha önemli.

Çoğunun tuzu kuru. Türkiye siyasetini çöle çeviren, içini kemiren bir ahmaklığın sözcülüğünü yapıyorlar.

Peki, bu süreçte en önemli muhalefet unsuru olan HDP ne yapacak?

Yıldız’ın notları HDP’ye de değiniyor, ve diyordu ki:

”HDP’nin Adalet yürüyüşüne gövdesiyle katılıp katılmayacağının görüşmelerle netleşeceği açıklamalardan anlaşılıyor. Netleştiğinde Kocaeli sonrası yürüyüşün daha kalabalık olmasını bekleyebiliriz.”

Demeye kalmadı, şu haber düştü:

 ”Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin değerlendirme yapan HDP, yürüyüşü Kandıra sapağında karşılama kararı aldı. Karşılamanın yapılması planlanan bölge eski Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ’ın tutuklu bulunduğu cezaevine 20 kilometre uzaklıkta bulunuyor.”

Resim biraz daha net. Yürüyüş’ün iyice kritik hal alacağı hat, Adapazarı – İzmit – Gebze arasındaki hat olacak. Çünkü burada sadece Kandıra faktörü değil, Bursa ve Eskişehir tarafından gelen yolların akıtacağı kitleler de önem taşıyor.

Gene Yıldız’a dönelim:

”Adalet Yürüyüşü’nün son durağı Maltepe miting alanı olacak. İki günlük bir sarkma söz konusu. Yani 9 Temmuz’da CHP gövde gösterisi olabilecek bir sayı ile yürüyüşü sonlandırmayı planlıyor.

Hatta Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz sonrası Taksim Mitingi’ndeki manifestoya benzer bir Adalet manifestosu ilan edebileceği bile konuşuluyor.

Adaletin nasıl geleceği konusunda ise somut taleplerin -OHAL’in kaldırılması gibi- de miting kürsüsünden dillendirilebileceği ifade ediliyor.”

Buradaki en hassas unsur, yürüyüşün ‘final’ safhasının, Erdoğan ve AKP için – onların pek sevdiği ifadeyle – ‘algı operasyonu’ açısından hayati önem taşıyan ‘darbe sene-i devriyesi’ haftasına denk gelecek olması. Benim hesabıma göre Kemal Bey ve kafilenin Maltepe’ye varması 13-14 Temmuz’u buluyordu, ama haberde 9 Temmuz deniyor.

Ben yine de sarkmanın devam edeceğini, ve bu yüzden tansiyonun İstanbul il sınırına girişten itibaren muazzam artacağını tahmin ediyorum. Kemal Bey’in hamlesinin Saray çevresinde tedirginlik yarattığı, ‘hesap dışı’ geldiği, bir nevi ‘yeni 15 Temmuz’ ürküntüsüne dahi yol açtığı, dolayısıyla bu yürüyüşün ‘İstanbul’un fethi’ teşebbüsü olarak görüldüğü hayli aşikar; köşe yazılarından sızan hava bu.

Yürüyüş, katılım arta arta sürdüğüne göre, AKP’den mutlaka, ama mutlaka bir karşı hamle görecektir. Buna kesin gözüyle bakabilirsiniz.

Saray tabir caizse ‘kar topluyor’ şu sıralarda.

Nitekim, AKP çevrelerinden iyi haber alan Serpil Çevikcan’ın aktardığına göre, ”16 Nisan referandumundan sonra yüzde 49’luk “hayır” blokunu konsolide etmeyi amaçlayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun eylem ve söylemleri yakından izleniyor.”

Çevikcan’ın notları aynen şöyle:

  • 2013’ten bugüne Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile gelişen olaylar arasındaki paralelliği araştıran bir frekans çalışması başlatıldı.
  • Bu dönemden itibaren Türkiye’nin DAEŞ’e destek olduğu, Suriye’ye silah gönderdiği, sorumluların Lahey’de yargılanması gerektiği söylemlerinin ortaya atıldığı, buna paralel olarak MİT TIR’ları gibi olayların yaşandığı değerlendirmesi yapıldı. Uluslararası basın ve aktörlerin işbirliği ve koordinasyonunda geliştirilen propagandanın, Erdoğan ve AK Parti’nin Lahey’de yargılanmasını sağlamak amaçlı olduğu yönünde de değerlendirme yapılıyor. Kılıçdaroğlu’nun da bu söylemlerden bağımsız hareket etmediği görüşü hakim.
  • FETÖ’nün son 3 yıldaki söylemleri ile CHP’nin söylemleri de karşılaştırılıyor, kapsamlı bir “söylem analiziyle” örtüşmeler inceleniyor.
  • AK Parti’nin, karşı bir propaganda ile bu işbirliğini deşifre ederek, yeni bir dil geliştirmesi gerektiği değerlendiriliyor.
  • Kontrollü darbe, OHAL’in ilan edildiği 20 Temmuz’un da bir darbe olduğu, Saray’ın 15 Temmuz’u ile halkın 15 Temmuz’unun farklı olduğu gibi kavramlaştırmalar da benzer bir çerçevede değerlendiriliyor.
  • Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü de bu çerçevede değerlendiriliyor. 15 Temmuz’un yıldönümüne yürüyüşün sonunun denk getirilmesi gibi bir amaç olabileceği, bunun provokasyonlara yol açabileceği masadaki değerlendirmelerden. Artvin’de Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı girişimi gibi bir provokasyondan da endişe ediliyor. Hükümet, CHP lideri ile beraberindekiler için çok ciddi güvenlik önlemleri alıyor. Bu ihtimaller düşünülüyor ancak yürüyüş şimdilik “siyasi etkinlik” olarak ele alınıyor.

Ve Çevikcan’ın notları, en kritik noktada şunların altını çiziyor. Buraya özellikle dikkat:

”… yürüyüşün özellikle Sakarya-Kocaeli ayağına gelindiğinde alacağı hal dikkatle izleniyor. Buradan itibaren işin şeklinin değişebileceği değerlendiriliyor. Açlık grevi, adalet yürüyüşü ve 15 Temmuz’un yıldönümü parametrelerinin bir kesişme noktasına ilerleyebileceği, buradan da hükümetin almak zorunda kalacağı güvenlik odaklı önlemlerin uluslararası alana taşınmasının amaçlanmış olabileceğinden hareketle önlemler alınıyor.

Peki, bir durum ve risk analizi yaparsak, neler beklenebilir?

Bana göre, ortada çok ciddi bir tehdit tablosu var.

Şöyle:

  • HDP ‘yarı-katılım’ anlamına gelen kararını verdi. KESK de katılacağını açıkladı. Eşyanın tabiatına göre, yürüyüş ‘olaysız-engelsiz’ sürdüğü ölçüde katılım için cesaret de artacak, yürüyüşçü sayısı da. Böyle giderse, Bolu – Adapazarı hattında yeni meslek örgütleri ve STK’ler yolda boy gösterecektir. Bunu, OHAL’le da memleketi zapt-u rapt altına alamayan Saray’ın kaşlarını daha da çatmasına yol açacağı, öfkeye öfke katacağı nettir.
  • ‘Pasif toplum’un da beklentileri artmakta. Bu durum, yürüyüş haricinde özellikle Batı şehirlerinde tencere-tava, ışık yakma söndürme gibi hamlelere de ilham kaynağı olabilir.
  • Mevcut koşullarda Saray ve hükümetinin bu yürüyüşün Maltepe’ye kadar Kemal Bey’in kendi belirlediği çizgide gitmesine izin vermeyeceğini düşünmek gerekir. İstanbul sınırları içinde kabarık bir final ve eğer doğruysa bir adalet manifestosu, Türkiye’nin mikrokozmos’u ve kalbi olan bu şehrin kaybedilmesi, fethedilmesi olarak algılanacaktır AKP çevrelerinde.

Saray ne yapacak?

Burada iki tercih görünüyor.

  • Adalet Yürüyüşü’ne karşı 15 Temmuz anmasını ve etkinlikleri öne çekip genişleterek, Istanbul ve mücavir illerde bir ‘karşı seferberlik’ başlatmak. Erdoğan’ın katılacağı mitinglerle çıtayı yükseltmek, kutuplaşmayı iyice konsolide etmek. Bu iyi senaryo.
  • Erdoğan’ın yürüyüşün ikinci gününde gündeme soktuğu ‘yürüyüşü ve yürüyüşçüleri terörle eşitleyip kriminalize etme’ adımlarını daha da yoğunlaştırmak. Bu yaklaşım ister istemez yürüyüşçüleri hedef tahtasının tam göbeğine oturtacak, güvenlik sorununu büyütecek ve bir ‘provokatörler cehennemi’ olan Türkiye’de her türlü kabus riskinin önünü açacaktır. Asayiş faktörü, malumunuz, OHAL marka karşı-darbe sürecinin belkemiğidir. Herhangi bir tatsızlık kendi karşı gerekçesini de üretir. Ahmet Türk’e yumruklu saldırı ve ya Çevikcan’ın yazdığı gibi Artvin olayına benzer bir taciz yeterlidir. Zaten, siz eğer bu yürüyüşü yasaklamak veya Istanbul il sınırından içeri girmesini engellemek istiyorsanız, CHP liderine veya temsilcilerine bir saldırı veya taciz de gerekmez; yürüyüşçüleri işin içine karıştıran bir olay, hatta birkaç görüntü bile vesileyi hazırlamaya yeter. Bu durumda, OHAL gerekçe gösterilerek çok sert bir ‘karşılama’ da uzak olmayan bir olasılıktır. TEM üzerinde barikatları, TOMA’ları, hatta tankları bile görebiliriz. OHAL yetmezse sıkıyönetim bile mevzu-u bahis olabilir. ‘O kadar da değil’ demeyin. Artık muhalefetin her türlüsünü yok edilmesi caiz bir düşman olarak gören, her demokratik itiraz yöntemini savaş ilanı olarak gören, devletin tüm cihazlarını kontrolü altın almış bir iktidar var. Bu bir kabus senaryosudur.

Benim tahminim?

‘Şimdiye kadar yaptıklarımız bundan sonra yapacaklarımızın kanıtıdır’ diye göstere göstere yapan, ülkeyi tarumar eden bir iktidar söz konusu olduğuna göre, ikinci olasılığı dikkate almamız gerekiyor.

kka

Kemal Bey yürüyüşüne devam edecek. Öyle anlaşılıyor.

Şimdi onun demokrasi sınavına adım adım yaklaşmasını ve o noktada kopacak vaveylayı izleyeceğiz.

Şakası yok: Bu sınavı verdiği ölçüde, arkasına tüm faşizm mağdurlarını, dikta karşıtlarını toplayabildiği ölçüde Türkiye’nin kendisine gelme şansı artacak.

Umarım Kemal Bey, en azından bu aşamada, risklerin ve bilumum şeytanlıkların farkındadır.

Ve direnmeye kararlıdır.

Çünkü karşısında devlet çarklarını ele geçirmiş, paylaşmış bir İslamcı-Milliyetçi-Militarist üçlü koalisyon var.

AKP-MHP-VP fiili koalisyonu ülkeyi kendisine benzetmeye, kendi ilkel imajında bir tek-tip toplum yaratmaya, insanlıktan yoksun bir ‘yontma taş devri’ne sürüklemeye gayet kararlı görünüyor.

Manzara aynen Doris Day’in, o ünlü Hitchcock filmi ‘Herşeyi Bilen Adam’ın finalindeki şarkısını hatırlatıyor: ‘Que sera, sera’.

Bunu ‘olacağına varacak, ne olacaksa olacak’ diye çevirebiliriz.

Bakalım ne olacak.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yol yakınken, başlayın siz de yürümeye! İşte size yürümek üzerine üç güzel kitap

Şimdi yürüme zamanı.

Doğru zaman, doğru karar. Yürüyenlerin arttığı bir ülkede zihinler de çalışmaya başlıyor demektir. Şimdi Ankara’dan yola koyulan bir kalabalık topluluk, Istanbul’a doğru adım adım yürüdükçe, önlerindeki karanlık ufku aydınlatma üzerinde belki düşünme fırsatı buluyorlar. Onlar yürüyerek düşünürken, yürüyüşlerini izleyenler de düşünmeye başlıyor.

Belki onlar da yürüyecekler.

kka

”Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var” diye yazmıştı meslektaşım Metin Münir, sevdiğim denemelerinden birinde.

 ”Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi. Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor. Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.”

Kutsal bir eylemdir yürüyüş; hem yalnızlığı hem de beraberliği ifade eder. Aynı anda. İnsan için kendisini arama yoludur; şifa kaynağıdır. Hayır tıbbi anlamda da değil, Budizmin derin bilgeliği ışığında, başkalarına düşüncelerle ulaşma anlamında.

Screen Shot 2017-06-20 at 17.52.24

Alman yönetmen Werner Herzog, Münih’teyken, 1974 yılında Paris’ten bir telefon aldı. Bir arkadaşı buruk bir sesle ”Lotte burada çok ağır hasta’ diyordu, ‘ölecek belki de…” Darmadağın oldu Herzog. Lotte Eisner’den bahsediyordu. Onun hamisiydi Eisner; korumuş kollamıştı genç Werner’i.

lotte

Ölüm döşeğine düşen kişi, o zamanlar 80’ine merdiven dayamış bir sinema abidesiydi. Sinematek kurucusu Henri Langlois’nın yakın dostu olarak, gelmiş geçmiş en önemli sinema tarihçisi ve eleştirmeni olarak herkesin saygısını kazanmıştı.

”Olamaz, dedim kendi kendime” diye yazıyordu Herzog günlüklerinde:

”Hele şimdi hiç olmaz, Alman sinemasının ona en çok ihtiyacı olduğu bu dönemde. Ölmesine izin veremeyiz. Ve ceketimi aldım, pusulayı cebime koydum, en gerekli malzemeleri dolsurduğum çantayı sırtladım. Botlar gayet öyle yeni ve sağlamdı ki, güvenim tamdı. Paris’ en düz çizgiyi çekip yola koyuldum. Böyle yürüyerek gidersem onun hayatta kalacağına inandırmıştım kendimi. Ve elbette ki, kendimle de başbaşa kalmak istiyordum.”

Eisner ölümden dönmüştü, Herzog 850 km sonra Paris’teki evine vardığında. 9 yıl daha yaşayacak, 1983’te hayata veda edecekti.

Mustafa Baydar amcamın Basınköy’deki komşusu Yaşar abinin (Kemal) meşhur yürüyüşleri varoluşunun asli parçasıydı; ömrünün en son zamanlarına kadar.

yasar

Yürür, yürür, yürürdü her gün Yaşar Kemal. Kilometrelerce yürürdü.

Romanları adım adım kurgulanırdı onda, o yürüyüşlerde.

walkingnearroad

Münir’e dönelim yeniden:

”Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, ‘Dışarı çıkan kendine döner’ diyor. Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar. Politikacıların melaneti bundandır.”

Türklerin iki temel özelliğinden biri, yürümeyi sevmemeleridir.

(Öbürü ne diye merak mı ettiniz? Üşürler, hem de her mevsimde sebepsiz yere üşürler, hareketsizliklerini fark etmeden!).

Evden gazete peynir almaya yürümek yerine 100 metre ötedeki bakkala kadar bile arabayla giden öyle çok Türk tanıdım ki! Düşünce kulvarını daraltıp, kısır bir çembere çevirdiklerinin farkında bile değillerdir.

Politikacıların melaneti konusunda ne kadar haklı Münir.

Kılıçdaroğlu en doğrusunu yaptı, şimdi yürüdükçe zihni açılacak. Demirtaş’ın neden yürümeyle arasını hoş tuttuğunu anlayacak.

Ha, lafı gelmişken, Kürtler çok iyi bilirler yürümenin anlamını, siyasi ve insani değerini. Belirteyim.

kurt

CHP liderinin Ankara – Istanbul yürüyüşünü izleyenler için, yeri geldi, yürümenin anlamını, ‘insanı insan yapan’ özelliğini kavrama zamanı.

Son zamanlarda bizde üç çeviri kitap yayınlandı, her biri birbirinden ilginç.

solnit

Bunlardan biri Rebecca Solnit’in ‘Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi’.

Kalın, ürkütücü; ama sürükleyici bir metin.

”Yürümek üzerine kapsamlı, edebi ve akıcı bir kaynak” diyor kitap tanıtımı.

”Biz Türkler neden yürümüyoruz, kitap spesifik olarak anlatmıyor bunu. Ama kitap İngilizler gibi bazı milletlerin neden yürümeye aşık olduğuna, bunun onların hayatlarında, edebiyatlarında, kültürlerinde nasıl etki yaptığına ayrıntısıyla bakıyor. Yürümeyi sevmeyen bizlerin öğreneceği çok şey var. Yürümemiz, düşünmemiz gerekiyor. Yürümeye başlamak için, şu korkunç, maço araba kültürünü üzerimizden atabilmemiz için şahane bir kitap. Lütfen okuyun, yürüyün, düşünün.”

”Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’e ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor.

“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.”

LeBreton

 

Bir diğeri, ”Yürümeye Övgü”.

David Le Breton’un kitabında yürüme-düşünme-karar üçgenine dair derin gözlemler var.

”Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır.”

”Yürürken yorulduğumuzda çimenlere oturmak, bir ağacın gölgesinde uyumak, bir ırmakta yüzmek yaşamın tadına varmamızı sağlar. Yaşamımızda yapmayı düşündüğümüz değişikliklerle ilgili en önemli kararları yürürken ve dinlenirken veririz.”

Federico Fellini and Francesco Rosi walking

Metin Münir yazıyor:

”Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir. ”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“ ”Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.” On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”

yurume

Üçüncü yürüyüş kitabı, en yeni çıkanı.

Frederic Gros’un ‘Yürümenin Felsefesi’.

thoreautop

Bunda da, o büyük düşünür Thoreau’dan bir alıntı göze çarpıyor:

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmaya oturmak nasıl da beyhudedir.”

”Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… ”

”Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?”

”Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir.

”Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.”

Yani, anlayın ey Türkler, ki, o uzun yürüyüşte ‘adalet’ kavramının çok derinliklerine giden bir alışkanlık ve devamlılık çağrısı da var.

Metin Münir örneklerini sürdürerek noktalıyor:

”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.” 

‘Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.”

 Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor. Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir.

vertigo-kim-novak

Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi:

Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.”

 İşte böyle sevgili okurlar.

Yürümek deyip geçmeyin. Siz de yürüyün. Her gün en az bir saat, mümkünse tek başınıza, kimseyle konuşmadan.

