Saray’ın asıl ‘başağrısı’ Reza Zarrab dosyasıdır, gerisi sadece teferruattır

Şüpheye mahal yok:

Türk-Amerikan ilişkilerinde çok sert bir yol kazasına doğru hızla gidilmekte.

Türk tarafı, söylemindeki dozu hüç durmaksızın artırıyor, medyasını akla hayale gelmesi güç yalan ve suçlamalar için kullanarak var gücüyle Washington’a yükleniyor.

Hürriyet’te Tolga Tanış’ın analizindeki ifadesiyle:

‘… iş gittikçe tırmanıyor. Ve Erdoğan da bunu devam ettiriyor… Mesele ABD’yi ilgilendirdiğinde, Erdoğan’ın eskiden gözettiği bazı ölçüleri terk ettiği gözleniyor. Erdoğan’ın ABD karşısındaki tonunun daha da sertleştiğini, diplomatik kontrolü bir tarafa bıraktığını söylemek mümkün. ‘

70 yıllık ittifakın faylarını yerinde hoplatacak bir depremin gitgide kuvvetlenen öncü sarsıntıları bunlar.

Ve hiçbir şüpheniz olmasın, yaklaşan depremin merkez üssünün kod adı epeydir belli:

Reza Zarrab.

erdza

Altını çizeyim ki, kayda geçsin:

Reza Zarrab dosyasını büyük resmin içine, resmin göbeğine koymadan yapılacak her türlü 15 Temmuz darbe girişimi analizi, ve bunun ABD ile ilgili boyutuyla ilgili değerlendirmeler eksik kalır, kalmaya mahkumdur.

Bu resmin içindeki Zarrab kısmının hemen yanı başına, her gün havuz ve ihaleci patron medyasına papağan korosu gibi tekrar ettirilen ‘FETÖ’ ve ‘Gülen’in iadesi’ gibi unsurları da katarsanız, bulmacayı deşifre etmenin çok daha kolay olacaktır.

Açık: Miami’de tutuklanalıberi, Erdoğan’ın aklında hep Zarrab var, ve asla çıkmayacak.

Çünkü, ülke içinde ne denli popüler destek tahkimi sağlarsa sağlasın, ne denli devlet yapılarını, hatta ana muhalefet üzerindeki dolaylı kontrolü ele geçirirse geçirsin, Erdoğan ve 17-25 Aralık dosyalarının çemberi içine alınmış olan Saray çevresi, en zayıf noktasının New York Federal Bölge Mahkemesi’nde başlayan bu dava olduğunu adı gibi biliyor.

New York dönüşünde (kendisi için stenograf gibi çalışan sözde gazetecilere) belli ki öfkesine hakim olamayarak, ağzından çıkardığı bakla da bunun teyidi.

Diken’in haberine göre, şöyle konuşuyor Cumhurbaşkanı:

 ‘(ABD Başkan Yardımcısı) Biden ile görüşmemizde yargı konusu açıldığında Rıza Sarraf konusunu da gündeme getirdim.

ABD Adalet Bakanlığı’nın bu davayı havale ettiği mahkeme de ilginç. Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de daha önce FETÖ tarafından ağırlanmış isimler.

Enteresandır, mesela tutup iddianameye eşimin TOGEM’in kurucusu olduğu, benim o dernekle ilişkim olduğu falan yazılıyor. Ama o derneğin kurucuları arasında ne eşim var ne de ben. Böyle bir şey olmamasına rağmen, bunun söz konusu edilmesi adamların art niyetlerinin ne istikamette olduğunu gösteriyor.

Halbuki Dışişleri Müsteşarımın da gayet güzel ifade ettiği üzere, ABD hukuk sisteminde ‘egemen bağışıklık’ diye bir madde var. Buna göre devlet başkanlarının herhangi bir mahkemeye konu yapılabilmesi mümkün değil. Buna rağmen iddianamede adımızın geçirilmeye çalışılması, işin içinde art niyet olduğunu ortaya koyuyor.