Farkedeceksiniz ki, içinize doğru yürüyorsunuz.

Emin olun ki, Kılıçdaroğlu ve yanına katılanlar da, yürüdükçe Türkiye denilen cehennemi bilmeceyi daha kolay çözecek, Martin Luther King’in yanında o ülkenin beyaz-siyah-melez dürüst ve cesur insanlarıyla Salem’den Montgomery’e kadar 90 km yürüyüşü sonunda olduğu gibi birşeyler değişmeye başlayacaktır belki de.

Kimbilir?

Yaz geldi.

Tavsiyem odur ki, alın yanınıza bu üç kitabı, okuyun. Öğrendikleriniz, hatırladıklarınız bu ülkenin bataklıktan çıkıp sizlerle beraber yürüyüşe geçmesi için lazım olacak.

salem

——-

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?

Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.

Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“Beyin kimyasalları ile ilgili olmalı” diyor fizikçi arkadaşım Ayşe. “Yürürken kan dolaşımı hızlanıyor ve beyne daha fazla oksijen gidiyor. Yanımda gevezelik edecek kimse yoksa rahatça düşünebiliyorum.”“Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi.Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.” Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor.Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.

 

CHP, Darbe, Kürt, OHAL, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sorunu kendisi dışında herşeyde gören CHP seçmeni bu yürüyüşe katılacak mı?

Yürüyüş sürüyor. Belli ki kararlılık var; zaten bu saatten sonra kendiliğinden vazgeçmek olmaz. Ucu açık bir yolculuk olarak Istanbul’a kadar sürecek.

Bir soru işareti, ‘acaba Enis Berberoğlu hakkındaki tutukluluğun kaldırılması talebi kabul görürse ne olur, Kemal Bey hala devam eder mi?’ idi, ama Enis’in tahliyesi bir yandan bu sözde davanın iddianame bakımından içinin kofluğunu göstereceği için, diğer yandan da ‘işte bir yürüyüşe çıktık ve bileğini büktük’ kampanyasına yol açacağı için imkansızdı, ve ortadan (şimdilik) kalktı.

CHP lideri, siyaseten iyice sıkıştırıldığı ve Selin Sayek Böke gibi pırıltılı bir sözcüyü kaybetmek zorunda kaldığı bir noktada son bir hamle yaptı; farkındadır herhalde, bu yürüyüş onun için ayakta kalma veya silinip gitme hali, yani ‘olmak veya olmamak’ kipinin eylem hali. Başka çaresi kalmamıştı, Istanbul yolu işte o noktada göründü.

Aslında manzarayı en iyi çizenlerden biri, değerli meslektaşım Çiğdem Toker’di:

Enis Berberoğlu’nun mahkûm edildiği ceza, hanidir konuşulan “Sıranın CHP’ye geleceği” olgusunu görünür kıldı. Tutukluluk, ceza, cezaevi döngüsünün yalnızca Berberoğlu ile sınırlı kalmayacağını bizzat CHP’li milletvekilleri dillendiriyor. Bu tabloya bizatihi kendi partilerinin “Anayasaya aykırı ama evet” diyerek dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay veren tutumunun yol açtığını da. Hukuken ve siyaseten sorunlu “Dokunulmazlıklar kaldırılsın” tutumu ile hileli 16 Nisan referandumunda geniş kitlelerin haklılık duygusunu etkisizleştiren “sokağa çıkmama” tercihi, ana muhalefet partisinin son bir yıldaki, toplumun ve ülkenin geleceğine etki eden iki politika yanlışıydı. Buna rağmen, tüm kimliklerin/kökenlerin üzerindeki adalet sloganıyla başlatılan yürüyüş, değerli bir eylem. İlk adı “adalet” olan bir partinin 15 yıldır yönettiği Türkiye’de her geçen gün ağırlaşan hak ihlalleri ve hukuksuzlukların altını yalın ve tek kelimelik “adalet” ile çizmesi de doğru… Üzerinden iki ay geçse de adaletin, referandumda “hayır” diyen 24 milyonluk bir kitlenin ortak talebi olduğunu hatırlamakta yarar var. Bu ortak ve yaşamsal talebin, CHP yürüyüşünde kendisini ne kadar ifade edip eklemleneceğinde ise birden çok faktör belirleyici olacak. Devlet kurumlarının refleksi, iktidarın tutumu, siyasetin diğer kurumları, güvenlik güçlerinin davranışı, hava koşulları, kişilikler gibi pek çok faktör. Toplum olarak adalete her şeyden çok ihtiyacımız var. Her şeyden çok.”

kka

Kemal Bey’in yola çıkış gerekçesi de net ve anlaşılır.

Diyordu ki ilk gün Kılıçdaroğlu:

“Adaleti mum ile aradığımız günlerdeyiz. Bugün ortaya çıkan tablo, 20 Temmuz darbesinin ortaya çıkardığı tablodur. Asıl suçluların yargılanmadığı masum insanların yargılanıp hapis edildiği süreci yaşıyoruz.

 Adalet, demokrasi, düşünce özgürlüğü istiyoruz bu ülkede. 20 Temmuz darbesini yapanlar adaleti, demokrasiyi yok ettiler. Hâkim, hâkim olmaktan çıktı. Gözünü dilmiş saraya nasıl talimat gelecek ve ben öyle karar vereceğim diye. Bunların hiçbirisi hakim değil, yargı dağıtmıyolar. Sadece ve sadece sarayın sopası olma görevini yerine getiriyorlar.”

Hukuk sisteminin tamamen iktidara bağlanıp, böylelikle asli demokratik özelliğini kaybettiği doğru.

Bugünlere ne 15 Temmuz ne de 16 Nisan’dan sonra gelindiği, çöküşün çook önce başladığı da doğru. Bu gerileme ve çöküş sürecinde anamuhalefet partisinin standart ‘reaktif’ siyasetiyle sonuç almayı umduğu, bu ‘kukumav kuşu’ duruşuyla etrafına güvensizlik ve kırgınlık yaydığı da bir o kadar doğru.

Gezi’de kenarda durdu CHP (bir temsilcisi, Engin Altay, Saray danışmanlarına taş çıkaran akıl almaz birtakım söylemlerle hala saçma sapan Gezi analizleri yapmakta), 17-25 Aralık sonrasında ‘yiyin birbirinizi’ budalalığıyla hem cemaat kesimin tabanının hem de medyanın ezilmesine, yutulmasına göz yumdu.

7 Haziran sonrası HDP tabanını insanlıktan çıkarmayı amaçlayan ve başaran faşist operasyonlar hakkında karnından konuştu. 15 Temmuz sonrası hipnoza girdi, darbenin arka planını ve Erdoğan açısından nasıl kullanılacağını asla anlamak istemedi. Ve bugünlere geldik.

Bazı arkadaşlarımız ‘aman bu konulara girmeyelim şimdi, madem doğruyu buldular, dokunmayın, CHP eleştirmek bu noktada çok yanlıştır, hatta ahmaklıktır’ diyorlar.

Önerileri taktik destek üzerine kurulu.

Peki, stratejisi olmayan, darmadağın bir liderlikle ‘idare edilen’ ve stratejisi olmayan bir partiye taktik açıdan güvenmek ne derece doğru?

Bu soruyu ben sormuyorum, CHP’den sürekli hüsran yaşamış, başta Kürtler, ve diğer bilumum AKP mağduru bu derin kuşkuyla malul.

Bunca badire ardından yoğurdu üfleyerek yemek isteyen varsa, ona saygı duymak zorundasınız.

İnsanların sütten çok fena ağızları yandı çünkü.

Yaşanan facıa en az iki-üç milyon insanı etkiledi ve bu insanlar bir şeye güvenmek istiyorlar. Dertlerine sahip çıkılmasını bekliyorlar. Satışa gelmek istemiyorlar. Taktik ruhlu çıkışlara karınları tok.

Çünkü sonunda dayak yiyenler yine bu kesimler olacak.

Ama unutmayalım, yürüyüş kararı veren ve neredeyse tek başına yola çıkan bir lider var.

Kemal Bey bu yüzden desteği hak ediyor, çünkü içinde her türlü kurnaz, samimiyetsiz, devletçi siyaset esnafı barındıran bir parti bu. Baykallar, Altaylar pek ortada yok. Her zamanki gibi seyrediyorlar.

Partide güven vermeyen işte bu. Aynen sine-i millet lafı çıkar çıkmaz başgösteren çark etmeyi gördükleri gibi, bu eksik görüntüye kuşkuyla bakıyor insanlar. Keşke bakmasalar.

Eleştiri elzemdir. Romantik arkadaşlar kusura bakmasınlar: Gazeteci siyaset veya aktivizmin aktif parçası olamaz; onun işi halka bilmesi gereken her şeyi artısıyla eksisiyle anlatmaktır.

Gazetecilik, fikirlerin otosansürüyle, ‘aman şimdi bunları yazmayalım’ tarzıyla yaşamaz, ölür gider.

Bizim işimiz, sosyal bir hareketin – mesela 1960’larda Martin Luther King’inki veya 40’larda lider Gandi’ninki gibi – tabandan yükselip yükselmeyeceğini gözlemlemek, böyle bir dinamik varsa onu işlemekle ilgili.

Ülkenin kendi dinamikleri, gazetecinin taktiklerin aracı olmasından daha önemlidir, çünkü çok daha hakikidir. Tarihi o dinamikler yazar.

bokke

Her neyse, konuya dönelim. CHP liderliği açısından önemli olan şey, maalesef parti sözcülüğünü ve ekonomiyle ilgili posizyonu bırakmak zorunda kalan değerli, umut saçan, gerçek sosyal demokrat bir profile sahip olduğu anlaşılan Selin Sayek Böke’nin kaç hafta önce söylediklerinin Enis’in içeri alınması üzerine kabul görmesidir.

Selin Hanım bugünlerde yaşanan vahameti öngörmüştü ve şimdi bu yürüyüşle ‘dediğine gelindi’.

Ne demişti, Cumhuriyet’te Toker’e verdiği mülakatta?

Şunları (bazı sözlerinin altını çizdim):

  • Biz bütün baskılara rağmen (16 Nisan’da) cesaretle, özgüvenle kendi sözünü söyleyebilen milyonları gördük. Biz öncelikle düşen, bu milyonların dışında kalanları ikna etmek değil. O milyonlara sahip çıkmak.
  • İşte bu duygunun yaşatıldığından tereddüt duydum. Çünkü referandum buluşmalarında hep söyledim ki, “Hayır”, salt siyasi partilerin savunacağı bir mesele olamaz. Siyaset ve demokrasi, bireyin siyasi partiler dışında örgütlenebildiği, siyasi partilerle ortaklaşabildiği bir zeminde olur. Dolayısıyla siz yoksanız, sokakta anayasal demokratik hakkınızı kullanamıyorsanız demokrasi eksik.
  • Meclis içi mücadele, yeni koşullarda yeniden tarif edilmeli. Ama alt bununla sınırlı bir siyasi mücadelenin, bu kadar derin bir rejim değişikliğine karşı koyuşa yeterli olamayacağını düşünürüm. Sokakta demokratik hakkını kullanmak için, “ben buradayım” diyenlere, sokağın korkulacak değil, terörle özdeş değil, bir anayasal hak, demokrasinin en temel tarifi olduğunu anımsatan bir yeni siyaset zeminini sahiplenmek gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi esas mesele, ülkede yaşananlardan mağdur olanların cesaret toplayıp yürüyüşe katılıp katılmayacağı ile ilgili.

Beni asıl ilgilendiren nokta şu:

Ta 2002’den beri oturduğu yerden sağa sola hakaret, iftira ve küfür yağdıran; Türkiye’nin geldiği durumun faturasını ahmakça ya Cemaat’e, ya ‘bölücü’ dediği Kürtlere ya da ‘Yetmez Ama Evet’çilere çıkarıp duran, böylece kendisini rahatlatılmış bir pozisyona yerleştirirken elini hiçbir taşın altına koymaya zahmet buyurmayan ‘tuzu kuru’, rahata alışmış CHP orta sınıf tabanı şöyle bir kıpırdayıp, o yollara dökülmüş gariban işçilerin, Alevi yoksulların, alt sınıf mutsuzların arasına katılıp ‘biz de varız, hep beraber’ diyebilecek mi?

Emin değilim.

Önemlidir: Ancak onlar bu barışçı yürüyüşe katılırlarsa kitle olarak, geçilen kasabalarda kafilelerin yanında yürümeye başlarlarsa, o zaman bir farklı dinamikten söz edebileceğiz.

Oya Baydar’ın yazdığı gibi:

”Uçurumun kenarına getirilmiş bu ülkenin hak ve adalete su kadar, hava kadar ihtiyacı var. Adalet, toplumun havasıdır, suyudur. Su tükenip hava kirlenince toplum nefessiz kalır, tükenir, boğulur. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşünün herkes için olduğunu söyledi yürüyüşü başlatırken. Bunca mağduriyetin, bunca adaletsizliğin yaşandığı ülkemizde adalet talebini paylaşan herkes, her siyaset, her kesim yürüyüşe  destek vermeli, desteğini görünür kılmalıdır ki kitleler de seferber olup adalet istemi etrafında kenetlensinler. O şunu yapmıştı, bu şöyle davranmıştı, bu solcu, bu sağcı, şununla beraber yürümem, bununla birlikte görünmem, ne yapacaklarına güvenemem deme lüksüne sahip değiliz.”

”Adalet yürüyüşü CHP’yi de, bizzat Kılıçdaroğlu’nu da, Türkiye’deki siyasî iklimi de bir ölçüde değiştirecektir. Her eylem ve her dokunuş değiştirir, dönüştürür. Kılıçdaroğlu, ifade ettiği gibi sadece kendi milletvekili için değil herkes için yürüyorsa, bu yürüyüş HDP’lilerin aylardır tutuklu bulunduğu Kandıra’ya uğramalı, Edirne’de Demirtaş’a bir selamla sona ermelidir.”

Yürüyüşün Saray ve AKP’nin dengesini sarstığı aşikar. Erdoğan’ın ”Adaleti aramanın yeri parlamentodur. Yargı yarın sizi de davet ederse şaşmayın” sözleri bu sıkıntıyı yansıtıyor.

Ama, tekrar Böke’ye dönelim:

Bu saatten sonra Meclis artık işlevsiz bırakılmış, Saray’ın ‘aç-kapa’ oyuncağına dönmüştür. Son Darbe Araştırma Komisyonu kepazeliği ortadadır, CHP’ye de bundan sonrası için ders olmalıdır.

Erdoğan’ın içtüzüğü değiştirteceğinden, TBMM’deki tüm muhalefeti aynen medya gibi kriminalize etmenin her zeminini hazırlayıp, kendisini ve partisini 2029’a kadar iktidarda tutacak bir seçim sistemini de hazırlatacağını da buraya not düşeyim.

‘Buna müsaade etmeyiz!’ diye hangi CHP’li çıkarsa, gülün geçin derim bu saatten sonra. Boş lafa karın tok.

Sokak, TBMM’nin önüne geçmiştir artık. Nokta.

Bu noktada, yürüyüş ekseninde neler olabilir?

  • Erdoğan, biraz vozurdansa da beklemeyi seçer, ve Maltepe’de Kılıçdaroğlu mitinginden sonra kaldığı yerden aynen devam eder.
  • Neden böyle öngörüyorum? Çünkü Erdoğan, CHP’nin HDP’yle beraber olup yürüyüşü büyüteceğine ihtimal vermiyor ve bu onu rahatlatıyor. Bu açıdan CHP’nin bazı kesimlerine güveniyor, da diyebiliriz.
  • HDP taleplerinde de, kuşkularında da kendi kurumsal hafızası bakımından haklı: CHP’den çok ‘kazık’ yedi bu parti. Yürüyüşe katılırsa, bir taleple katılmak zorunda; o da Demirtaş ve Yüksekdağ’ın bulundukları cezaevlerinin de birer güzergaha dönüşmesi. Olur mu? CHP’nin ‘esnafı’ ne der? Belli değil.
  • HDP Kandıra’dan Edirne’ye kendi yürüyüşünü yapabilir ama, bu büyük ölçüe provokasyon riski taşıyor.
  • Diyelim ki CHP ve HDP beraber yürüyüşte uzlaştı veya, uzlaşmalar da, CHP yürüyüşüne her kesimden ‘kendiliğinden’ katılım oldu. Bu, bir sosyal kabarma demek ve Saray için bir kabusun başlangıcı. İşte o zaman, bu yürüyüşün her türlü terör tehdidine ve kışkırtmaya açık hale getirileceğinden ve en ufak bir ‘tatsızlık’ta OHAL vs bahane edilerek iptal edileceğinden emin olabilirsiniz.
  • İşin ucu Kemal Bey’e kadar gider mi? Gidemez, demek mümkün değil. Unutmayın, ‘iktidarı bırakmak gibi bir opsiyonumuz yok arkadaşlar’ diye düşünen, iyice sıkışmış bir yapı var, ve herşeyi, ama herşeyi göze almış durumda.

Sonuç:

Bu yürüyüş, CHP tabanının tarihi sınavına dönüşmüştür. O tabanı ne kadar heyecanlandırdığı, nihai ölçüm birimi olacaktır.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Onlar darbeciyse ben de darbeciyim’ demeye getiren kıdemli diplomat kim?

 

Herşeyin zıvanadan çıktığı artık anlaşılıyor mu?

Umarım anlaşılıyor.

Bir şahsın mutlak iktidar kurma hezeyanını kendine avanta ve ikbal için yontan bir çete ülkede herşeyi ele geçirdi mi?

Kuru ya, kadın çoluk çocuk demeden kim kendilerine ters geliyorsa ‘temizleme’, ezip tepeleme, kodese tıkma, hayatlarını karartma, çocuklarımızın geleceğini yok etme amacıyla ellerinden geleni artlarına koymuyorlar mı?

Adalet ve hukuk düzenini imha ettiler mi?

Etmeseler, bir tereddüt ve sabır timsali olarakl temayüz eden anamuhaleet partisinin lideri neden elinde ‘adalet’ yazılı pankartla yollara düşsün?

Ettiler ki hem de nasıl.

Mahkemeler ‘şaklabanlığın ciddiyeti’ şeklinde tezahür etmekte artık.

Enis’i de 25 yıl hapisle içeri aldılar.

Almaları mukadderdi, çünkü formatladıkları yol haritası inkar ve yalan üzerine bir faşizm nizamı kurmak.

Bunun önünde en büyük engel bu memlekette kökü bir türlü kurutulamayan dürüst gazeteciler. Siyasi eğilimi veya meşrebi ne olursa olsun, bunlar her zaman var oldu ve çetin ceviz çıktılar.

agga

Bu Pazartesi o davalardan biri daha başlıyor.

Hani şu meşhur ‘sübliminal’ davası var ya, işte aynen o.

Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak ve 14 gazeteci daha, bilmemkaç ay tutuklu kaldıktan sonra “Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” ve “Silahlı bir terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçlamalarıyla, ‘FETÖ’ gibi uydurma bir ad altında ‘yargılanmaya’ başlayacaklar.

‘Uydurma’ diyorum, çünkü Gülen Cemaati mensuplarını kapsadığı sanılan ‘yapı’nın ‘terör örgütü’ olması için bir Yargıtay kararı gerekiyor, ama Ahmet Taşgetiren’in geçenlerde hatırlattığı gibi böyle bir karar yok.

Bir zamanlar aynı argümanla ‘Yargıtay kararı olmadan Ergenekon Terör Örgütü diyemezsiniz’ diye ortalığı – haklı olarak – birbirine katan çoğu asker veya Kemalist kesimden, bu ‘güncellenmiş hukuk garabeti’ hakkında nedense tek bir ses çıkmıyor.

Cumhurbaşkanı bu ‘yapı’ya ‘FETÖ’ demeye karar verdiği için peşine takılan AKP’lilerin yanında yer almayı taktik gereği faydalı buluyor, onun dediğini papağan gibi tekrarlıyorlar.

Ne desem boş.

Bir arkadaşımın dediği gibi ‘bu toplumun laik dindar şu bu, mayası bozuk’.

Geçelim.

Bu geniş kesim, maya bozukluğu yüzünden, her dönemde fatura kendisine çıkarılan gazetecinin yargılanmasını, süründürülmesini, günah keçisi ilan edilmesini öyle seyretmekle meşgul.

Ama ta Gezi’den beri, hele son 11 aydır görüyoruz ki, bu ülkede herhangi bir çetenin iktidarı gasp etmesi, demokrasiyi karşı-darbe ile lağvetmeye teşebbüs etmesi başarısızlığa mahkum.

Karmaşık bir toplum bu ve maya bozukluğuna isyan eden kesimler, kaç zamandır çatır çatır direniyor.

Direnecek.

Burası Sovyetler döneminde ezile büzüle bunalmış Kafkas veya Orta Asya cumhuriyetleri değil.

Burada 180 yıldır gelişen, nefes alan bir değişim dalgası var.

Pazartesi günkü duruşma da, aynen Temmuz’da yapılacak Cumhuriyet duruşması veya daha sonra gelecek diğer gazeteci davaları gibi, demokrasi kavgasının izlenmeye değer bir perdesi.

Yüzlerce yabancı temsilci de izleyecek bu davayı.

ARTICLE 19, Uluslararası Af Örgütü, Index on Censorship, Norveç PEN ve Uluslararası PEN temsilcileri, Uluslararası Kıdemli Avukatlar Projesi

Türkiye’deki bazı meslek kuruluşlarının takıntılarının aksine, onlar için hangi gazeteci veya aydın olursa olsun, kim fikirleri ve mesleki icraatı nedeniyle mağdur olmuş ise, siyasi renk ayrımı yapmaksızın hepsi aynı ‘kafes’te.

İnsan Hakları Örgütü ARTICLE 19’un internet sitesinde “Türkiye: İnsan hakları  örgütleri, darbeye katılmakla suçlanan gazetecilerin davasını takip edecek” başlığıyla yer alan açıklama şöyle:

“19 Haziran’da aralarında gazetecilerin de olduğu 17 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması görülecek.

Sanıklar arasında önde gelen yazar ve siyasi yorumculardan Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak da var. Dava, geçen yıl gerçekleşen başarısız darbe girişimine katılmış olmakla suçlanan gazetecilerin yargılandığı davalardan ilki ve mahkemelerin Olağanüstü Hal ortamında ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile ilgili sayısız davaya nasıl yaklaşacaklarına ışık tutabilir.

Davalıların çoğunluğu ya ülke dışında sürgünde ya da neredeyse 10 aydır tutuklu olarak yargılanıyor.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 14 Haziran’da, Altanlar ve Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu tutuklu yedi gazetecinin haklarının uzun süreli tutuklulukları nedeniyle ihlal edilip edilmediğini belirlemek amacıyla bir dizi sorunun yanıtını talep eden bir dilekçeyi Türkiye yetkililerine iletti.

Bu davanın siyasi amaçlı olduğuna inanıyoruz ve yetkilileri, uluslararası yasalar altında açık bir şekilde suç teşkil eden fiillerin kanıtını sunmadıkları takdirde tüm suçlamaları düşürmeye ve tutuklu sanıkları derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakmaya çağırıyoruz.”

Bu gözlemci kuruluşların da aralarında bulunduğu çok yüksek sayıda örgüt, geçen Mayıs ayında Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurarak Türkiye’de ayyuka çıkan insan hakları ihlallerini gündeme getirmesini istemişti.

Onların talepleri doğrultusunda konu en üst düzeyde ve en sert dozda gündeme taşındı. BM İnsan Hakları Konseyi 35. İnsan Hakları Oturumu’nda Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğü karnesi ele alındı.

kaye

BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye Cenevre’de raporunu sunuyor

Ve geliyoruz kıdemli diplomatımızın ürettiği harikalara, ve itiraflarına.

Türkiye’ye yönelik sert eleştirilerin yapıldığı oturumlarda BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye, Türkiye’nin yaptığı uygulamalarla 1982 darbe anayasasının da gerisine düştüğünü söylüyor.

Korkunç, ama gerçekçi bir tespit.

Kaye, “Biz raporumuzu hazırladığımız sırada en az 177 medya kuruluşu kapatılmış, 231 gazeteci gözaltına alınmış ve 150’den fazla gazeteci ise tutuklanmış ve cezaevinde tutuluyordu. Tabii ki binlerce gazeteci ve medya çalışanın görevden alındığını, en az 778 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini belirtmek de gerek” diyor.

Uzun uzun anlatıyor Kaye.

Raporu tam 21 sayfa.

Ayrıntı üzerine ayrıntı.

Türkiye’nin tam olarak sınırının nereye kadar vardığı belli olmayan “belirsiz” bir terörle mücadele yasasını gerekçe yaparak, gazetecileri, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri, basın kuruluşlarını kapattığını, filmleri yasakladığını söyledi. Türkiye’deki durumu “Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda son on yılın en kötü anlarını yaşıyor” şeklinde yorumlayan Kaye, yargıya yapılan müdahaleler nedeniyle adil bir yargılanma konusunda ciddi şüphelerin olduğunu söylüyor Kaye.

Çizdiği tablo içler acısı.

Yolunu, aklını, izanını, mantığını, insanlığını kaybetmiş bir yönetim.

Biat, ikbal ve maaş uğruna şuurunu, vicdanını ve onurunu feda etmiş bir bürokrasi.

Kaye’den sonra söz sırası Türkiye’de.

 

Türkiye BM daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, Kaye’in raporuna itiraz ediyor

Çıkıyor ve diyor ki:

“Tutuklanan gazeteci yazar veya diğer insanlar mesleklerinden ötürü değil, darbecilere destek oldukları veya onlarla hareket ettikleri için tutukludur.”

Sinirlioğlu, ’12 Eylül dönemine dönüldü’ diyen Kaye’i doğruladığını belki de farketmeden ‘Türkiye’nin özgün koşullarının görmezlikten gelindiğini’ söylüyor!

12 Eylül cuntasının koyu baskı günlerinde Türkiye’nin o zamanki kıdemli diplomatları da aynı ‘gerekçe’ye başvuruyorlar, tabii ki hiç kimseyi ikna edemiyor, sinirleniyorlardı.

Sinirlioğlu OHAL’in gerekli olduğunu da savunuyor ve dinleyenlerin gülmemek için dillerini ısırmasına adeta vesile üretmek ister gibi, ‘Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğüne saygılı olduğunu; özgürlüklerin anayasa tarafından da güvenceye alındığını” da ekliyor.

Kimse gülmüyor tabii.

Durum hiç bu kadar beter olmamıştı.

Haberi görünce ne diyeceğimi şaşırdım, inanın.

Türkiye’nin demokratikleşme ve reform sürecinde bir zamanlar en ön safta görünmeye gayret etmiş, demokrasi aşığı bilinen tüm aydın ve gazetecilerin en azından saygısını kazanmış, onlarla konuşmuş güven ilişkisi kurmuş, bu arada müsteşarlığa kadar yükselmiş bir diplomat söylüyor bu lafları.

Söyleyebiliyor.

Hiç sıkılmadan.

Öylesine.

Şu anda hapiste bulunan bunca arkadaşımın adına konuşamam elbette.

Haddime değil.

Ama bu diplomat o mahpus arkadaşlarımdan hangileri ile nerelerde, hangi ortamlarda el sıkıştı, yüzlerine güldü, konuştu, konferanslarda tartıştı, demokrasi asgarisinde buluştu (ya da öyleymiş gibi yaptı), bunları da söyleyemem.

Kendisi gayet iyi biliyor, hapisteki 170 arkadaşımdan hangileriyle tanışıklığı olduğunu, konuştuğunu; veya yazılarından onların gerçekte kim olduklarını bildiğini.

Onun vicdanına kalmış.

Bir fikrim yok tanışırlar mı, ama en azından şu soruyu sorayım:

Feridun Bey, bu sözlerden sonra mesela Kadri Gürsel’in yüzüne nasıl bakacak?

Bakabilecek mi?

Kadri Gürsel darbeci öyle mi?

Ahmet Altan darbeci öyle mi?

Enis Berberoğlu darbeci öyle mi?

Aslı Erdoğan terörist öyle mi?

Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Murat Sabuncu, Murat Aksoy, Tunca Öğreten, Deniz Yücel, Büşra Erdal, Mehmet Baransu, İnan Kızılkaya, Zehra Doğan, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan, Güray Öz, Mustafa Ünal, Turhan Günay, Nedim Türfent, Ahmet Şık…

…say sayabildiğin kadar, 180’e kadar yolu var…

Demek bu insanlar darbeci…

Darbe destekçisi…

Öyle mi?

Ben de sadece şunu söylüyorum o zaman:

‘Eğer bu insanlar, bu değerli meslektaşlar darbeci, terörist ise, BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu da aynen darbecidir, teröristtir.’

Bu kadar net.

Bundan sonra hangi diplomat bu deli saçması rutin laflarla karşımıza çıkarsa, hepsini tek tek teşhir edeceğim, belirteyim.

Utanın.

İşimizi gazeteciler olarak yapmaya çalıştığımız için hayatımız karartıldı, çıkmış böyle saçma sapan laflarla çamur sıçratmaya çalışıyorsunuz.

İnsan onuruyla böyle oynayamazsınız.

Son olarak şunu da ekleyeyim:

Bir sistem baştan aşağı çürümüşse, asgari vicdan sahibi ondan uzak durmayı bilmelidir.

Çürümüş bir sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur.

Aksi halde tarihin şeref defterine değil, utanç sayfalarına geçersiniz.

 

AKP, Darbe, Erdoğan, medya, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

CHP’nin ‘FETÖ Hipnozu’ndan uyanması için bunca rezillik ille de gerekli miydi?

”Bu karar faşizmin tescilidir.”

Meslektaşımız Enis Berberoğlu’nun 25 yıl ağır hapse mahkum edilme kararı üzerine CHP’nin TBMM genel kurulunu terketmesinden hemen önce, partinin grup başkanvekili Özgür Özel bu cümleyi sarfediyor.

Faşizmin tescilini tespit etmek için Gezi olaylarından bu yana beklemek gerekmiş nedense.

CHP’lileri kaç zamandır hayretle, ibretle, her seferinde (nafile olduğunu bile bile) anlamaya çalışarak izliyorum. Tabii içlerinde canını dişine takmış Barış Yarkadaş, Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu gibi milletvekillerini tenzih ederek.

Dün gece Aykut Erdoğdu’nun bir tweet’i:

”Tesadüfen NTV açtım… CHP’nin darbe raporu konuşuluyor… Yayında CHP’li yok… Birleşip CHP’ye küfür ayini düzenlemişler.. Zapladım…”

Öyle tabii.

Ama nesi yeni bunun? Beş miligram vicdanı olmayan parayla gözü dönmüş o Şahenkler, o Cinerler, o Demirörenler, sonraları aralarına katılan Doğanlar, bu medyayı, dolayısıyla da halkı olduğu gibi üç beş ihaleye, ‘ver ki alasın’a, ‘aman başıma birşey gelmesin’e olduğu gibi satalı kaç zaman oldu?

HDP, dokunulmazlıklar konuşulurken ne zaman HDP’li vardı ekranda? KHK mağduru kimler çıkıp derdini anlatabildi?

Bir zamanlar Ergenekon Balyoz sırasında subayları boy boy ekrana dizen patron uşağı editörlerin hangisi ‘yahu bu darbe tuhaf, bir de şu tutuklu subay yakınlarını aynen o zamanki gibi dinlesek?’ dedi?

Hangisi referandum öncesinde bırakın ‘hayır’ yanlısı sivil toplum temsilcilerini, meşru muhalefete zaman ayırdı?

Bu aşağılık işveren türünü tanımadınız mı hala?

Neye şaşıyor ve kızıyorsunuz ki?

husamn

Merkez sağın eski isimlerinden Hüsamettin Cindoruk‘un geçenlerde Cumhuriyet’e anlattıklarından bir bölümü alayım buraya.

”Çok partili hayat bitmiştir, Bugün Türkiye’de tam hukuksuzluk, tam kanunsuzluk dönemi yaşanıyor” diyen Cindoruk üstüne basa basa anlatıyor:

”Buradaki sorumluluğun büyüğü medyada. Bir ülkede medya kalmadıysa sürdürebilir demokrasi yoktur. Özellikle görsel basını, tarihçiler ağır biçimde itham edecektir. 85 yaşıma geldim, Türkiye tarihinin en yanlı görsel ve yazılı basınıyla karşı karşıyayız. Ben bundan sermaye sınıfını sorumlu tutuyorum. Türkiye’de sermaye sınıfı demokrasiyi içselleştirmiş değil. Büyük sermayenin tanzim ettiği bir medya var bugün. Bir ülkede liberal demokrasi olmazsa, liberal sermaye nasıl yaşayacak onu düşünmeleri lazım. Basına girmiş sermayenin yanlış yapması, kendisinin intiharına yol açar. Göreceklerdir ki, bir süre sonra büyüttükleri yapı kendileri ile de ihtilafa düşecektir. Ben komünist de değilim, Marksist de değilim ama bunu söylüyorum.”

Ekliyor Cindoruk:

”Türkiye’de 150’den fazla gazeteci, çoğu fikirlerine katılmadığım insan, tutuklu. Basın özgürlüğü olabilir mi burada? ..cezaevlerindeki bütün gazetecilere geçmiş olsun diyorum. Onlara hepimizin bir özür borcu var. Gereğini yapamadık. Biz demokrasiyi koruyamadık. Yani ben de kendimi kusurlu buluyorum.”

Özür dilemek gereklidir ve erdemdir.

 

Bu satırları yazarken bir yandan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu CNNTürk canlı yayınında dinliyorum. Bugün 170 bilmemkaçıncı gazeteci olarak Enis’in milletvekili unvanıyla hapsi boylamasında sanki kendisi ve partisi bindiği dalı kesmesinin hiçbir rolü yok. CHP lideri, sokaktaki herhangi bir terbviyeli vatandaş gibi müşteki sıfatıyla sızlanmakla meşgul.

Öte yandan anlıyoruz ki, ‘Yenikapı rüyası’ndan da sanki uyanmış.

Her ne kadar Özel gibi faşizm kavramını kullanmıyor ama, sokağa inmeyi, biraz tedirgin de olsa, ihtiyat telkin ediyor da olsa telaffuz etme noktasına gelmiş.

Ne diyeceğimi bilemiyorum CHP’ye, inanın.

Liderliğinin ve kenarda köşede köhne ezberlerle olup biteni izleyen çoğunluk milletvekillerinin ‘aaa, Türkiye’ye faşizm geldi, tescillendi’ deme noktasına gelmesi için, Türkiye’de 150 bin kişinin işinden olması, 40 bin kişinin tutuklanması, 170 gazetecinin hapse tıkılması, 500 bin Kürdün evinden yurdundan edilmesi, TBMM’nin üçüncü büyük partisinin 13 milletvekilinin ve binlerce parti üyesinin kodesi boylaması gerekiyormuş.

Türkiye’nin değerli insan kaynağını oluşturan 8 binden fazla akademisyenin işten atılması ve kara listeye alınması; yargı mensuplarının dörtte birinden fazlasının TSK generallerinin yarısının tutuklanması lazımmış.

Bu noktaya gelinmesi için CHP’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları için kızılca kıyameti koparmadan bakınması, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘gibi’ yapılması, 7 Haziran sonrasında göz göre göre Saray’ın ketenperesine gelinmesi, 15 Temmuz sonrasında FETÖ dolmuşuna binilip Yenikapı’ya koşturulması, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet denilmesi, Anayasa Komisyonu ve Darbe Komisyonu gibi ortaoyunlarında figüranlık rolünün kabullenilmesi, 16 Nisan referandumu sonucunda haklı olarak isyan eden halkın sokakta dımdızlak bırakılması, ‘sine-i millete dönüp oyunu bozalım’ diyen değerli CHP milletvekillerinin tasfiye edilmesi, Avrupa Konseyi’nde Türkiye’deki hukuk vandallığının denetime alınmasına hayır oyu verilmesi gerekiyormuş.

Onca uyarıya, ‘yapmayın etmeyin’e rağmen bekleyip Enis’in içeri alınmasını da yaşamaları lazımmış demek ki.

Neymiş, ‘faşizm tescillenmiş.”

CHP’li baylar bayanlar, faşizm tescilleneli üç yıl oldu!

Gezi’deki çocuklar – çoğu CHP’lilerin çocukları – tepelenirken gaza boğulurken tescil işlemleri hızlanmış, 2014 yazında tescil kayda geçmişti bile.

Erdoğan bunu CHP’lilerin anlamadığını düşündü, ve karşı darbe ardından OHAL’i ilan ederek ‘anlayın artık’ demeye getirdi mi?

Hem de nasıl.

Anladılar artık, galiba.

Neyse geç olsun da güç olmasın.