Bunları aktardıktan sonra, artık alışılagelmiş o başyargıç edasıyla kendince ‘noktayı koyuyor’:

Bu kişi (Reza Zarrab) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Eşi ve çocuğu ile birlikte ABD’ye giriş yaptığı anda kendisi tutuklandı, eşi ve çocuğu da hemen Türkiye’ye gönderildi.

Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum.

Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız.

Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi bakanlığımızın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor.

Ancak buna rağmen bu kişi altı aydır ABD’de tutuklu durumda.

(Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın haberine göre konuyla ilgili açıklama yapan Bharara’nın sözcüsü James Margolin, Bharara’nın daha önce Türkiye’ye hiç gitmediğini söyledi.

Ancak Berman’ın 2014’te Gülen Cemaati’ne yakın olduğu öne sürülen YKK avukatlık bürosunun İstanbul’daki bir sempozyumuna davet edildiği ortaya çıkmıştı.

Erdoğan, ABD’nin İran’a karşı ambargosunu delmek ve kara para aklamak suçlamalarıyla karşı karşıya olan Sarraf’ın  suçsuz olduğunu da savunmuştu.)

*****

Murat Belge T24’teki yazısında herkesin sorması gereken soruyu soruyordu:

”Niçin Tayyip Erdoğan Amerika’ya yüklenme gereğini ya da ihtiyacını duyuyor?”

Ve, “Şöyle bir rasyonel açıklaması olabilir mi?” diyerek cevabını arıyordu:

“Zarrab” demek istiyorum. Gene Tayyip Erdoğan’ın bu son Amerika ziyaretinde söylediği bazı sözler de bendeki bu “acaba”yı destekledi. “Biden’a sordum” demiş Erdoğan. “Bu kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?” diye sormuş.  Bizim bakanlıklarımızın yaptığı çalışmalara göre “bu kişinin bulunmuyor”muş.

İş bununla da bitmiyor:

Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor.”

Yani bir zaman içinde Amerika’da devam eden bu Zarrab davasında bizim “milât” ilan ettiğimiz 17 Aralık’ın perde arkasıyla ilgili bazı çarpıcı bilgiler ortaya çıkarsa, iktidar da bunun “Son FETÖ’cü komplo” olduğunu söyleyecek, Türkiye’nin bir “dünya önderi” (Erdoğan’ın kişiliğinde kristalize olmuş bir durum) olmasından tedirgin olan Amerika’nın onu zayıflatmak için örgütlediği bir dolap olduğunu ilan edecek.

Böylece, o taraftan gelebilecek bir takım şeylere karşı buna kamuoyu şimdiden hazırlanacak.

Tablo gerçekten de böyle gözüküyor.

Suriye, İncirlik, Türkiye’de iyice püsküren anti-Amerikanizm, DAEŞ, YPG, PKK, aklınıza ne gelirse, hangi ikili konu olursa olsun, Erdoğan’ın özellikle 15 Temmuz sonrasında Amerikalılarla her buluşması esnasında aklını asıl meşgul eden konu, Zarrab dosyasıdır. Erdoğan ve yakın çevresi, ‘başımıza ne gelecekse bu dava yüzünden gelecek’ diye düşünmektedirler ve kendilerince de haklıdırlar.

Medyayı ele geçirip, yargıya eşi görülmemiş bir diz çöktürme sayesinde 17-25 dosyalarını – hiç değilse bir süre – sıfırlatmayı evde başaran Erdoğan, şimdi aynı şeyi uluslararası yargı sistemini de alabora ederek sınır ötesinde de sağlamak kararlılığındadır.

Öfke ve sıkıntı da, ABD’de yürütmenin yargıya – tamamen demeyelim – hemen hemen hiçbir müdahale yetkisinin olmadığını Erdoğan’ın bilmesinden, ama anlamak istememesinden kaynaklanıyor. Aslında, Bharara ve Berman’ı hedef alan, gösteren her ifade, her yandaş medya yayını, bu iki hukuk adamını, özellikle de savcıyı daha da bilemektedir.