Ama hala yarım ağızla devam eden bir söylem egemen CHP’ye.

Kürtler konusunda sessizliği zaten baki de, Kemalist, laik, Alevi veya sol kesimden birileri içeri alındığında papağan ezberi ve refleks şu:

‘Ama olamaz’ Siz bunu yaparak FETÖ soruşturmalarını sulandırıyorsunuz!’

Çıldırmak işten değil.

15 Temmuz’dan bu yana toplumun altı üstüne gelmiş, faşizmin tırpanı en az iki milyon insanın onurunu kanatmış, hayatlar altüst olmuş, hak hukuk diye birşey kalmamış, memleket toplama kampına dönmüş, kimin neden nasıl içeri alındığı konusunda mantıklı soru sormak abesle iştigal etmek, sudan çıkmış balıkla sohbet etmekle eşitlenmiş, kenidlerinin de tespit ettiği gibi darbe girişiminin kontrollü olduğu anlaşılmış, CHP hala ortada FETÖ diye birşey olduğuna inanmaya, halkı inandırmaya çalışıyor.

Ortada sadece, Ankara’da dizginleri tamamen ele geçirmiş bir faşizan ekibin, düşman ilan ettiği toplum kesimlerine açtığı bir savaş var.

Darbeden 11 ay sonra önümüzdeki bilanço bunu gösteriyor.

Eğer mesele suçluları tespit, teşhir ve mahkum etmek olsaydı, şu anda düzgün bir yargı darbecileri ve onlara bu suçta yardımcı olanları tespitle meşgul olurdu.

Nuriye ve Serdar taa geçen Kasım’dan beri mağdur.

Bunlar mı darbeci?

Ahmet Şık mı darbeci?

Diplomat Gürcan Balık mı darbeci?

Bugün FETÖ’den mahkumiyet alan, ‘ben masonum!’ diye bas bas bağıran BM yargıcı Sefa Akay mı FETÖ’cü?

İçerdeki 166 generalin hepsi mi darbeci, hepsi mi FETÖ’cü?

Türkiye ekonomisini dünyaya açan Boydaklar, Rızanur Meral, Nakipoğlu mu darbeci?

Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce HDP’linin suçu darbecilik mi?

Ahmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Kadri Gürsel, Emre Kızılkaya mı darbeci?

Tek ‘suçu’ Gülen Cemaati mensubu olmak olan onbinlerce gariban Anadolu insanı mı darbeci? Bir dini cemaate üye olmak ne zamandan beri suç?

Say say bitmez.

Onun için geçin bu mavraları.

Türkiye’nin renk ayrımı yapılmadan canına okunuyor, CHP hala mırıl mırıl.

Bırakın bu FETÖ ezberini.

Bırakın, çünkü, bir zamanlar aynen Ergenekon adına gelen hukuksal itirazlar bugün de gündemde.

Screen Shot 2017-06-14 at 23.00.52

Bakın dindar ve yandaş kesimin önde gelen isimlerinden Ahmet Taşgetiren bir hukukçuya kulak verip dediklerini yazmış bugün, ben değil.

Okuyun bakın:

Herhangi bir örgütün “Terör örgütü” olarak tanımlanması için yargı kararı gerekir. Şu ana kadar FETÖ ile ilgili Yargıtay tarafından onaylanmış bir yargı kararı yok. Yargıtay’da bekleyen dosyalar var, onlar görüşülse, terör örgütü hükmü onaylansa alt yargı organları da ona göre karar verir.

 2008 yılında Dava Daireleri Genel Kurulunda 72 hakimin onayıyla verilmiş bir karar var, o da Gülen hareketinin bir terör örgütü olmadığı yönünde.

FETÖ için terör örgütü kararı verdiğinizde de bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Çünkü suç da ona göre oluşuyor. O kararın verilmesinden önceki eylemleri o suç kapsamı içine sokmak, hukuk açısından tartışmalı. Çünkü o ilişkileri teröre destek çerçevesine oturttuğunuzda, önce tarihlerde devletin farklı kademelerinin örgüte farklı tarihlerde sağladığı imkanlar da aynı akıbeti paylaşmakla yüz yüze gelebiliyor.

Buna benzer bir problem de şu: FETÖ ile mücadele başladığı günden beri yapıldığı gibi, 17/25 Aralık’ı bir milat olarak aldığınızda ve ondan sonraki iltisakları teröre destek faaliyeti olarak nitelediğinizde, 17/25 Aralık’tan sonra da devlet gözetiminde faaliyetine meşru olarak devam eden bazı kuruluşlarla ilişkinin terör kapsamına sokulması kendi içinde çelişki taşıyor.

Mesela Bank Asya 17/25 Aralık’tan sonra da devam etmiş, TUSKON aynı şekilde, Aktif Eğitim – Sen aynı şekilde faaliyetine devam etmiş. Üstelik bu sendikaya üyelik için gerekli aidatı üye adına devlet ödemiş. Devlet nezdinde“meşru”görülen bir kuruluşla ilişkiyi terör örgütü ile ilişki olarak sunmak makul olur mu?

Mahkemeler önlerine gelen dosyalar için karar veriyor. Diyelim medyada ”FETÖ’cü” diye yargılanıp infaz edilmiş bir kişi için tahliye ya da beraat, buna karşılık yine medyada “FETÖ ile asla ilişkisi olmadığı”na dair kanaat oluşan birisi için tutuklama kararı çıkıyor.  Oklar derhal mahkeme başkanına, savcıya, heyete yöneliyor. Bakıyoruz Mahkeme Başkanı görevden alınıyor. Bu tarz uygulamalar, HSK’yı tartışılır hale getiriyor, bir. Mahkeme heyetlerinde yargısız infaza maruz kalma tedirginliği oluşturuyor, iki. Onun da sonucu, “Geciken adalet” olgusunu gündeme taşımak oluyor. Yani uzun tutukluluklar, tutuklanmanın fiili ceza haline gelişi, hukuktan beklentinin zaafa uğraması gibi her biri derin adalet sorunu olan işler.

 Görevden alma ve açığa almalarda, beraat-i zimmet asıldır, ya da şüpheden sanık yararlanır gibi evrensel kurallar işlevsiz kalıyor. Pek çok insan, hangi suçu sebebiyle açığa alındığını da, görevden alındığını da bilmiyor. Son AİHM kararı da, içerde hukuki süreç bitmediği gerekçesi ile topu “OHAL Komisyonu”na atınca, OHAL komisyonunun ne zaman faaliyete geçeceği ve yüz bini aşmış başvuruları nasıl sonuçlandıracağı da gözükmeyince, ülkeyi yönetenlere ne kadarı ulaşıyor bilmiyorum ama ulaşılabilen alanlara dramatik mağduriyet vakıaları akıyor.

 Sonunda çözmek zorunda kalacağımız bir sosyal depresyonun tohumları ekiliyor şu anda. Devlet aklı oturup, Hukuku eksen alarak yeni bir değerlendirme yapmalı.

Dedim ya, bunları Taşgetiren – belli riskleri de göza alarak, belli – yazmış.

Peki ben bu yazıyı niye yazdım?

Şunun için:

  • CHP’nin bugün Enis’ten sonraki çıkışı sert gibi görünüyor ama kafaları hala eskisi gibi karışık
  • Korkum odur ki, ‘sokağa çıkıyoruz’ lafı ardından çıkabilecek kargaşada fatura, sokağa çıkanları yalnız bırakma ihtimali yüksek olan CHP yüzünden 15 Temmuz sonrası mağdurlarına, özellikle Kürtlere ve Cemaat tabanına yeni mağduriyetler ekleyebilir. Yani güven sorunu var.
  • CHP’lilerin Taşgetiren’in yazısını okumasında yarar var. Her gelişmeyi FETÖ merceğinden okumak CHP’de muazzam bir optik yanılgı yarattı; büyük resimdeki hukuk facıasına karşı ucuz siyaseti bırakıp, tam teşekkülü ayrımsız bir hukuk savaşını yürütmesini engelledi; bilemem belki de işlerine öyle geldi. Oysa hedef nettir: CHP, OHAL’in kaldırılmasını ve sadece darbecilerin adil yargılanıp suçluların aclen mahkum edilmesine odaklanmalıdır. Gün hukuk savaşı günüdür, sığ siyaset değil.
  • Görüldüğü gibi faşizmle edepli, akılcı ve mantıklı konuşulmuyor, Konuşulmaz; konuşudukça üzerine çıkar ve ezer. Olan da olacak da budur.
  • Görüldüğü gibi Enis’e ve diğer CHP’li milletvekillerine dayandı baskı. Bugünkü olay iktidar için yeni bir sınama-deneme-yoklamaeşiğidir; bu tepki de sönerse, iktidar baskı çıtasını daha da yükseltecektir. Ve, CHP’lilerin bugün iddiasının tersine, enkazın altında kalacak olan Saray ve AKP değil, bizzat CHP olacaktır.
  • Kimsenin, özellikle de CHP’lilerin kuşkusu olmasın.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

CHP ve HDP: ’15 Temmuz Türkiye’yi karşı darbeye kurban etmiş bir kumpastır!’

Ne demiştik?

Bu darbe daha çoook soru kaldırır’ demiştik.

Şimdiden söyleyeyim, bu yazı ayrıntılı ve hayli uzun.

Ama sabredin ve okuyun.

Bu yazı bir uğraşının sonucudur, bir kenara arşivlenip saklanıp okunmasında yarar vardır.

Çünkü amacımız Türkiye’nin canına okuyan, kalmış tüm ayarlarını bozup faşizmin kapısını ardına kadar açan; yüzbinlerce masum insanın hayatını karartan bu hadiseye ışık tutmak, iyice anlaşılmasını sağlamak.

Evet, 11 ay önce kafalara dolanan yumak daha yeni yeni çözülmeye başladı.

Aslına bakarsanız Türkiye’nin siyaset kültürü kodlarını çözenler, FETÖ’ydü oydu buydu gibi iktidar işi kavram icatları yüzünden gözlerine perde inmemiş olanlar için 15 Temmuz zaten 16 Temmuz sabahından itibaren ‘sorgulayın beni!’ diye bas bas bağırmaktaydı, ama anamuhalefetin ‘üstün zekası’ (!) ve kenardaki Türk (Kürt değil, dikkat) solunun sığ şablonculukları sayesine bunca ay boşuna vakit kaybedildi.

Aslına bakarsanız neler olduğunu bir Dario Fo komedisi tadında Ahmet Nesin’in buradaki son yazısı gayet eğlenceli bir şekilde cümle aleme tane tane anlatıyordu.

Araya ‘amiral gemisi’nin güdümlü mürettebatından bazı ‘analist’lerin yorumları da girdi ama belirtelim ki, ormanı bırakıp ağaçla bile değil ağaç dallarıyla uğraşan bu ‘analist’lere bırakılmayacak kadar önemli, hayati bir konudur bu.

Neden mi, diye sorarsanız, cevabının bugün katmerli bir şekilde geldiğini size iletmekle de yetinmeyeceğim.

Çünkü muhalefetteki üç parti bugün peşpeşe TBMM’nin bir nevi kadük Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun raporuna muhalefet şerhlerini yayınlayarak esasen Komisyon’un AKP’li kesimini ortada dımdızlak bıraktı.

Tabii biz bunca ay özellikle CHP ve HDP neden bir orta oyunu oynadılar ve komisyondan kopmadılar, neden bu kadar beklediler sorularını sormalıyız ama şimdilik bunlar bir yanda beklesin.

chp_zpsnwuve4zg

Şimdi CHP’nin, Zeynel EmreAykut ErdoğduSezgin Tanrıkulu ve Aytun Çıray tarafından hazırlanan ve ‘bu bir kontrollü darbedir’ diyen 307 sayfalık metninden başlayarak, bu partilerin kapsamlı itiraz şerhlerinden en önemli bölümleri paylaşayım da, meramım anlaşılsın:

  • 15 Temmuz 2016 gerçekleştirilen kanlı ve hain kalkışma bu memleketin masum yurttaşları için beklenmeyen, şok edici ve dehşet verici bir gelişme olmuştur. Ancak bu hain darbe girişiminin olacağını bilen ve bekleyenlerde vardır.
  • 15 Temmuz darbe girişiminden aylar önce yazılan yazılardan darbe girişiminin bilindiği hatta bu girişimin hazırlık sürecinin takip edildiği anlaşılmaktadır. Bu konuda en açık kanıt darbeden 4 ay önce Fuat Uğur’un Türkiye Gazetesinde 24 Mart 2016, 2 Nisan 2016 ve 21 Nisan 2016 tarihlerinde yazdığı üç yazısıdır. Fuat Uğur’un 24 Mart 2016, 2 Nisan 20016 ve 21 Nisan 2016 tarihli yazılarında kamuoyuyla paylaştığı bilgiler 15 Temmuz hain darbe girişiminde ve sonrasında aynen gerçekleşmiştir.
  • Fuat Uğur ve benzeri yazarların darbeden aylar öncesi paylaştığı bu yazılar MİT için açık istihbarat kaynağı olup, Fuat Uğur’un bildiklerini MİT’in bilmiyor olması düşünülemez.
  • Kanlı darbe girişimi sonrası düzenlenen Savcılık iddianamelerinin incelenmesinden cemaatin darbe hazırlıklarına 2015 son aylarından itibaren başladığı anlaşılmaktadır. Darbeye hazırlık faaliyetleriAdil ÖksüzKemal BatmazHakan ÇiçekNurettin Oruç ve Harun Biniş tarafından yürütülmüştür. Adil Öksüz ve diğer planlayıcılar darbe girişiminden çok önce cemaat bağlantısı devlet tarafından bilinen isimlerdir. Bu isimler Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki örgüt elemanlarıyla bağlantı kurarak hazırlık faaliyetlerini yönetmiş, sıklıkla ve aynı zaman dilimlerinde ABD’ye seyahat etmişlerdir.
  • Darbeye hazırlık sürecinde üst düzey cemaat imamı oldukları darbeden çok önce bilinen Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç ve Harun Biniş tarafından darbeye hazırlık amaçlı birçok toplantı yapılmış ve bu toplantılara onlarca üst rütbeli subay katılmıştır.
  • MİT’in “TSK bünyesinde istihbarat toplayamadığından darbe girişiminin tarihi konusunda net bir istihbarata önceden ulaşılamadığı” savunması geçerli kabul edilmemektedir. Çünkü güvenlik ve istihbarat makamları tarafından bilinen ve takip edilmesi gereken “Cemaatin Hususileri” olarak adlandırılan başta Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç ve Harun Biniş asker değil sivil kişilerdir. Darbeye hazırlık ve planlama toplantılarının çoğu askeri bölgelerde değil sivil bölgelerde yapılmış binlerce asker bu toplantıya iştirak etmiştir.
  • MİT Müsteşarlığı TBMM Araştırma Komisyonu’na yönelik yazdığı 22.05.2017 tarihli yazısında “MİT’in daha önce dış makamlarla paylaşılan notlarda cemaatin darbe girişiminde bulunabileceğini bildirdiğini ancak TSK bünyesinde istihbarat toplayamadığından darbe girişiminin tarihi konusunda net bir istihbarata önceden ulaşılamadığı” bilgisiyle darbenin bilindiğini ve beklendiğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde ikrar etmiştir. Bu durum 15 Temmuz hain darbe girişiminin öngörülen bir darbe girişimi olduğunu tarihi bir gerçeklik olarak önümüze çıkmaktadır.
  • 15 Temmuz darbe girişiminin hemen öncesinde öngörülen darbenin öncül belirtileri ortaya çıkmıştır. 14 Temmuz 2016 tarihinde yani kalkışmadan bir gün önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Özel Kuvvetler Komutanlığı 4. Dönem Özel Kuvvetler İhtisas Kursu Mezuniyet törenine katıldığı, önceki yıllarda böylesine bir törene katılma geleneği olmadığı, bu tören sonrası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la Özel Kuvvetler Komutanlığı bahçesinde 18:00 – 00:30 arası yaklaşık 6,5 saat boyunca baş başa görüştüğü ifadelerle ortaya çıkmıştır.
  • Kara Kuvvetleri Komutanı’nın 15 Temmuz günü İzmir programını erken keserek rutin YAŞ görüşmeleri için Ankara’ya çağrılması ve aynı uçakta hain darbe girişiminin başında en yüksek rütbeli subayı olan Org. Akın Öztürk’ün olması ve aynı gün darbe girişiminin başlaması izaha muhtaç bir durumdur.
  • İhbarcı O.K. “aynı cemaatten” vurgusuyla “kalkışmanın bir cemaat operasyonu ve bir darbe girişimi” olduğunu açıkça söyleyerek durumun vahametini ortaya koymuştur. Bu koşullar altında MİT Müsteşarının Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a derhal bilgi vermemesi ve güvenlik birimlerini teyakkuz haline geçirmesi gerekirken bu görevini ihmal etmiş olması anlaşılamamaktadır.
  • Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Güler’in beyanından MİT Müsteşarı’nın Cumhurbaşkanı’nı bilgilendirmek istediği ancak ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında Cumhurbaşkanı Koruma MüdürüMuhsin Köse’ye “Muhsin sana dışarıdan bir saldırı olsa buna karşı koyacak kadar gücün, kuvvetin ve adamın var mı?” sorusuyla durumun vahametini anlattığı ancak detay bilgi vermediği anlaşılmaktadır.
  • Bu soru hayatın olağan akışı içerisinde sorulabilecek bir soru değildir. Bu durumda Hakan Fidan ve Muhsin Köse tarafından Cumhurbaşkanı’nın bilgilendirilip bilgilendirilmediği hususu karanlıkta kalmakta ve makul şüpheler artmaktadır.
  • Genelkurmay Başkanı’nın tüm kuvvet komutanlıklarına 18:30’da hareket merkezleri aracılığıyla ilettiği emirler saat 19:26’da adreslerine ulaşmıştır. Bu emirlere rağmen TSK’nın komuta kademesinin önemli bir kısmı düğünlere katılmış ve düğünlerde derdest edilerek enterne edilmiştir. Bu durum izah edilememektedir.
  • Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın Ankara’da görülen darbe davasının duruşmasında dile getirdiği “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı” şeklindeki ifadesi şüpheleri artırmıştır.
  • Kara Havacılık Komutanlığında yaklaşık 2 saat süren incelemelerinde durumu hiç belli etmeden dikkatli incelemeler yaptığını ve personele sorduğu sorularla bilgi almaya çalıştığını incelemeler sırasında herhangi bir hareket hazırlığı görmediğini ve 21:25 sıralarında Kara Havacılık Komutanlığından ayrıldığını beyan etmektedir. Ancak Kara Kuvvetleri Komutanı’nın hiçbir hareket görmediği Güvercinlik Kara Havacılık Okul Komutanlığından Kara Kuvvetleri Komutanının ayrılmasından dakikalar sonra helikopterlerin havalanarak hain darbe girişimine katılabilmiş olması izah edilememektedir.
  • MİT’in bildiği ve dış makamları bilgilendirdiği Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın öngörülen bu darbe başladıktan sonra Cumhurbaşkanı’nın “darbeyi eniştemden öğrendim” demesi Başbakan’ın “eşten dosttan öğrendim” demesi ve sanki hiç bilmedikleri ve beklemedikleri şok edici bir gelişmeyle karşılaşmış gibi davranmaları anlaşılamamaktadır.
  • Öngörülen darbe girişimi 15 Temmuz günü öğleden sonra 14:20 itibariyle öğrenilmiş ancak yukarıda belirtilen bilgi ve bulgular ışığında gerekli bilgilendirmelerin yapılmadığı ve etkin önlemler alınmadığı anlaşılmıştır. Bu ihmaller zinciri sonucunda 15 Temmuz hain kalkışması önlenmeyen darbe girişimi olarak tarihe geçmiştir.
  • Darbe tehlikesinin atlatılmasıyla birlikte Erdoğan tarafından Yenikapı süreci bozulmaya başlamıştır. Darbe tehlikesini atlatıncaya kadar olduğu söylenen OHAL kalıcılaştırılarak TBMM devre dışı bırakılmış ve Erdoğan’ın karşı darbe süreci başlamıştır.
  • Darbe araştırma komisyonu fiilen lağvedilmiş ve komisyon darbeyi girişimini araştıran değil Erdoğan’ın karşı darbesini aklayan bir kara propaganda aracına dönüşmüştür.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbeye karşı direnen bütün kişi ve kurumları aldatarak başlattığı karşı darbe sürecinin hukuki silahı OHAL olmuştur. OHAL KHK’larıyla devlet tarumar edilmiş ve TSK’nın emir komuta sistemi parçalanmıştır.
  • Gerek 15 Temmuz darbe girişimi gerek Erdoğan darbesi karanlıkta tutabilmek ve halkımızın bilgi almasını engellemek için gazeteci tutuklayarak, gazete, televizyon, radyo ve haber siteleri kapatılarak basın susturulmuş ve sansür edilmiştir.
  • Başta Anayasa mahkemesi olmak üzere hiçbir yargı kuruluşunun ve hiçbir yargıcın hakim güvencesi kalmamış hakim ve savcılar OHAL silahıyla rehin alınarak AKP’nin emir erine dönüştürülmeye çalışılmıştır. Bu duruma direnen ve Cemaatle hiçbir ilgisi olmayan hakim ve savcılar terörist damgasıyla Cemaat çuvalına atılmışlardır.
  • Karşı darbe sürecinde boşaltılan kamu görevlilerine AKP yandaşları doldurulmuş Erdoğan parti devleti inşası süreci başlamıştır. OHAL olağanlaşmış KHK’lar kanunlaşmıştır.
  • En son yapılan haksız, hileli ve mühürsüz referandumla parlamenter rejim rehin alınmış yerine gayri meşru bir Başkanlık rejimi kurulmuştur.
  • Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere 15 Temmuz hain darbe girişimini sonuçları kullanılmış ve karşı darbe gerçekleştirilmiştir. Bu sebeplerle 15 Temmuz darbe girişimi karşı darbe yapmak amacıyla sonuçları kullanılan bir darbe girişimidir.
  • Muhalefet şerhimizde detaylarıyla anlatıldığı üzere 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan bir Kontrollü Darbe olarak tarihe geçmiştir.

hdp

HDP’nin muhalefet şerhi de bir o kadar ilginç. HDP’ye göre darbe gecesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar darbecilerle pazarlık yaptı, oynak ittifaklar sonucunda kalkışma başladığı gibi çöktü.

Bakalım HDP ne diyor:

  • Cemaatin yargıda güçlü bir etkiye sahip olmasıyla beraber, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye toplumunun sinir uçları diyebileceğimiz hassas konulara, yargı erkinin keskinliğiyle müdahale edebilmesi mümkün hale gelmiştir. Bu imkan hukukun sınırlarının çok dışında kullanılmış, Türkiye gündemini meşgul eden davalarda çok sayıda insan senelerce tutuklu kalmıştır.
  • Cemaat, çözüm sürecine yargısal müdahalelerle köstek olmuştur. Bir çok ilde operasyonlar yapılmış, parti üyeleri ve milletvekilleri tutuklanmıştır. Devlet ile PKK’nin çözüm süreci için müzakereler gerçekleştirdiği ve gizli yürüyen Oslo görüşmelerinin kamuoyuna sızdırılması barış müzakerelerine önemli bir darbedir.
  • Çözüm sürecinin askıya alınması, il ve ilçe merkezlerinde tamamen hukuka aykırı biçimde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla başka bir boyuta taşınmıştır. Gerek çözüm süreci devam ederken inşa edilen kalekollarla, gerekse sokağa çıkma yasaklarıyla bir kez daha toplumsal ve siyasal bir sorunun çözümü için askeri yöntem tercih edilmiştir. Bu kapsamda askere ve polise çok geniş yetkiler verilmesi, kolluk güçlerinin dokunulmazlık zırhına büründürülmesi gibi etmenlerin de darbe mekaniğini tetiklediği açıktır.
  • (AKP-Cemaat) siyasi ittifakı 7 Şubat 2012 günü MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla çatırdamaya başlamıştır. Dershanelerin kapatılmasıyla ilgili kanunun TBMM’de kabul edilmesiyle AKP ile Cemaat arasındaki ittifak yerini çatışmaya bırakmıştır. Bu çatışma 17-25 Aralık operasyonlarıyla tepe noktasına erişmiştir. Daha önceki Cemaat operasyonlarından farkı olmayan bu operasyonun milat kabul edilmesinin tek nedeni doğrudan Erdoğan’ı ve AKP’yi hedef almasıdır. Daha önce binlerce insanın tutuklanmasına neden olan ortam ve telefon dinlemeleri ile uydurma deliller, bu operasyonda da kullanılmıştır.
  • AKP, 17-25 Aralık’ı sadece kendisi için bir milat olarak kabul etmekle yetinmemiş, halkın tamamının 17-25 Aralık sonrası Cemaati ‘terör örgütü’ olarak görmesini istemiştir.  17-25 Aralık operasyonları, Cemaatin bir örgütün terörist hale gelmesini açıklayacak objektif kriterleri taşımamaktadır. Önceki yargısal süreçlerin hukuksuzluklarının tekrarından ibaret olan bir süreçtir.
  • HDP’nin 7 Haziran sürecinden büyük başarıyla çıkmasının ardından Cumhurbaşkanının “Ya istikrar ya kaos” sözlerinin ardından HDP’ye ve HDP’ye destek veren halka yönelik saldırılar hız kazanmıştır. Nitekim çözüm sürecinin akamete uğramasından sonra, 1 Kasım seçimlerine gidilirken, 16 Ağustos günü hukuki temelden yoksun sokağa çıkma yasakları ilan edilmeye başlamıştır. Sokağa çıkma yasaklarının başladığı 2015 Ağustos ayından bu yana 863 kişi hayatını kaybetti, 1 milyon 671 bin kişi barınma ve sağlık hakkına erişemedi.  HDP’li siyasetçiler olmak üzere bu hak ihlallerini dile getiren her kişi ve kesim, örgüt propagandasıyla suçlanarak yargılama süreçleriyle yüz yüze bırakılmıştır.
  • Darbe girişiminin ilk hedefi olan Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece 04.22’de Atatürk Havaalanı’nda yaptığı açıklamada, “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu” demiştir. 18 Temmuz günü CNN International’da katıldığı yayında ise “O gece saat 20.00 civarında bir haber aldım. Bazı bölgelerde gelişmeler olduğunu öğrendim. Biz de harekete geçmeye karar verdik.” İki gün sonra, yani 20 Temmuz günü Al Jazeera yayınında soruları yanıtlarken ise: “Eniştemde kaldım. Eniştem haber verdi, onun verdiği habere önce inanmadım. Sonra gelişmeler bunu doğruladı. Doğruladıktan sonra MİT Müsteşarıyla görüşmeyi sağladım. Burada istihbarat zaafı olduğu ortada” demiştir. 21 Temmuz günü Reuters’a yaptığı açıklamada ise Erdoğan, “Saat 16.00-16.30 civarı kendisini arayan eniştesinin, Beylerbeyi civarında bir hareketlilik olduğunu, köprüye girişlerin engellendiğini” söylediğini aktarmıştır. 30 Temmuz günü ise, ATV-A Haber ortak yayınında, “O gün 21.15 civarında falan bir şeyin başladığını duyuyoruz. 21.30’da eniştem beni aradı.” demiştir.  Cumhurbaşkanı’nın eniştesi Ziya İlgen Komisyon’a davet edilmediği gibi, darbe girişimini Cumhurbaşkanı’na haber veren enişteyle ilgili Komisyon raporunda tek bir satır bile yoktur.
  • Darbe gecesine dair istihbaratın MİT’ten Genelkurmaya iletilmesi saat 18.00 civarında gerçekleşmiştir. Her ne kadar MİT’in verdiği bilgilerde Cumhurbaşkanı’nın koruma müdürüyle görüşüldüğü yazılıysa da, bu denli ciddi bir ihbarın bizzat Cumhurbaşkanı’na neden iletilmediğine dair bir açıklama yoktur. Aynı şekilde gerek MİT, gerekse Genelkurmay Başkanlığı tarafından Başbakan ve İçişleri Bakanı’nın haberdar edilmemesi de anlaşılır gibi değildir.
  • Cumhurbaşkanı’nın darbe girişimini ne zaman ve nasıl öğrendiği hala muammadır. Bu kadar kritik bir güne ilişkin hemen her açıklamasının çelişkili olması da kafalarda soru işaretleri uyandırmaktadır.
  • İstihbaratın Genelkurmay ve MİT tarafından saat 18.00 de değerlendirilmesi ve ciddiye alınması üzerine, ihbar hava yoluyla yapılacak bir saldırı içermesine rağmen Hava Kuvvetleri Komutanı’nın haberdar edilmemesi, Komutan’ın düğüne giderek programına devam etmesinin nedeni, Komisyon’a sunulan belgelerde yer almamaktadır. Aynı şekilde Akar’ın “Bilginin geldiği makam itibarıyla ciddiye aldık. Ben, Yaşar Paşa ve Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ile acilen alınacak tedbirleri tartışmaya başladık.” sözleriyle ihbarın ciddiyetinde fikir birliğine vardıkları anlaşılmaktadır. Buna rağmen MİT Müsteşarı da programını bozmayarak saat 20.30’da MİT Karargahı’nda Suriye Ulusal Koalisyonu eski Başkanı Muaz Hatip ile görüşmek için Genelkurmay’dan ayrılmıştır. Böyle üst düzey ve ciddi bir görüşmenin ardından, MİT Müsteşarı’nın programında değişiklik yapmaması da izaha muhtaçtır. Aynı şekilde ihbarın ciddi olduğunu değerlendiren Genelkurmay Başkanı’nın her şeyden önce kendi güvenliğini de hesaba katması gerekirken, makamında subaylar tarafından gözaltına alınması da açıklanması gereken önemli bir noktadır.
  • Bu çelişki ve boşluklar, bizi gerek Genelkurmay Başkanı’nın, gerekse MİT Müsteşarı’nın darbe gecesindeki konumunu yeniden düşünmeye sevk etmektedir. Keza operasyonla kurtarıldığı açıklanan Akar’ın başarısız olduklarını anlayan darbecilerin Akıncılar Üssü’nde bulunan bir helikopteri vermesiyle Çankaya Köşkü’ne gittiği anlaşılmıştır. Akar’ın Dişli’nin ateş edilmesin diye helikoptere bindiğini söylemesi, Dişli’nin helikopterde telefon görüşmeleri yapmış olması pazarlık ve müzakereler sonucu darbe girişiminin farklı bir yöne evrildiği yönünde bir emare olarak değerlendirilebilir.
  • Genelkurmay Başkanlığı ve Akıncı Üssü’nün güvenlik kameralarının görüntüleri ne kamuoyuyla ne de komisyonla paylaşılmıştır. 
  • Hem Erdoğan, hem de Yıldırım, darbe girişiminin başladığı 21.30’dan sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ulaşamadıklarını ifade etmişlerdir. Bunun nedeni de hala belirsizdir.
  • :Gerek Mehmet Şanver ve Abidin Ünal’ın ifadelerinde yer alan konuşmalarda gerekse Akın Öztürk’ün ifadelerinde, Genelkurmay Başkanı’nın her yere gönderdiği söylenen uçuş yasağı emrinden bahsetmemişlerdir. Şanver, dönemin İçişleri Bakanı Ala’nın uçağını hedef alan iki uçağın kalkışına engel olduğunu ifade etmiştir. Şanver’in bir telefonla engel olabildiği uçak kalkışına Genelkurmay Başkanı’nın emrinin yeterli olmaması da açıklamaya muhtaçtır.
  • Darbe girişimine katılan ve cemaatçi olmayan askerlerin siyasi aidiyetleri de ele alınmamıştır. Darbe girişiminin bir ittifak neticesinde gerçekleşmiş olduğu fikri Komisyon çalışmalarında da ciddiyetle değerlendirilmemiştir.
  • Sonuç olarak, darbe komisyonunun çalışmalarının sonucunda açıklanan rapor, kafalardaki soru işaretlerini silmekten çok uzaktır. Komisyon çalışmaları darbe sürecinin aydınlatılması veya darbe girişimlerinin engellenmesi amacından sapmış, hakikatlerin AKP’nin darbe girişimine ilişkin tezini güçlendirecek şekilde eğilip bükülmesiyle sonuçlanmıştır. Darbe girişimi karanlıkta kaldığı gibi, darbenin bastırılması için ilan edilen OHAL’le, dengi ancak bir darbeyle mümkün olabilecek hukuksuzluklar alelade bir hal almıştır.
  • Komisyon çalışmaları, olguların tüm berraklığıyla ortaya çıkarılması gereken bir platform gibi değil, AKP’li üyelerin kendi görüşlerini gerçekmiş gibi ileri sürebileceği bir platform gibi devam etmiştir. Örneğin 1970’lerden bugüne Fethullah Gülen Cemaatinin farklı siyasi iktidarlardan destek aldığı vurgulanmışsa da, darbenin 14 yıldır iktidarda olan AKP döneminde gerçekleştiği ve bu süreçte örgütün hangi yollarla palazlandığı es geçilmiştir.
  • Bu durum, AKP’nin aklanması, sorumluluğunun tümüyle örtbas edilmesi ve sorumluluğun yükünü başkalarının sırtına yükleme, başka ‘suç ortakları’ yaratma çabasıyla devam etmiş, bunun sonucunda komisyon çalışmaları sulandırılmıştır. Bu tavır komisyonun raporuna da yansımıştır.

mhpnin_darbe_komisyonunun_raporuna_dustugu_muhalefet_serhi1262017659

MHP’nin muhalefet şerhinden en önemli bölüm:

  • MİT Müsteşarı Hakan FİDAN ve Genel Kurmay Başkanı Hulisi AKAR’ın bütün ısrarlarımıza rağmen komisyona çağırılmaması sebebiyle darbe girişiminin yaşandığı gün veya öncesinde devletin herhangi bir birimine veya üst düzey yöneticisine bir ihbarın gelip gelmediğine bile netlik kazandırılamamıştır. O gece karanlıkta kalmıştır. Tarafımızdan Sn. Akar ve Sn. Fidan’ın Komisyona davet edilmesi noktasında önerge ile başvuruda bulunulmuştur. Komisyon Başkanı tarafından önerimizin değerlendirildiği ifade edilmiştir. Komisyon Başkanının bu iki önemli isme davet göndermediğini 30.05.2017 tarihinde televizyon kanallarına verdiği bir röportajında öğrendik!

Screen Shot 2017-06-12 at 22.23.25

Bunlara bugün, Brüksel’de AB çevrelerine bilgi notları aktaran bağımsız analiz sitesi Vocal Europe’ta, NATO ülkelerine iltica etmiş albay rütbesindeki beş TSK mensubunun kapsamlı bir mülakatta söylediklerini de ekleyelim ki, darbenin daha ne kadar soru kaldıracağı anlaşılsın.

ArtıHaber’de yayınlanan detaylara göre, bu beş subay şu iddiaları ve görüşleri ortaya atıyor:

  • “Devletin Kürt sorununun çözümünde yaptığı hatalar nedeniyle birçok insan hayatını kaybetti. 15 Temmuz sonrasında görevden alınan birçok general ve subay Kürt sorununun çözümünde liberal fikirlere sahipti ve Kürt sorununun silahla, askeri yöntemlerle değil demokratik yöntemlerle çözülmesi gerektiğini düşünüyorlardı.”
  • “Hatırladığım bir olayda, şu anda cezaevinde ve işkence altında olan bir general Sur’daki bombardımanda birçok sivil insanın hayatını kaybettiğini görmüş ve bombardımanların durdurulması gerektiğini söylemişti. Bugeneral tasfiye edildi. Maalesef daha sonra Erdoğan’a yakın generaller, Diyarbakır ve Şırnak’taki operasyonların komutasını ele aldılar.”
  • Genelkurmay Başkanlığı, TSK’nın sadece yüzde 1.5’inin darbeye katıldığını, bunları çoğunluğunun da erler olduğunu açıklamıştı. Yani iddia edilenlerle gerçekte ne olduğu arasında büyük bir boşluk var.
  • Bizler TSK’nın darbe şokundan çıkarılması konusunda herhangi bir çaba görmüyoruz. Tersine 15 Temmuz’un hemen sonrasında TSK kuvvet komutanları sevitesinde çok önemli değişiklikler oldu. Artık camide Cumhurbaşkanı’nın yanıbaşında namaz kılan bir Genelkurmay Başkanı var. Böylesi TSK tarihinde asla yaşanmamıştı.
  • (TSK içinde) 2005’e kadar, ‘uygun olmayan’ kişilerin tespitine olanak veren mekanizmalar vardı… İlginçtir, bu sürece 2007 başında son veren kişi bizzat Erdoğan’dır.
  • TSK içinde farklı fraksiyon yandaşlarının sayısının ne olduğu bilinemez. Böyle bir tasnif sistemi yoktur. Bana sorarsanız, eğer TSK içinde Gülenistler var ise bunlar alt rütbelerdedir. çünkü Erdoğan istihdam sürecine 2007’de mğdahale etmiştir. bence üst rütbeli subaylar ve generaller arasında Gülenistler yoktur.
  • “Darbe girişimi sonrasında birçok değişiklik meydana geldiği için Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir risk altındadır. Büyük bir siyasallaşma riski var ve bu, Türk ordusunun uzun vadede karşı karşıya kalacağı önemli bir risktir.”
  • “Türk hükümeti, 15 Temmuz’dan sadece birkaç hafta sonra ‘Biz güçlü bir orduyuz’ diyerek Suriye’ye müdahale etti. Bu aslında halka güçlü olduğunu göstermek isteyenlerin oluşturmak istediği bir algıydı. Sonuçta çok sayıda asker kaybı oldu. Askeri araç, gereç ve teçhizatlar da başka grupların eline geçti. Fırat Kalkanı adlı operasyon Erdoğan yanlısı medyada büyük bir başarı olarak gösterildi. Oysa Erdoğan’ın generalleri stratejik bir bağlam ve operasyonel planlama olmadan operasyona komuta etti. Sonunda ortaya bir karmaşa çıktı. Türk Ordusu şimdi bazı uzuvlarını kaybetmiş bir vücut gibidir. Vücut canlı olabilir ancak tüm canlılık fonksiyonlarını yerine getirebilecek durumda değil. Sadece yürüyen bir ölüdür.”

darbbe

Yeterince uzadı, ama bugün darbe ‘sorunsalı’na eklenen yeni unsurlar bunlar. Aslına bakarsanız ortaya atılan her soru, her tespit, 15 Temmuz gecesi olanlara dair son derece karmaşık mevcut tabloyu daha da bulandırıyor.