Erdoğan’ın kabaran öfkesinin derinliklerine baktığımızda, 15 Temmuz ardından fışkıran ve dinmek bilmeyen ‘darbenin arkasında ABD var’ söylemini Gülen ve Zarrab dosyaları arasında kendince bir pazarlık dengesi kurarak, ve Suriye kartlarını sürekli açıkta tutarak şekillenmiş bir düze çıkma çabası görmemek mümkün değil.

‘Ne mahkemesi ya! Teröristin mahkemesi mi olurmuş!’ seviyelerine kadar inen…

‘Gülen suçludur iade edin!’, ‘Zarrab suçsuzdur iade edin!’ gibi ifadelerle adalet sistemine nasıl baktığını özetleyen diliyle Erdoğan, ABD ile ikili ilişkilerin menteşelerini söküp atma noktasına gelip dayanmış durumdadır.

Ama belki de ‘durum’ nedeniyle bunu da göze almıştır:

Kurumun internet sitesinde açıkça ilan edildiği halde, kendisi ve eşinin TOGEM ile ilişkisi olmadığını öne sürme ihtiyacını hissetmesi, Zarrab dosyasına girmiş olmanın uyku kaçırıcı olduğunun, tarafınca asla hazmedilmeyeceğinin işaretidir.

İki müttefik arasında kurulan şey, çıkışı henüz belli olmayan bir ‘dehşet dengesi’dir.

Bu durum, esas olarak, Türkiye’ninkilerden ziyade, Erdoğan ve yakın çevresinin çıkarları ve cezai muafiyetinin teşkiline dair Saray kaygılarından kaynaklanmaktadır.

Ama olan, Türkiye’nin onyıllar boyu iyi kötü oturttuğu uluslararası dengelere, konumuna, ve geleceğine oluyor.

Tolga Tanış da yazısında altını çizmiş:

‘Ne kadar daha tırmanacak göreceğiz şimdi… Türk-Amerikan ilişkilerinin, tam ABD’deki kasım seçimlerinden evvel çok kritik bir kavşaktan geçtiğine şüphe yok. Kavşakta ışık yok. Ve iki taraf da hız kesmeden giriyor.’


gsd_logo_turkce_200px

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Fethullah Gülen ne diyor, ne dedi, merak eden, işini yapan Türk gazeteci kalmadı

Can Dündar bugünkü Cumhuriyet’teki yazısında haklı olarak feryat ediyordu:

Vicdanları sağır edecek kadar gürültülü bir sessizlik var havada…

Korkuyla sinmiş büyük bir kitle, olup biteni susarak alkışlıyor… Televizyon tartışmalarında, gazetelerin birinci sayfalarında görüyorsunuz bu güce eklemlenme halini… Farklı görüşe kapanan ekranlar, manşetler, okurda, izleyicide “Benim gibi düşünen kimse yok demek ki” tedirginliği yaratıyor.

Merkez medya, böylece iktidardaki zihniyete yandaş devşiriyor.

“Kral çıplak” diye haykıranların başına gelenler, korku sarmalını büyütüyor. “Bak adamı bıraktılar; sert konuştu, yine aldılar” izlenimi, üç maymunları kalabalıklaştırıyor.

“Ama o da zamanında neler yapmıştı” bahanesinin ardına gizleniyor insanlar; orada kendi teslimiyetini meşrulaştırmaya çalışıyor. Susarak büyüttüğü belanın, yakında kendi kapısını çalacağını biliyor; ama susmak dışında çare üretemiyor.

Issızlığı gördükçe, ailesini, istikbalini düşündükçe daha çok korkuyor, daha büyük susuyor.

Her sabah gazetelerin baş sayfalarına topluca göz atıyorum, her sabah yaptığım gibi; ve içim acıyor, vicdanım sızlıyor. Eminin benim gibi dışlanmış, işini yapamaz hale getirilmiş pek çok meslektaşım da aynı duyguların içinde.

Erdoğan’ın bizzat medyayı bitirme operasyonun sonucudur bu. Canla başla inatla çalıştı ve üç-beş küçük, cılız gazete dışında ortada habercilik yapacak bir medya kuruluşu kalmadı.

Baş sayfalar tek seslilik içinde Türk’ün Türk’e ucuz propagandasını yapa yapa birbirini delirtme operasyonunun parçası haline geldi.

Uçakta ‘Beyefendi’nin yanında, onun gönüllü stenografı olmuş zavallılar, dikkat edin, hep aynı tipler. Çoğu, köken olarak zaten gazeteci değildi; sonradan mesleğe çöktüler, veya paraşütle indirildiler. Bilerek veya bilmeyerek, Göbbels’in propaganda ekibi gibi çalışıyorlar.

O uçak pozları basın tarihimiz adına bir ‘utanç müzesi’ açıldığında, hemen girişte, kocaman bir duvar panosu olarak çıkacak karşımıza, inanın.

Böyle bir çürüme ortamında, en temel gazetecilik kuralı olan ‘peki diğer taraf ne diyor?’, ‘bu tamam da öbürünün görüşü nedir?’ diye titizlenerek adil habercilik yapılıyor mu diye sormanın bir anlamı da yok.

Güce tapınma gazeteciliği, ‘öteki’ni umursamaz. O güç ne diyorsa onu yazar, o gücün izin verdiği oranda yorumlar. O gücün, gücünü kötüye kullanımı, yozlaşması ile ilgili sebepleri de, sonuçları da umursamaz.

Bu yüzden ne yolsuzluklar, ne ekonomideki gidişat, ne işsizlik, ne eziyet, ne haksızlıklar, ne ‘kirli savaş’lar, ne mağduriyet öyküleri…

Hiçbiri artık yok bu çürütülmüş, ele geçirilmiş medyada.

Benim derdim havuz veya patron medyasıyla değil.

Çünkü bu topyekun çürüme hali sonsuza dek gitmeyeceğine göre, bu sözde ‘medya’ da onunla beraber, çöplük patladığı anda, onunla beraber patlayıp gidecek.

Benim derdim, – TV kanalları sıfırlandığına göre – geriye kalan bir avuç bağımsız ve vicdan sahibi gazete ile.

Şu andaki en önemli haber konumuz ne?

15 Temmuz darbe teşebbüsü, ve sonuçları; değil mi?

İki soru var:

  • Bu darbe teşebbüsünün tepesinde – arkasında değil – kimler vardı? Cuntada kimler oturacaktı?
  • Darbe teşebbüsü, sonuçlarına bakılınca, ortaya en temel insan hakları bakımından ne gibi sorunları ortaya çıkardı? Acaba, darbe teşebbüsü, bir ‘karşı-darbe’ye mi dönüştü, yoksa komplo teorisyenleri haklı da, ülkede iktidarın tek elde toplanması projesinde bir devamlılık mı söz konusu?

Eleştirel-bağımsız medyada ikincisi ile ilgili nihayet yükselen bir soru sorma eğilimi var. Aradan iki aydan fazla zaman geçse de, varsın geç olsun, güç olmasın. Sınırlı ve dar bir kitleye erişen bir habercilik de olsa, olumsuz söylenecek bir şey yok.

Ama birincisinde çok ciddi problemler var ve hala devam ediyor.

15 Temmuz sonrasına Erdoğan iktidarı, içi boş bir ‘Yenikapı Ruhu’ ambalajı içine ‘uçan kuştan da FETÖ sorumlu ve suçlu’ mitolojisini itinayla yerleştirdi; ısrarla ‘herşeyi FETÖ yaptı’ diye diye, ne yazık ki, en temel işlevi iktidarın söylemini ‘bir dakika’ diye sorgulamak olan o küçük bağımsız-vicdanlı-akılcı medya parçasının genelde sol eğilimli mensuplarının da bu sel suyuna kapılıp aynı nakaratı ezbere söylemesini sağladı.

Kimse sormadı, kuşku belli etmedi.

Sorgulamadı.

Tek sesli koroya katıldı.