Bu açıklamalara bakıldığında, ve – dikkat buyrun – sadece bu son verilere dayalı olarak, an itibarıyla güç kazanan tez bellidir:

Bu kalkışmanın gelmekte olduğu gayet aşikardı, her tarafıyla bas bas bağıran bir darbe ta 2016 başından beri ‘mayalanıyordu’ ve karşısında ‘gözünü karartmış’ duran iktidar, özellikle de Saray’daki ‘üst akıl’, kılcal hesaplarla bu kalkışmayı sadece savuşturmakla kalmayıp anında bir karşı darbeye çevirmenin son derece kolay olduğunu anladı.

Anamuhalefet alıklığın zirvesindeydi. Kürt Siyasi Hareketi hem kırıma uğramış, hem de anti-Kürt duygular algı mühendisliği ile hallolunmuştu.

Saray için karşı darbenin en kolay boyutu, kamuoyu araştırmalarda en sevilmeyen kişiler listesinde Öcalan ile yarışan Gülen’in ‘öncelikli düşman’ ilan edilmesiydi.

Saray, laik ve dindar kitlelerin ‘nefret ortak paydası’ olarak PKK’nın yanına FETÖ’yü yeni bir kavram olarak ekledi ve…

Hamakat ürünü tezahüratlar, ‘oh olsun, kahrolsun, beter olsun!’ sesleri eşliğinde…

Gerisi tereyağından kıl çeker gibi geldi.

Güçlenen işte bu tez.

Durun, daha bitmedi.

Daha çook soru var.

Bilmiyoruz, belki başka bir sonuca da ulaşabiliriz.

 

 

 

AKP, CHP, Darbe, OHAL, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AİHM karar aşamasında: Onbinlerce KHK mağduru için umut ışığı yanabilecek mi?

Bugün, OHAL marifetiyle işinden gücünden edilen, keyfi uygulamalarla hayatı karartılan onbinlerce TC yurttaşı için kritik bir gün.

Şöyle açıklayalım:

OHAL destekli kadro tasfiyelerinin kapsamıyla ilgili son verileri en son Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dan almıştık.

Bakanın bir ay kadar önce yaptığı açıklamalara göre yaklaşık 150 bin kişi hakkında paılan işlemler sonucunda kamudan ihraç edildi. Bunların yaklaşık 50 bini tutuklu.

Hukuk düzenini askıya alarak Türkiye’ye 20 Temmuz 2016’dan itibaren bir ‘kararname rejimi’ni transfer eden keyfi OHAL uygulamalarının son 11 ay içinde bu sayının çok üzerinde yurttaşı muazzam bir umutsuzluğa, işsizliğe, açlığa ve öfkeye sürüklediği bir gerçek. Yerlerinden edilen yarım milyona yakın Kürt de bu sayıya eklenince, kaba hesaplara göre, Türkiye’de birinci dereceden mağdur olan yurttaş sayısı 2.5 ile 3 milyon dolayında.

En çok Gülmen-Özakça ikilisinin ‘işimi geri istiyorum’ eylemi ile başlayıp açlık grevine ve cezaevine konmalarıyla gündemde görünür hale gelen bu mağduriyet, önceleri bir şaşkınlık evresinden geçmişti. Bu muazzam kapsamlı idari tasarrufa karşı OHAL mevzuatı itiraz mekanizmalarını adeta felç etmiş; temel hakları yok edici bir emrivakiyle, insanları çaresizliğe sürüklemişti.

Beni en çok şaşırtan, bu onbinlerce kişinin, sonuç alınmayacağı bilinse bile, en azından bir ‘sivil hak arama’ daklgası olarak, Kamu Denetmenliği adlı adı var kendi yok makama o onbinlerce başvuru dosyasını yığmalarıydı. Bunu yapmadılar. Yapsalardı, AB’ye göstermelik yaranma adına kurulmuş pek çok başka kurum gibi bu makamın da kofluğu, iktidara bağımlılığı cümle aleme ilan edilmiş olacaktı, en azından.

Her neyse, bu çaresiz mağdur kitleler baktılar tüm yollar kapalı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Konseyi’nin yolunu tuttular. Ankara-Strasbourg arası trafik bu yüzden sıkıştı, sıkıntı büyüdü, ve yine pek bir göstermelik olarak Bozdağ’ın bakanlığı, bu yılın başlarında, şikayetlerin ele alınacağı bir komisyonu ilk adres olarak oluşturma kararı aldı.

Göstermelik veya oyalamaca olduğu da pek bir sırıttı; aslında topu topu birkaç saatlik iş olan komisyonu kurma ve isimleri belirleme meselesi bugüne kadar sürüncemede kaldı veya tutuldu.

Meslektaşım Serpil Çevikcan’ın Milliyet’te yazdığına göre, son durum şu merkezde:

”23 Ocak’ta yayımlanan KHK ile kuruluşu düzenlenen komisyon bir türlü faaliyete geçmedi. Şubat ayında hükümetten gelen, “1-2 haftaya kadar faaliyete başlar” açıklamalarına rağmen komisyon kurulamadı. Kulislerde, bunun teknik bir eksiklikten kaynaklandığı konuşuldu. Üyeleri belirlemenin de zaman aldığı ifade edildi. Sonrasında çıkarılan KHK’yla, mahkemelere ve kurumlara yapılan bütün başvuruların komisyona yapılmış sayılacağı düzenlemesi getirildi.
16 Mayıs’ta ise Başbakan Binali Yıldırım, komisyonun üyelerinin belirlendiğini açıkladı. Bu açıklamanın üzerinden de epey zaman geçmesine rağmen komisyon henüz faaliyete başlamadı.
Genel endişe, kurulması geciken ve OHAL işlemlerine karşı tek itiraz merci olan komisyonun 200 bine yaklaşan idari işlemi incelemesinin yılları bulabileceği yönünde.

Komisyonun, aynı konularda pilot kararlar alarak değil, başvuruları tek tek değerlendirerek hüküm kuracağı ifade ediliyor.

Komisyon üyelerine bağlı geniş bir uzmanlar ekibinin dosyalarla ilgili değerlendirmeler yapacağı da belirtiliyor.

İhraç edilenler artık bir biçimde haklarında karar çıkmasını istiyor. Zira yargı yolu, ancak komisyonun başvuruya olumsuz yanıt vermesiyle açılabiliyor. Komisyonun çalışmaya başlaması, FETÖ ile mücadele konusunda önemli bir alan oluşturacak. Yargıyı rahatlatacak, hükümete yönelik eleştirilerin önünü kesecek. Komisyonun bir an önce çalışmalarına başlaması, hızlı ve adil kararlara imza atması büyük önem taşıyor.”

Manzara bu.

Aslına bakarsanız, 15 Temmuz sonrasında darbe kalkışmasını yapan kadroya odaklanmak ve suçluları etkin ve hızlı bir şekilde yargı önüne çıkarmak yerine boyunun kat be kat üstünde, üstelik hukuksal boyutu son derece tartışmalı işlere kalkışarak herşeyi eline ayağına dolayan, devletin içini boşaltan, kalanları korkuya veya sürmenaja sürükleyen hükümetin bu acıklı hali, mağdurlar açısından tam bir ‘ölme eşeğim ölme’ durumu.

Aynen öyle.

Maalesef.

Bana sorarsanız, mevcut koşullarda ve ‘tek adam’ konjonktürü içinde bu haklı ‘hak arayış’ın sonuç vermesi birkaç nesil dahi sürebilir.

manisa

Öte yandan…

Öyle anlaşılıyor ki, Komisyon’un yılan hikayesine dönmesi ve de beklentilerin artması nedeniyle, Strasbourg’daki AİHM, bugün bu konuda önemli bir karar verecek.

AİHM süreçlerini izleyen hukukçu ve akademisyen Kerem Altıparmak‘ın yazdıklarına bakalım, çünkü aranan cevaplar onun değerlendirmelerinde gizli.

‘Üç olasılık ver’ diyor Altıparmak ve tane tane anlatıyor:

”AİHM Basın Bülteniyle pazartesi günü Köksal/Türkiye davasında karar açıklayacağını bildirdi. Bu, KHK ile ihraç edilen onbinlerce insanı ilgilendiren önemli bir haber. Bu bilgiyi paylaşınca, kararın ne yönde olacağını soranlar oldu. Ben müneccim değilim ama, yine de bu konuda bir tahminde bulunabilirim.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınınca, 2014 yılında Türkiye’ye ilişkin Mahkemede bir yargısal formasyona yollanan başvuru sayısı 1.584’e kadar düştü. Böyle olunca Türkiye aleyhine derdest olan dosya sayısı 2015 yılı sonu itibariyle çoğu eski başvurulardan oluşan 8.450ye düşmüştü. Türkiye’nin toplamdaki dava yüzdesi de %13’e.

Ancak 15 Temmuz sonrası her şeyi değiştirdi.

Bir kere, AİHM’in yıllarca uğraşıp erittiği iş yükü tekrar ters bir trende girdi.

En alt noktada 64.850 olan başvuru sayısı, 2016 sonunda 79.750’ye yükseldi.

30 Nisan 2017’de ise bu sayı 93.150ye dayandı.

Kalan 8 ay aynı hızla devam ederse, yıl sonunda 120 binleri konuşmamız olası.

20 yıla yaklaşan reformla elde edilenin bir sene içinde uçup gitmesi demek bu.

Tabii ki burada da başrol Türkiye’nin.

15 Temmuz sonrasında bir önceki sene 8.450 olan başvuru sayısı, 12.575’e çıktı.

2016 yılında bir yargısal merciye tevdi edilen başvuru sayısı 8.308 ki, bunun ne büyük bir sayı olduğunu 2014’deki 1.584 sayısına bakarak kestirebilirsiniz.

Yıl sonunda Türkiye %15.8 ile ikinciliğe tırmanmıştı.

Ama OHAL KHKlerinin yarattığı tahribatın gerçek yüzü asıl 2017’de ortaya çıktı.

30 Nisan 2017’de Türkiye aleyhine yapılan başvuruların sayısı 23.000’e Türkiye’nin toplam başvurulardaki yüzdesi de %24,7’ye çıktı.

Bu, AİHM’e her ay yaklaşık 2.500 başvurunun yapıldığı anlamını taşıyor.

Aynı trend devam ederse, yıl sonunda Türkiye aleyhine 43.000 başvuru olacak.

Peki, bunları anladık da, AİHM bugün bu insanlar için ne yapabilir?

işim

”AİHM’in bu 43 bin davaya bakamayacağı kesin” diyor Altıparmak ve açıklıyor:

”Durumu şuna benzetebiliriz. Bir rafineride yangın var ve sadece bir itfaiye aracıyla bunu söndürmeye gelmişler. İtfaiye şefi, kapısına gelenlere siz içeri gidin söndürmeye çalışın, söndüremezseniz o zamana kadar biz takviye alırız diyecek mi? Takviye geldiğinde içeride bir çok kişi can vermiş olacak çünkü.

AİHM, bir itfaiye aracı olarak üç karar verebilir pazartesi…”

Nedir bu üç karar olasılığı?

Altıparmak:

  • OHAL Komisyonu etkili yoldur, gidin tüketin diyebilir. Böylece 2017 yılı sonunda yayınlayacağı istatistikler yine makul seviyelere çekilir. Rafineride yanan da yanar. Çünkü bunun olması demek uzunca bir süre AİHM’in bu davalara bakmayacağı anlamına gelir.
  • AİHM bir karar verir ve Komisyonun insan hakları standardına uygun olmadığına, yeniden eksikliklerin giderilerek düzenlenmesine karar verebilir. Bu esasa ilişkin de bir karar olacağı için hükümetin görüşünün sunulması gerekir ki ben böyle bir gelişmeden haberdar değilim. Belki olmuştur ama sanmıyorum.
  • Komisyonun çalışmasına kadar bu konuda karar verilmeyeceği, başvuruların da o sırada bekletileceği yönünde bir karar verebilir. Esasa ilişkin bir şey söylemeyeceği için bunun etkisi sınırlı kalır ama kapı da tamamen kapatılmamış olur.

”Ben birinci olasılığın en yüksek, ikincinin ise en düşük olduğunu tahmin ediyorum. Üçüncü ihtimal ise plase’ diye yazıyor Altıparmak ve değerlendirmesini şöyle noktalıyor:

Şüphesiz Türkiye’den bu kadar dava gitmesinin bir nedeni var. Türkiye’de hukuk güvencesi ortadan kalktığı için insanlar AİHM kapısına yığıldılar.

Bu çöküşü başta Avrupa Konseyi’nin tüm birimleri olmak üzere tüm bağımsız gözlemciler kabul ediyor. Bu çöküşe ilişkin hiçbir şey yapmadan, o güvencesizliğe insanları geri göndermenin anlamı olsa olsa şu soruda aranabilir:

Mahkeme AİHM’i kurtarıp, insan haklarından vazgeçecek mi? Yani bir Pirus Zaferine imza atacak mı?

Umarım yanılıyorumdur ama büyük ihtimalle bunu yapacak.

Eğer bunu yaparsa Köksal kararı, insan hakları koruma mekanizmasının çöküşünün sembollerinden biri olarak kayıtlara geçirilebilir.

Yanılmayı çok istiyorum, şaşırt beni AİHM!”

Karamsarlık gibi gelebilir, ama Altıparmak’ın çizdiği çerçeve gerçekçidir.

Şimdi AİHM kararını bekleyeceğiz.

Çıkacak AİHM kararına göre, ana muhalefet partisi CHP’nin korkmadan, ayrım yapmadan, evelemeden gevelemeden bu muazzam mağdur kitleye insanca bir yaşam vaadiyle yeni bir seçim programı sunup sunmayacağını göreceğiz.

Şu bilinmeli ki, bu mağduriyet meşru siyasette bir karşılık bulmazsa, maalesef Türkiye’yi sert bir radikalleşme süreci tehdit altına alacak, istikrar sadece uzak bir hayal olarak ufukta bir görünüp bir kaybolacaktır.

 

AB, AKP, Erdoğan, OHAL, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İçtüzük mü acil, OHAL’in kalkması mı?

”Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar, günbegün raporlarını alıyorum, ne oluyor, ne bitiyor takip ediyorum.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Özel Harekat Daire Başkanlığı’nda düzenlenen İç Güvenlik Birimleri İftar Programı’nda konuşuyor.

Konuşmanın her kelimesinden öfke fışkırıyor.

Ve sözü darbe davalarına getirip söylemi zirveye taşıyor:

”Bu eli kanlı katillerin hiçbiri de kendilerini bekleyen acı akıbetten kurtulamayacaklardır… Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir.”

Adının barışla özdeş olduğu söylenen dinin kutsal ayında, oruç açma ardından verilen mesaj bu.

Bu, veren için yeni değil. Badireler silsilesini atlatan ve en son olarak da 16 Nisan’dan muzaffer çıktığına özgüveni tam olan Erdoğan, bu sözlerle başsavcılık kadar başyargıçlığın da artık şahsında toplandığını, bir türlü anlamak istemeyen cümle aleme bir kez daha ilan etmiş oluyor.

Kabile hukuku mu?

Siyasi otoritenin söylem arşivinde yeni bir aşamayı işaret eden bu konuşmada, dikkat edilirse, cezalarını çektikten sonra ‘çıkan olursa’ deniyor, ve cezasını çekene ilaveten bir ceza dalgası için açık çağrı yapılıyor.

Ortaçağ kabilelerinde sınırları mantıkla çizilmiş bir adalet anlayışı vardı.

Konuşmanın ertesinde, HDP’nin hukukçu kimlikli milletvekili Filiz Kerestecioğlu bazı partili arkadaşlarıyla beraber, Türkiye’de üst hukuku temsil etmesi gereken ve beklenen Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde konuşuyor. Aralarında eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu HDP’li milletvekilleri tutuklanalı 217 gün, yani neredeyse yedi ay olmuş.

HDP, tutukluluk halinin kaldırılması amacıyla AYM’ye başvuralı 203 gün geçmiş. AYM’den tık yok.

”Dün hukukun ciddi bir şekilde ayaklar altına alındığı, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın açıklamalarını duyduk” diyor Kerestecioğlu.

”Hepsi suç oluşturan açıklamalardı. Milletvekillerimize terörist demek, Gülen yargılamalarında tutuklu insanlar için “cezalarını çekseler bile çıktıklarında halkımız cezalarını verecek” demek yargının yerine geçmektir. Gerçekten hukuk olsaydı savcıların harekete geçmesi gerekirdi. Biz işletilmek istenen bu hukuku reddediyoruz ve hakimleri savcıları cesaretle davranmaya, vekillerimizi serbest bırakmaya çağırıyoruz.