Neyse ki, aradan iki aya yakın süre geçerken, bu narkozun etkisi de azaldı, çünkü hala ortada laf salatasından başka bir somut kanıt yok ve bizler hala ’15 Temmuz’u kimler başlatıp yönetti?’ sorusunu sorma aşamasına yeni geldik.

Bu dolduruş fırtınası, bu şeytanlaştırma dalgasını aslında en iyi sol eğilimli medya kesiminin deşifre etmesi gerekirdi.

Malum, ülkemiz tarihinde ceberrut iktidarların en önemli devamlılık unsuru, varlığının bekası uğruna ‘iç düşman’ icat etmek, ve halkı onun üzerine salmaktır.

Komünistlik, Kürtlük, Alevilik, Mürtecilik, Gayrı Müslimlik vs bu yüzden geçerli damgalar oldular.

‘FETÖ’ dediğimiz rüzgar da bu trendin devamından başka bir şey değil: Suça bulaşmış olsa da olmasa da, sempatizanlığının suç oluşturmadığı bir dini cemaatin ‘yeni iç düşman’ olarak topyekun şeytanlaştırılması.

Bu ucu açık ‘iç düşman’ dolmuşuna binmek, gazetecilik ahlakına aykırı mı, değil mi?

Oysa konu belli.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, yargıyı eğip bükerek başsavcılığa soyunmuş ve ‘FETÖ’ diye bizzat lanse ettiği bir dini grubun başka bir ülkedeki liderini ‘teröristbaşı’ diye ilan ve mahkum etme gayreti içerisinde.

‘Darbeyi bu planladı, azmettirdi ve düğmeye o bastı’ iddiasında.

Bu iddia tabii ki ispata muhtaç, ve tabii ki kararı yargı verecek.

İyi de, ‘öbür taraf’ ne diyor?

‘Darbecilik’ gibi muazzam bir suçlamaya maruz kalan kişinin bu iddiaya karşı söyleyecek söz yok mu?

Normal şartlar altında bir medya kuruluşu veya herhangi bir gazetecinin en temel refleksi, ‘ne diyorsunuz?’ diye o şahsa, yani Fethullah Gülen’e ulaşmak, akla gelen her soruyu sormak olmaz mı?

gulens

Bunları bana Türkiye’nin çok az sayıdaki bağımsız gazetelerinden Cumhuriyet’in önde gelen isimlerinden, kısa süre önce geçici GYY görevinden ayrılan Aydın Engin’in 18 Eylül tarihli ‘Cemaat iki aydır sus pus’ başlıklı yazısı düşündürdü.

Şöyle yazıyordu Engin:

Bugün darbe girişiminin üstünden iki ay geçti. İki ay içinde epey gerçek günışığına çıktı. Bilinmezlik perdesi yer yer aralanmaya başladı.

Darbeye fiilen katılmış, komutan tutsak almış, jete, helikoptere binip bombalar savurmuş darbecilerin itirafları, polis ve savcılık ifadeleri ortaya saçıldı.

Yine de meslek refleksi ve geçmiş darbe yıllarının deneyimleri ile “Bunlar işkence altında alınmış ifadeler olabilir mi” sorularını unutmadık. Ancak özellikle Ankara gazetecisi meslektaşların elde ettiği bilgiler, o itirafların öyle işkence ile alınmış, polis uydurması ifadeler olmadığını gösteriyordu.

Görüldü ki darbenin başını cemaatçi albaylar, generaller çekiyordu.

Toplumun ve devletin her kesimi için atanmış “imamlar” darbe sırasında kilit askeri kurumlarda talimatlar yağdırıyorlardı. Onlara YAŞ’ta tasfiye edileceğini sezen ihtiraslı generaller ile demokrasiyi bir belâ olarak gören, kerameti kendinden menkul bazı Kemalist subaylar eklemlenmişti.

Bugün darbe girişiminin üstünden tam iki ay geçti. O gün bugündür Gülen’in sade suya tirit bazı açıklamalarını bir yana koyarsak: Cemaat sus pus!

Eskilerin “Sükût ikrardan gelir” deyimi tam da böyle durumlar için söylenmiştir desek mi?