HDP Milletvekili Mithat Sancar, ”Eğer hukuk ayaklar altına alınırsa, ülke ve sistem kör bir kuyuya dönüşür. Hatta acımasız bir girdapla herkesin canını acıtır. En fazla zarar görecek olan da bu kuyunun körleşmesine sebep olanlar olacaktır. Hakimler biat ettikçe ülkedeki karanlığı da kör kuyuyu da daha derinleştirirler” diye ekliyor.

Hukuksuzluk iyice bir kör kuyuya dönüştü. Şimdi duyduklarımız, bu kör kuyuda yankılanan hak arayış sesleri.

deniz

‘Başsavcı-başyargıç’ konumuna yerleştiği yerden her seslenişinde yargıyı daha da etkisizleştiren Erdoğan’a kuyudan seslenenlerden biri de meslektaşımız Deniz Yücel.

Malumunuz, damadı Enerji Bakanı’nın mail hesabının hacklenmesi ardından tutuklanan, çifte vatandaş Die Welt muhabiri ile ilgili hükmünü baştan ilan etmişti Erdoğan.

Yücel’in Almanya’ya iade edilmesine ilişkin olarak, “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla!” diye kestirip atmış; Atilla Taş ve Murat Aksoy’un da aralarında bulunduğu bir gazeteci grubunun tahliyesine karar verdiğine bin pişman edilen yargıçlara yeni korkular salarak, gazeteci tahliyelerini hukuksal bir olasılık olarak düşünmek isteyen ne kadar yargı mensubu varsa ‘bunu aklınıza dahi getirmeyin’ mesajını yeterince net olarak iletmişti.

Ama Yücel muktedirden gelen bu meydan okumaları cevapsız bırakmaya niyetli değil.

‘Örgüt propagandası yapmak’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlamalarıyla tutuklu bulunan Yücel, Cumhuriyet yazarı Aydın Engin’in bugün köşesinde yayınlanan mektubunda Erdoğan’a seslenirken şunları söylüyor.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, geçen hafta Brüksel’deki NATO zirvesi dönüşünde uçağında bulunan gazetecilere Şansölye Merkel ile gerçekleştirdiği görüşmeden söz etmiş.

 Merkel’in benim serbest bırakılmamı talep etmesi üzerine Erdoğan Hürriyet’teki habere göre şöyle demiş:

“Kendilerine ‘Sizde çok Deniz var, ben size bunların dosyalarını da verdim’ diye hatırlattım.”

 Çok ilginç bir yanıt.

 Acaba Almanya’da her iki ülkenin vatandaşı olup Türkiye medyasında çalışan ve hapsedilen kaç tane gazeteci var? Üstelik sadece haberleri ve köşe yazıları yüzünden tutuklanan? Zamanaşımına uğramış yazılar “suç” sayılarak, yanlış çeviriler esas alınarak cezaevine gönderilen, orada tecrit altında tutulan? Ortada bir iddianame bile yokken Alman Devleti’nin en tepesindeki kişi tarafından “ajan” ve “terörist” ilan edilen kaç Türk gazeteci var?

Yok tabii ki.

Bu açıklama ancak şöyle bir mantığa dayanabilir: 

“Karşı taraf, benim salıverilmemi istiyor. Bu taraf ise, Türkiye’de aranıp Almanya’ya sığınan bazı kişilerin iadelerini istiyor. Bu iş ancak takasla olur.” 

Böylesi bir hesap, benim 100 günü aşkın bir süredir rehin tutulduğumu gösterir.

Fakat bu hesap tutmaz.

Darbecileri, görevlerini kötüye kullanan savcı ve hâkimleri savunacak değilim. Ama benim o kişilerle hiçbir benzerliğim yok. Ben, die Welt gazetesinin Türkiye temsilciliğini sürdürdüğüm bu iki sene boyunca sadece ve sadece gazetecilik yaptım. Mesela 15 Temmuz gecesi dışarıya çıkan çok az sayıda yabancı basın mensuplarından biriydim. Cumhurbaşkanı sabaha karşı Atatürk Havalimanı’nda halka seslendiğinde aramızda iki, üç metre mesafe vardı.

Hakkımda yakalama kararı çıktığını teyit ettikten sonra kaçmadım; aksine kendi irademle ifade vermeye gittim ve tutuklandım. Ondan sonra ne kendim “iade” talebinde bulundum ne de benim adıma bir başkası… Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak başka bir ülkeye “iade” edilmem ne hukuken mümkündür ne de ben bunu isterim.

Talep ettiğim yegâne şey, adil bir şekilde yargılanmaktır.

Yani başta Basın Kanunu olmak üzere mevcut kanunlara ve anayasaya uygun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve evrensel hukuk ilkelerinin dikkate alındığı bir yargılanma. Ve bu talebin bir parçası olarak -ve yine Türk hukuk mevzuatına uygun şekilde- tutuksuz yargılanmaktır. Bu koşullarda gerçekleşecek bir yargılanmada beraat edeceğimden adım gibi eminim.

Kısacası: Cumhurbaşkanı, daha önceki bir açıklamasında “iade edilmeyeceğimi” söylerken haklıydı, ama bu sefer yanılmaktadır. Almanya’da bu anlamda “çok Deniz” yoktur; uzaktan yakından benzer konumda olan kimsecik yoktur.

Ama Türkiye’de Ahmet Şık’tan Tunca Öğreten’e, Kadri Gürsel’den Mahir Kanaat’a, Şahin Alpay’dan İnan Kızılkaya’ya, Barbaros Muratoğlu’ndan Bünyamin Köseli’ye, Meşale Tolu’dan son olarak aramıza katılan Mediha Olgun’a kadar hepsinin ismini sayamayacağım kadar çoktur.”

Cezaevinden yazılan bu yazı bile, tek başına, Türkiye gibi 70 milyon nüfuslu, Cumhuriyet öncesi tarihinin gerilerinden başlayarak dağarcığına istibdatla mücadele konusunda tonlarca tecrübe doldurmuş bir gelenekle beslenmiş bir ülkede, bütün iktidarı şahsında topladığını sanan kişinin tek tek her biri demir leblebi olan aydınlarla baş etmesinin hiç mi hiç kolay olmayacağını göstermeye yeter.

Bunu biliyorduk ve biliyoruz. Ama hazin olan, Yücel ve onun gibi yurttaşlık hakları gün gün yenmekte olan onbinlerce kişinin, yanında, arkasına AYM gibi bir yapıyı bulamaması; mücadelesini tek başına vermek zorunda bırakılmasıdır

AYM nerede?

Sesi ne zaman çıkacak?

Çıkacak mı?

Çıkmayacaksa onu bilmek dahi en azından bir hak talebine cevap sayılabilir.

O noktaya gelindi çünkü.

OHAL’i kendi kafasına sıkmış mıdır AYM?

Aldığı bazı kararlarla Anayasal düzeni dahi lağvedilmiş saymamış mıdır?

Ne kadar korkunç bir karabasanın içinde bu millet, görüyoruz.

İntikam ve linç kültürünün ucube bir hukuk normuna dönüşmesi.

Dişe diş, göze göz.

Rehine takası.

Bu durumdan çıkış hala mümkün mü?

Cevabı hızla zorlaşıyor, ama bir ipucu TBMM Başkanı’nın ‘yeni bir katakulli’ anlamına gelen ‘içtüzük müzakereleri’ için parti liderlerine çağrısının CHP ve HDP tarafından reddedilmesinde yatıyor. CHP liderinin red gerekçesini OHAL’in sürmesiyle bağlantılandırması da anamuhalefette hala bir akıl ve hayat işareti olduğunu gösteriyor.

Ancak, bu da uzun sürmedi.

Kahraman’ın çağrısına CHP ve HDP’nin – MHP AKP müttefiği olduğu için ayrı kategoride – grup başkanvekilleri seviyesinde katılması dahi, emin olun, 16 Nisan’da olanca gğücüyle Hayır demiş olan seçmenin büyük bir bölümünde, ‘kirli oyuna bir kez daha alet olma’ duygusu yaratmaya ve siyasete olan küskünlüğün artmasına yetecektir.

Tamamen Saray yörüngesinde hareket eden ve bunu saklamayan Kahraman’ın çağrısı neyle ilgilidir?

16 Nisan anayasa değişikliği ardından gerekli olduğu bilinen, daha önemlisi ‘faşizme tam geçişi’ sağlayacak olan uyum yasaları ve düzenlemeleri ile.

CHP ve HDP cevap vermelidir.

16 Nisan sonucu meşru mudur?

En son 32 saygın akademisyenin ‘değildir’ diyen raporunu bu köşede yayınlamış ve yorumlamıştım.

CHP de, HDP de zaten kaç zamandır bunu söylemedi mi?

O halde, bu iki parti, meşru olmadığını söyledikleri bir halkoylamasının devamına destek nitelikli süreçlere katılarak, sonucu neden hala meşrulaştırmaya çalışıyor?

Soruyorum:

Boykot da meşru bir siyaset yöntemi değil midir?

Meşruiyeti olmayan bir iktidar formatını dayatmaya çalışan bir kadroyu, şaibeli yöntemleri ile başbaşa, yapayalnız bırakmak, arzu edilen demokrasi cephesinin şansını artırır mı, azaltır mı?

OHAL’in bir an önce kaldırılması talebi, daha doğrusu koşulu, bu iki parti için, adaletsiz kalmış bir toplum adına demokrasi kavgası için bir asgari müşterek değil midir?

Bilemem.

CHP de, HDP de, Kahraman’ın karşısında dizileceğine, oturup biraz düşünsün.

Siyaseti üretecek olanlar onlar.

Ey muhalefet.

Bakın, meslektaşımız Oğuz Güven’e bugün doğum gününde açıklanan iddianame ile ‘kabile hukuku’nun nasıl dibe vurduğu bilmemkaçıncı kez tescillendi.

‘Kamyon biçti’ ifadesi içinde geçen – üstelik 55 saniye yayında kalan – bir başlık nedeniyle Oğuz’un doğum günü hediyesi 2 buçuk yıldan 10 buçuk yıla kadar hapis cezası talebi oldu.

Milyonlarca insanın hayatını altüst eden bu tür saçmalıklar silsilesi, içtüzük katakullisinden daha mı önemsiz?

Soruyorum.

 

AKP, Erdoğan, medya, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Emekli albayın itirafı: Bütün kurumlara bildirdiğimiz o isimler darbeye katıldı!

15 Temmuz Darbe Girişimi davaları ile ilgili Türkiye basınında çıkan kimi yazıları gördükçe inanın içim kararıyor.

Ardından bir acıma hissi.

Sürü psikolojisi, toplu cinnet ve cadı avına bin yıldır alışkınız, şimdi neredeyse yüzde 95’i Saray’a eklemlenmiş medyanın sözümona değerlendirmelerinin neyi amaçladığı da belli, ama içimi en çok burkan, kendisini amiral gemisi vs zanneden gazetelerdeki utanç verici yazılar.

Bir zamanlar Ergenekon ve Balyoz gibi bazı kilit davalarda yargılanan subayları topyekun masum ilan etmek için davaların sonucunu beklemeye gerek görmeden ortalığı velveleye verenler, şimdi 15 Temmuz davalarında tam tersine soyunmuş vaziyetteler.

Onlara göre bir zamanlar kuru yaş nasıl farketmedi ise, Ergenekon ve Balyoz nasıl tamamen ‘hayal ürünü’ idiyse, şimdi de herşey gerçek ve hiçbir kuru-yaş ayrımı yok, hepsi FETÖ’cü ve suçlu.

O zamanın iddianameleri nasıl ‘maksatlı’ ise, bu iddianamelerin hepsi maşallah taş gibi.

Aynen yandaş medyanın muhbir ve cadı avcısı tetikçileri gibi bu kez de bu arkadaşlar savcı ve yargıçların icraatını dahi beklemeden, bir iddiayı halka mutlak gerçek gibi yutturmak için canla başla çalışıyorlar:

”Bu darbe baştan aşağı FETÖ denen bir yapının ve bu yapının başındaki adamın eseridir. Gerisini ne sorgulamaya gerek vardır ne de tartışmaya. Konu kapanmıştır.”

Bu arkadaşlara göre Ergenekon ve Balyoz zamanlarında yargı ne kadar ‘infiltre’, ne kadar kirli ve kötü niyetli idiyse, şimdi herşey pir-ü pak, gayet profesyonel, adil ve adalet odaklı.

Suçlular zaten belli (!) ve sonuç zaten kamu vicdanını tatmin edecek.

Utanmadan bir zamanlar ayıpladıkları şeylerin aynısını tersten iddialarla yapıyorlar.

O zamanlar darbe planları ve kumpaslarla ilgili iddialar peşpeşe ortaya atıldığında kimbilir kaç kez döne döne özetle şu fikri işlemiştim:

Ey ahali, ortada çok ciddi şüpheler var, bu nedenle tutuklanan çok sayıda üst rütbeli subay var, ama öbür yanda Ergenekon’un Balyoz’un savcılığını üstlenmiş bir siyasi otorite de var, onun karşısında avukatlığını üstlenmiş bir muhalefet lideri var, ve de bu davalarda ifratla tefrit arasında savrulmuş parçalanmış bir politize medya var.

En önemlisi, ey ahali, unutmayın ki, bu ülkede son derece kötü işleyen, defolu, partizan ve devletçi, siyasi müdahalelere tamamen açık, köhnemiş bir yargı mekanizması var.

Evet, darbe davaları, modern tarihi darbelerle gölgelenmiş Türkiye için bir arınma ve aklanma vesilesidir, ama ihtiyatlı olalım ve umut edelim ki savcılar ve yargıçlar işlerini cesaretle ve adaletle yapsınlar ve gerçekler ortaya çıksın. Biz gazeteciler ne savcı ne de yargıç olabiliriz, bizler sadece kamu vicdanı adına artıları ve eksileri görmekle, göstermekle mükellefiz; hiçbir siyasi odak veya ideolojik takıntı bizi yönlendirmemeli, buna izin vermeden yargıyı gözlemlemeli ve olanları değerlendirmeliyiz. Kim ne derse desin, kim kızarsa kızsın, diş bilerse bilesin, biz bu işi iyi yapmaya çalışalım yeter.

Şimdi arşivi barbarca imha edilmiş olan Today’s Zaman gazetesinde bu mealde yazılar yazmıştım.

Önümüze gelen güncel verileri her birey gibi kendi optiğimizle değerlendirip adil gazetecilik yapmaya çalıştık. Kimseyi peşinen suçlu veya masum ilan etmeden görevimizi yaptık. Bu konuda vicdanım kendi payıma son derece rahat.

Kimse yanılmasın: O kilit davaları çökerten medya veya gazeteciler değildi; o davaları önüne geleni kuru-yaş demeden, belli ki siyasi saikler ve belki de intikam hisleriyle aynı torbaya doldurup mağduriyet üreten yargı mensupları çökertti. Bir ülkede yargı işlemiyor, habire su kaynatıyor diye dönüp faturayı medyaya, gazeteciye çıkaramazsınız.

Çıkarırsanız utanç sizin olur, gazetecinin değil.

Kötü gazetecilik ayrıdır; onun kantarını meslek ahlakıdır.

Kötü gazetecilik suç da değildir. Eğer tersini söylerseniz, işte aynen bugünlerde olduğu gibi basını topyekun kriminalize etmeye kararlı iktidarın değirmenine su taşır; sonra pek sevdiğiniz bazı gazeteler de aynı gazaba uğrayınca pek bir şaşırırsınız.

Görevini yapmayan, kötüye kullanan bir yargı ise ayrı bir kantarda tartılır.

cumartesi-anneleri-1

Mesela, 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda feryat figan eden Cumartesi Anneleri’nin adalet taleplerine karşılık vermiyorsa bir yargı, bu sadece ahlaksızlık değildir; aynı zamanda görev suiistimalidir ve suçtur.

Türkiye tarihinde buna benzer binbir türlü kapanmamış, iç kanaması devam eden suikast, siyasi cinayet, katliam, hırsızlık, yolsuzluk, uğursuzluk dosyası var.

Ülkenin dört yanında kimbilir kaç yıldır haksızlığa uğramış yüzbinlerce aile var.

Berkin ailesi sadece sonlardan bir örnek.

AİHM arşivine bakın vahametin muazzam boyutunu anlayın.

İki yüzlülüğün daniskası ise şurada:

Bir muktedir iktidarda müttefik değiştirdi diye Ergenekon ve Balyoz dosyaları – ki içleri bir hayli doluydu – lağvedilince Türkiye adalet sistemi bazı arkadaşların zannettiği gibi birdenbire mükemmel olmuyor.

Tam tersine, bir ‘kapanmamış insan hakları ihlal dosyaları mezarlığı’ olan Türk yargısı şimdi daha da problemli olarak karşımızda.

O günlerden, yani otuz yirmi on yoıl öncelerinden bugüne ne değişti?

Sıfır.

Hiçbir şey.

Tersine, eksiye evrildi herşey. 2010’a kadar zaten parçalı bulutlu, içinden bölük pörçük ve ağır aksak olan yargı, 2014 sonrasında yürütmenin kurnazca, kandıra kandıra, yavaş yavaş attığı idari adımlarla iktidarın Stalinist bir kolu haline geldi.

16 Nisan referandumu sayesinde son HSK atamaları ile de ‘bağımsız yargı’ mefhumu hakkın rahmetine kavuştu. Ruhuna el Fatiha.

Karşımızda enkaza dönmüş bir araba var ve bize ‘bu çalışıyor’ demekten utanmayan bir grup yalancı var.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bazı meslektaşlarımız hukuku hukuk yapan en temel söylemi o zaman da iplemiyorlardı, şimdi de iplemiyorlar:

‘Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur.’

Demokrasilerde bunun örneklerine pek bir nostajiyla sarılırlar.

Ama onlara göre Türkiye farklıdır:

”Masumiyetini ispatlayana kadar herkes suçludur.”

Ha, o yüce söyleme ancak ve ancak ‘kendilerinden’ gördüklerinin başına iş gelince sarılmayı, o iş kendi istedikleri gibi bitince de geri kalan haksızlıkları unutmayı da pek iyi bilirler.

Çünkü temel güdü, iktidar, işveren ve eş-dostun öncelikli çıkarları ve hedefleri ile uyumlu olmalıdır.

Böyle bir ifrat tefrit arasındayız medyada ve bu değişmiyor, değişmeyecek.