Çünkü Cemaat kanadından darbecileri demokrasi ve halk düşmanı ilan edecek, ciddiye alınır tek cümle okumadık, duymadık.

Hemen hepsinin yurtdışına çıktığı anlaşılan önde gelen Cemaat mensuplarının Twitter hesaplarına erişimin engellenmiş olması bir mazeret olamaz. Şu iletişim çağında sesini duyurmak isteyen için çok kanal ve olanak var.

Tabii söyleyecek sözü ve duyurmak istediği bir ses var ise…

Engin’in ‘görüldü ki’, ‘gösteriyor ki’ argümanlarının yeterli ve ikna edici olmadığı açık.

Daha sağlam verilerin aynen Cumhuriyet’in son derece başarılı MİT TIR’ları haberindeki gibi ayan beyan ortaya konmasının gazetecilik gereği olduğu gerçeğini de bir yana bırakalım.

Benim derdim başka.

Engin, yazmadığı için, şunu merak ediyorum:

Madem ‘çok kanal ve olanak var’, acaba Cumhuriyet, Gülen’den bir mülakat talebinde bulundu mu?

Bulundu da red mi edildi?

Neden soruyorum bu soruyu?

Çünkü bu holigan medya ortamında işini en iyi yapma potansiyeline sahip gazete Cumhuriyet de ondan.

*****

Neyse ki başka ülkelerde gazetecilik refleksi ayakta.

Alman ZDF TV kanalı, Die Zeit gazetesi ve DPA Haber Ajansı ile dünyanın en saygın gazetelerinden El Pais, en doğru hareketi yaparak ‘yahu bu adam bunca suçlamaya bu aşamada ne diyor?’ diye gidip Pennsylvania’da kendisiyle konuşmuşlar.

Ortaya ‘senin iddian öyle, benim iddiam da böyle, hodri meydan’ vari bir söz savaşı çıkmış.

Diken haber sitesinin, haberi Türkçeleştiren Deutsche Welle haber sitesine dayandırarak verdiği detaylara göre Gülen, ‘paranoyak’ imasında bulunduğu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbeyi uzun zamandır planladığını, uygun zaman kolladığını öne sürüyor ve ‘Türkiye için zararlı bir insan’ haline geldiğini savunuyor.

En önemli soruya şöyle yanıt veriyor:

Darbe girişiminde bulunduğumuzu iddia eden, bunu kanıtlamak zorundadır. Kanıtlama görevi bize değil, bizi suçlayanlara aittir. Darbe girişimini kim başlatmış olursa olsun, seçilmiş hükümete ve benim ahlaki prensiplerime aykırı hareket etmiştir.

“Acaba hareketiniz çok mu güçlendi de Erdoğan darbeyi bahane olarak kullanıyor? Çok mu güçlü, çok mu muktedir hale geldiniz hareketinizle?” sorusunu da şöyle yanıtlamış:

“Bu tür güç ve kuvvet zehirlenmesi yaşayan insanlar paranoya da yaşayabilirler. Paranoyak da olabilirler. Hemen hemen her hareketten, her hamleden endişe duyuyor bunlar. Mesela dünyanın değişik yerlerine sürekli heyetler göndermek suretiyle, o uydurma terör örgütü safsatasını millete kabul ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Benim korkum filan yok. Ben sadece Allah’tan korkuyorum. Ve millete karşı saygısızlıktan, insanlığa karşı saygısızlıktan korkuyorum. Dün gecekonduda oturuyordu o adam. Daha sonra villalara, saraylara kondu. Filoları var, gemileri var. Dünyanın değişik yerlerine taşıdığı milyarlarca para var. Bunlar 17/25 Aralık’ta ortaya çıkınca, kendini sağlam bir Müslüman görüyordu. Ayıplar meydana çıkınca onu da bizden ve bize sempati duyanlardan bildi. Dolayısıyla çok ciddi bir düşmanlık beslemeye başladı. Sonra insanları sorgusuz sualsiz içeri atmak için bu darbe senaryosunu uydurdu. Evet, bunlar onun paranoyasından kaynaklanan şeyler bir yönüyle. Zannediyorum korkuyla tir tir titriyor. Zannediyorum, yakından kendisini tanıyanlar tekme sallıyor, yumruk sallıyor duvarlara. Daha çok ıstırap içinde. Kuran-ı Kerim’in bir yerde ifade buyurduğu gibi ‘Siz şöyle böyle ıstırap çekiyorsanız, inanın onlar sizden daha fazla elem içinde kıvrım kıvrım kıvranıyorlar’.

Gülen, “Türkiye’nin kaderi açısından kim daha önemli, Fethullah Gülen mi Tayyip Erdoğan mı?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

Benim çok önemli olduğumu söyleyemem. Hiçbir işe yaramadığım kanaatindeyim ben. Bir şekilde ben büyütülüyorsam o arkadaşlar içtihat hatası yapıyorlar. Yanlış düşünüyorlar. İnşallah Allah affeder. Fakat Tayyip Erdoğan’ın selefleri Türkiye’yi AB, NATO ve evrensel insani değerler adına bir yere getirmişlerdi. Erdoğan, Türkiye’yi problemler sarmalına aldığından, hem Ortadoğu’dan hem de Orta Asya’dan koptuğundan dolayı bence Türkiye için artık zararlı bir insan haline gelmiştir. Cenab-ı Hak’a havale etmekten başka bir çare bilmiyorum. Allah’a havale ediyorum, Türkiye için. Cenab-ı Hak hidayet etsin. Yürüdüğü yanlış yoldan kurtarsın onu.

Şimdi, ‘öbür taraf’ ne diyor, sağolsunlar, Alman ve İspanyol meslektaşlarımız sayesinde güncellenmiş olarak biliyoruz.

Tabii, aynen PKK lideri Öcalan’la örgütün yükseliş yıllarında hiçbir mülakat yapılmadığı, yapılanların da ancak yıllar sonra yayınlandığı dönemdeki gibi, bu mülakat da – Can’ın tabiriyle – ikitdardaki zihniyete yandaş devşiren Türk medyası tarafından yayınlanmayacak, başka deyişle Türkiye kamuoyu bir kez daha ‘haberden mahrum’ edilecektir.

Bunu iki kere iki dört gibi biliyoruz.

Uçakta edilen lafları manşetlere çekmenin yaranma kriteri olduğu dönemindeyiz çünkü.

Bütün bunları gazetecilik adına yazdım; başta Gülenciler, herkes Gülencilikle uzaktan yakından alakam olmadığını bilir.

Aynı şekilde, gazetecilik adına sorum da hala baki:

Bu darbeyi kim örgütledi, kim planladı ve kim yönetti? Düğmeye kim veya kimler bastı? Cuntada kimler olacaktı?

Bunların cevabını bilmek hakkımız.

İkna edici somut kanıtları – boş lafları veya çoğu işkence altında alınmış ifadeleri değil – istemek görevimiz.

Şu anda hala ‘tek bildiğimiz, bilmediğimizdir’ safhasındayız.

Öyle.

belgg

Bu bakımdan, Murat Belge’nin T24’deki ‘Tahminler, Tahminler’ başlıklı yazısındaki kuşkularına katılıyorum:

Darbe girişimi oldu. Başarısızlığa uğradı ve girişim fiyaskoyla sonuçlandı. 15 Temmuz’da ne oldu, nasıl oldu, bütün anlatılanlara “işte böyle” diye önümüze konanlara rağmen, ne olduğunun yarısından fazlası meçhulümüz, bence. Bir gün gelir de öğrenir miyiz, o da meçhul.

Gelgelelim, olup bittikten sonra ne olduğunu görüyoruz. Binlerce kişi işten atılıyor, binlerce kişi hapse atılıyor; Tayyip Erdoğan’ın talep ettiği başkanlık sisteminde olması hayal edilemeyecek şeyler şimdi, bu ortamda, olabiliyor.

Zaten Tayyip Erdoğan kendisi, girişimin hemen ertesinde, “Bu Allah’ın bir lütfudur” demişti.