15 Temmuz Derbe Girişimi duruşmalarında ifadeler geldikçe, bu utanç verici durum bir kez daha su yüzüne çıktı tabii.

Kaç zamandır bakıyorum, tek sesli bir koro gibi halka ‘darbede yer alan Gülencileri’ ballandıra ballandıra, bir bin katarak anlatıyorlar. resmi söylem onlara hangi kavramları kullanmalarını ’emretmişse’ onları kullanarak.

Bir zamanlar Ergenekon kelimesinin olmayan bir yapının adı olduğunu, kullanılmaması gerektiğini söylüyor, sözde Ergenekon sözde Balyoz gibi ifadeler kullanıyorlardı; çünkü baştan yargılamış ve hepsinin masum olduğuna dediğim gibi baştan kesin kanaat getirmişlerdi. Şimdi hepsinin suçlu olduğuna kesinkes kani oldukları için dağa taşa FETÖ diyorlar.

Zekamızla alay ediyorlar.

Oysa biz bu darbede Gülencilerin yer aldığını zaten biliyoruz.

Bu konuda, aklı başında olan herhangi bir gazetecinin kuşkusu yok. Tabii ki onlar darbenin bir parçasıydılar.

Ama asıl mesele o değil.

Asıl mesele, Gülenciler dışında bu darbeye katıldığı bilinen başka hangi grupların, hangi saiklerle nasıl katıldığı.

 Bu girişimin hazırlıklarının önceden bilinip bilinmediği ve önlenebilir olup olmadığı.

 Ve en önemlisi, darbede asıl ‘komuta’nın kimde veya kimlerde olduğu; düğmeye kimin/kimlerin bastığı.

Bunları öğrenebildiğimiz ölçüde, 15 Temmuz gecesi katledilen 249 kişinin, sabaha karşı linç edilen zavallı alt rütbeli TSK mensuplarının adına adalet yerini belki bulacak; yolu açılacak.

Bu darbeyi pekala Gülenci bir üst grup o gece tetiklemiş olabilir.

Ama olmayabilir de.

Bilmiyoruz.

Elde (henüz) somut veri yok.

Olayların akışı tuhaf, anlatımlar çelişkili; aktörlerin hareket şeması, birbiriyle ilintileri şüphe uyandırıcı.

TBMM Komisyonu’nun güdümlü olduğu her tarafından belli olan raporu muhalefete göre yok hükmünde.

Ben de dahil birçok haberci ve yorumcu, kaç zamandır sorular sorup duruyor. Soranların hepsi birbirinden farklı siyasi aidiyetlere ve merceklere sahip, ama biz burada şunu biliyoruz ki adalet ve vicdan adına dürüstçe her birimiz kendi gördüğümüz tuhaflıklara dikkat çekiyor ve şu anda yapılması gereken en basit şeyi yapıyoruz:

Elde biriken verilere bakıp, parçaları birleştirmeye, ve resmi netleştirmeye çabalıyor; sorulması en gerekli soruları sormaya devam ediyoruz.

Neden böyle?

Çünkü aynen o eski toplu davalardaki gibi bir yığın insan kuru yaş demeden, rütbe ayrımı yapılmaksızın birtakım torbalara doldurulmuş durumda ve görüyoruz ki bu gidişle bu davaların sonucundan da adalet filan çıkmayacak.

Türkiye’nin kanayan dosyalarına sadece yenileri eklenecek.

Keşke her kim suçlu ise, suçsuzlardan ayrılıp cezasını çekse.

15 Temmuz davalarında suçlananlar hukuk gereği ifadelerini veriyor ve soru işaretlerine yenilerini ekliyorlar. Tabii ki onlar bir noktaya kadar suçsuz olduklarını söyleyebilir, kanıt varsa sunarlar; ama suçluyu nihai aşamada suçsuzdan ayıracak olan, savcılığın işini iyi yapmasıdır; yargıdır, yargıçlardır.

Hal böyle iken, şu köşe yazısında yer alanlar türünden içler acısı ‘değerlendirmeler’ tedavülde:

İddianamenin somut, elle tutulur bir şekilde işaret ettiği en yalın gerçek, Gülen cemaatinin bu darbe faaliyetini çok önceden son derece detaylı bir şekilde hazırlayıp, mutlak gizlilik esası üzerinden kendi mensupları aracılığıyla 15 Temmuz’da icra etmeye girişmiş olmasıdır. Seçilmiş hükümeti devirmeyi hedefleyen bu darbe planı cemaatin ‘abiler’ organizasyonu ile asker kanadının iç içe geçmişliği içinde uygulamaya konmuştur. Bu kadar ayrıntılı bir şekilde planlanıp, bir büyük organizasyon aracılığıyla uygulanan bir darbenin sahiciliği karşısında, kamuoyu ve bazı siyaset çevrelerinde yapılan -darbenin kurgu mu yoksa kontrollü mü olduğu yolundaki- tartışmalar boşlukta kalıyor.

Darbenin gerçekliği ile ona atfedilen sanal gerçeklik arasında gerçekten de büyük bir uçurum var. Ancak bu saptama, kuşkusuz, darbe gecesi sorumluluk konumunda olan komutan ve istihbarat sorumlularının hareket tarzlarının sorgulanması, tartışılması gereğini ortadan kaldırmıyor.”

Bu yazıya eksen teşkil eden akıl yürütmenin gerisinde, darbe gecesi kaydedilen bazı kule-pilot haberleşmeleri var. ‘Bu konuşmalar olmuş, yani arka planda bir kurgu var, yani bir gizli örgüt bunu yapmış’ tarzında, zayıf bir olmayana ergi metodu.

‘Çok fena çok gizli bir örgüt bu, mutlaka yapmışlardır’ demekle, siz sadece bir ikş cümle kurmuş oluyorsunuz, o kadar.

Arjantin veya Şili’deki herhangi bir çocuk gibi Türkiye’deki ilkokul çocukları da darbelerde bir emir-komuta zinciri olduğunu, esas sorumluların tepedekiler olduğunu biliyor.

  • Bu pilotlara; köprüleri tutan TV kanallarını basan emir kulu teğmen veya askerlere kim hangi zincir üzerinden emir verdi?
  • Genelkurmay Başkanı, sadece uçuşlara değil, tüm askeri hareketleri o gece neden yasaklamadı?
  • Kuvvet komutanları neden alarma geçirilmedi?
  • Anayasal düzene bir tehdit algısı o kadar net olduğu halde, o gece kamuoyu neden bilgilendirilmedi?

adrbb

Darbe şaka değildir; tepeden inme bir iştir.

Darbe gibi bir insanlık suçunu irdeleyip yargılayıp adalet tevdi edecekseniz, bu ‘tepe’ye odaklanılıyor mu ona bakacaksınız.

Eğer ülkenin ana muhalefet partisi başkanı, Kılıçdaroğlu, ‘kontrollü darbe’ lafını birkaç kez tekrarlamış ise, hedefiniz o lideri allem kallem edip ne demek istediniz’ diye konuşturacak, onun anlatımını, varsa bildiklerini, kamusal tartışmaya katkı adına haberleştireceksiniz.

Gazeteci iseniz, işiniz peşin hüküm ilan etmek, manipülasyon değildir.

İşiniz, her veriye serinkanlı bakarak yargının işini yapıp yapmadığını denetlemektir.

Elbette ki değerlendirmelerinizin yargıya yardımcı olabileceğini bilerek.

Her neyse, bazı arkadaşlar bir zamanlar başkalarında ayıpladıkları şeylerin aynısını kendileri yapıyorlarsa o onların problemi.

ucok

Ahmet Zeki Üçok

Biz her zamanki gibi soru sormaya devam edelim:

15 Temmuz’un topyekun Gülencilerin eseri olduğuna Türkiye’yi inandırmak için varını yoğunu ortaya koymuş olanlardan bir emekli albay, Ahmet Zeki Üçok, ‘darbe girişimine katılan tek bir Atatürkçü yok!’ demiş ve eklemiş:

“Darbe girişimine katılan subayların tamamını tanıyoruz. Biz bu isimleri yani FETÖ’cü askerler listelerini bütün kurumlara gönderdik. Bizim verdiğimiz isimlerin tamamı darbeye katıldı.”

O zaman soralım:

”Bu isim listesini ne zaman gönderdiniz? Darbeden önce mi sonra mı?”

Nedir bunun cevabı?

Sonra gönderdiyseniz pek bir anlamı yok. Bu sadece tanıklık anlamkına gelir, eğer ilerde kuru-yaş karışımına yani adaletsizliğe yol açarsa, hanenize ahlaksızlık, kurumu satmak olarak -yazılır, o sizin sorununuz.

Ama önce gönderdiyseniz, ve kurumlar aldırış etmediyse, ortada muazzam bir ihmal, veya kötü niyet var demektir. O zaman o 249 sivil ve zavallı askerler boşuna öldü demektir.

Üçok’un iddiasını ciddiye alırsak, şu anda tutuklu bulunan 167 generalin tümünün ‘FETÖ’cü’ olduğuna inanmamız gerekiyor.

Yani, TSK’de görevli generallerin toplamının yüzde 48’i, neredeyse yarısı Gülenci oluyor.

Bu inandırıcı mı?

İşi bu hale geldiyse, bunu anlamamız için Üçok ve benzeri TSK mensuplarının ille de darbe olmasını beklemeleri görev ahlakına sığıyor mu? Çürümeye bunca yıl göz yuman bir personel olduğuna inanmamız mı isteniyor?

ömer

Ömer Halisdemir

Devam edelim.

‘Yurta Sulh Konseyi’ davasında savunmasını yapan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın eski özel kalem müdürü  Kurmay Albay Osman Kılıç, darbenin üç ayrı grup tarafından emir-komuta zinciri içinde yapıldığını, rütbeli ve rütbesiz TSK personelinin kullanıldığını iddia ediyor.

Şehit Ömer Halisdemir’e, ‘bildiklerini anlatmasın’ diye Semih Terzi’yi vurma emri verildiğini iddia eden sanık Kılıç, “Çocukları örgütün okullarında okuyan ve Bylock kullanıcısı olduğu iddia edilen şehit Ömer Halisdemir’in görevi tamamladıktan sonra öldürülmesi emri verildiği yönünde iddialar var” yönündeki ifadeleri üzerine salondan tepkiler yükselmiş.

Tabii bu hengamede Kılıç’a ‘kim bu gruplar anlatın’ diye de sorulmamış, Halisdemir’in çocuklarının Gülen okullarında okuyup okumadığının, kendisinin bylock kullanıcısı olup olmadığının araştırılmasına karar veren de olmamış.

Yargı, aynı yargı.

12 Eylül darbe davası, Ergenekon-Balyoz, Dink davası, Malatya Zirve katliamı davası, onda faili meçhul davası nasıl, kaba tabirle piç edildiyse, nasıl onca müşteki ve mazlum mağdur bırakıldıysa, korkum odur ki bu davalar da böyle gidecek.

Birtakım meslektaşlar da gerçek peşinde değil takım tutma veya hesaplaşma derdinde oldukları için bu kirli çark böyle dönecek.

Olsun, biz Artı Gerçek’te soru sormaya devam edelim.

O bile bir şeydir.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

32 cesur akademisyen referanduma dair meşruiyet iddialarını nasıl çürüttü?

Zamanıydı ama cesaret işiydi.

Aralarında Boğaziçi, ODTÜ, Mimar Sinan ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de bulunduğu farklı üniversitelerde görev yapan 32 saygın akademisyen boş durmadı, bir komisyon oluşturdu, şaibeli 16 Nisan referandumunun röntgen resmini çekti.

Bu, şu demek:

Hukuk düzeninin, denge-denetim sisteminin bizzat Saray ve çevresi tarafından lağvedildiği bir ortamda, dünya çapında kaliteye sahip bağımsız bir kadro, kariyerlerini tehlikeye atma pahasına bir boşluğu dolduruyor ve gerçeği yakalamaya, tarihe not düşmeye çalışıyor.

evet

Komisyonun tespitleri üç ana noktada toplanıyor:

  • Herhangi bir konuda veri toplamanın sağlıklı olarak yapılabilmesi için veri toplama sürecine dair düzenli not tutulması ve olağan dışı durumların kaydedilmesi zorunludur. Ancak, referandumda kullanılan sandık tutanak formu, oylamadan kısa bir süre önce, olağandışı durumları ayrıntılı olarak saptamaya elvermeyecek şekilde değiştirilmiştir. 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimiyle 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 milletvekili seçimlerinde kullanılan sandık tutanaklarında, ilçe seçim kurulundan alınan toplam zarf ve oy pusulası sayısı, kullanılmayarak artan zarf ve oy pusulası sayısı, açılan sandıklardan kaç adet geçersiz zarf çıktığı ve neden geçersiz oldukları, kaç adet geçersiz oy pusulası çıktığı ve neden geçersiz olduklarına dair bilgi girilebilecek haneler vardır. Fakat 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumunun sandık tutanaklarında oy kullanımı öncesinde elde kaç adet zarf ve oy pusulası olduğunun belirtileceği bir haneye yer verilmemiş, sadece geçerli ve geçersiz oy sayılarının yazılabileceği alanlar bırakılmıştır. Geçersiz olarak kaydedilen oyların neden geçersiz olduğu (örn. eksik mühür, boş pusula, birden fazla alana basılmış damga) bilinmemektedir, çünkü geçersiz olma nedenlerinin yazılabileceği bir alan mevcut değildir.
  • Veriler toplandıktan sonra kalite kontrolü yapılması ve geçersiz verilerin özellikle veri içeriğinden bağımsız olacak şekilde, sistematik bir yöntemle ayıklanması zorunludur. Geçersizlik tanımı, tüm verilere tarafsız ve eşit bir şekilde uygulanmalıdır.Ancak, referandumda sistematik bir geçersizlik testi yapılmamıştır. Uygulanan geçersizlik tanımı, yurtdışı oyları için farklı, bir saat erken açılan yurtiçi sandıkları için farklı, geç açılan sandıklar için farklıdır. Yurtdışı ve Doğu oylarında mühürsüz oylar geçersiz kabul edilmiş, ancak saat 17.00 sonrasında açılan sandıklarda mühürsüz oylar yasadışı şekilde geçerli sayılmıştır. Üstelik, kaç oyun hangi nedenle geçersiz olduğuna dair bilgi kaydedilmediğinden, sandık tutanakları üzerinden yeni bir sayım yapılması ve geçersiz oyların geçersizlik türüne göre tasnifi imkansız hale gelmiştir.
  • Veri toplama süreci tamamlandıktan sonra, verilerin analizi hata kontrolü ile birlikte yapılmalıdır. Sonuçlar ancak bundan sonra açıklanmalıdır. Ancak, referandumda veri analizi titizlikle yapılmadan sonuçlar ilan edilmiştir. Çünkü hata payları ve nedenleri araştırılmamış, hata takibine yönelik itiraz dilekçeleri tek tek ele alınmadan alelacele reddedilmiştir.

Komisyon şöyle toparlıyor:

”Yukarıda bahsedilen üç yanlış uygulama, peşpeşe eklendiğinde süreci düzeltilmesi imkânsız şekilde bozmuştur. Dolayısıyla:

  • Referandum sonrasında ilan edilen sayıların gerçekliği kanıtlanamamaktadır.
  • Sayımın mevcut oy pusulaları üzerinden yeniden yapılması anlamsızdır.
  • Yeniden oy toplanmadıkça, oylamaya sunulan anayasa değişikliğini halkın ne kadarının onayladığı konusunda hiçbir vargı türetilemez.”

Komisyonun tespitleri, ”Referandum sonrasında oluşan durumun belirsizliğinin kamuoyuna bu açıklıkta yansıtılmadığını gözlemliyoruz. YSK tarafından ilan edilen referandum sonucunun halkın gerçek iradesini yansıttığını söylemenin bilimsel açıdan olanaksız olduğunu kamuoyunun bilgisine sunarız’ ‘şeklinde bitiyor.

Böylece, 16 Nisan sonucunun meşruiyeti üzerine bir de bilimsel gölge düşmüş oluyor.

İktidar bunu ciddiye alır mı?

Avrupa Konseyi ve AGİT’in tespitlerini hiçe saydığına göre, bu da ‘yok’ sayılacaktır, hiçbir şüphe yok. Ama ilerde demokrasi adına bşr muhasebe yapıldığında bu tespitler birer onurlu karşı çıkış belgesi olarak anılacak gibi görünüyor.

16 Nisan sonucunu iki üç günde ‘unutan’, içine sindirmekle kalmayıp, 2019 seçimlerinde rövanş aramayı dillendirerek 16 Nisan’a anında meşruiyet kazandıran ana muhalefet partisi CHP bu metni kaale alır mı?

O da gayet şüpheli görünüyor.

Görünsün. Aşağıda ismini listelediğim akademisyenlere, CHP tarafında yapayalnız bırakılmış sivil toplum müteşekkir kalıyor ya, o da yeter.

Prof. Dr. Kuban Altınel, Boğaziçi Üniversitesi, Prof. Dr. Özgür Aydın, Ankara Üniversitesi Prof. Dr. Aydan Balamir, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Yaman Barlas, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Neş’e Bilgin, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Ş. İlker Birbil, Sabancı Üniversitesi Prof. Dr. Selçuk Candansayar, Gazi Üniversitesi Prof. Dr. Kerem Cankoçak, İstanbul Teknik Üniversitesi Y. Doç. Dr. Arif Çağlar, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Dr. Çiçek Çavdar, KTH Royal Institute of Technology Doç. Dr. Birten Çelik, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Nüzhet Dalfes, İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Ersan Demiralp, Boğaziçi Üniversitesi Doç. Dr. Can Denizman, Valdosta State University Prof. Dr. Dilek Doltaş, Boğaziçi Üniversitesi Doç. Dr. Ahmet Ersoy, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr, Ayşe Erzan, İstanbul Teknik Üniversitesi Y. Doç. Dr. Didem Gökçay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Aslı Göksel, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Mayda Gürsel, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Mahmut Hortaçsu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Dr. Ali Rıza Kaylan, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Berna Kılınç, Boğaziçi Üniversitesi Y. Doç. Dr. Esra Mungan, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Muhittin Mungan, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Gülay Özcengiz, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Hüseyin Atila Özgener, İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Lerzan Özkale, İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. A. Sumru Özsoy, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Cem Say, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Alpar Sevgen, Boğaziçi Üniversitesi Prof. Dr. Ünal Zenginobuz, Boğaziçi Üniversitesi

 

Türkiye içinde yayınlandı | 1 Yorum