Şimdi, bu manzarayı görenler, “Yahu, bu işin içinde başka bir olmasın!” diyorlar.

Derken, çünkü bu memlekette “siyaset” denince bundan “komplo” anlaşılır. Vardır böyle toplumlar; örneğin, komşumuz ve birçok bakımından “ruh ikizi”miz Yunanistan. Orada da siyaset bir dizi komplo demektir.

Bu, son analizde toplumu bir özne (daha doğrusu, karmaşık bir “özneler yumağı”) olarak görmemek, kabul etmemek demektir. Ama tarih boyunca toplumun kendi hayatı üzerinde bir belirleme gücü olduğunu gözlemleyememiş toplumlarda, anlaşılır bir düşünme tarzıdır.

Siyaset adamları, siyasî örgütler, siyasî kurumlar “komplo yapmaz” değil; hepsi de, hem harıl harıl komplo yaparlar. Yapmazlar diye değil, hiçbir zaman yeterince etkili bir komplo olamayacağı için, siyasî olayları komployla açıklamayı aklımdan geçirmem. Anlatılan komplo teorilerine de inanmam. Dolayısıyla “15 Temmuz komplosu”na inanmadım.

Derken, geçen gün, Abdülkadir Selvi’nin yazısı yayımlandı. Selvi de bu “biliyorlardı” iddiasıyla uğraşıyor ve “bilmediklerini” kanıtlamaya çalışıyor. Çalışırken, “Biliyor olsa, eniştesinden haber alır mı?” diye soruyor.

Şimdi, el insaf, bunu söyleyen Tayyip Erdoğan. Birilerinin “biliyordu” dediği de o. Bırakın da enişte ya da neyse, olayın tarafı olmayan bir “tanık” söylesin- öyle bir olabilirse!

Abdülkadir Selvi, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın Ankara AKP İl Başkanı ile telefonda sık sık konuşarak teşkilâtın nasıl direnmeye yönlendirildiğini anlatıyor. Bu ilginç.

15 Temmuz’un bir komplo olduğunu düşünmüyorum. Peki, hepimizin bildiği tarihe sahip ve hepimizin bildiği koşullarda yaşayan Türkiye’de, AKP iktidarının, “Burada bir darbe girişimi olur mu?” sorusunu hiç aklına getirmeden varolacağına ihtimal veriyor muyuz?

Olmaz böyle bir şey.

İkinci soru: Bu hayatî şüpheyi taşıyan koskoca iktidar yapısı neler olduğuna dair hiçbir istihbarat edinmemiş miydi? Bu mümkün olabilir mi? Bu da bana çok zor görünüyor.

Yani, varmak istediğim nokta: İktidar, büyük bir ihtimalle, “15 Temmuz akşamı şöyle şöyle bir girişim olacak” bilgisine sahip değildi. Ama darbe ihtimaline karşı da teyakkuzdaydı. Kendisi ağustos tasfiyesine hazırlanırken, tasfiye olunacakların da bir hamlede bulunması ihtimalini herhalde düşünmüştü. Benim tahminim bu merkezde.

Akşam geç vakit Tayyip Erdoğan’ı televizyonda gördük. Halkı sokağa çıkmaya çağırdığını işittik.

Olaydan sonra yazdığım ilk yazıda bunun doğru olduğunu söylemiştim. Bugün de aynı kanıdayım. Halk oyuyla iktidara gelmiş bir parti, bir siyasî hareket böyle bir tehdit karşısında halkı sokağa çağırır. Bunun riski elbette vardır (ve sonuçlar ortada); ama risk almadan demokrasi pek olamıyor.

Yalnız, girişimden sonra anlatılanlardan, Cumhurbaşkanı bu çağrıyı yapmadan önce de sokağa çıkanlar olduğunu, mevziî bazı direnişlerin başladığını öğrendik. Öte yandan Abdülkadir Selvi’nin anlattıkları da – kanıtlamaya çalıştığı tezin tersine- bunu pek o kadar “spontane” bir hareket olmadığını düşündürüyor.

Yani, bundan çıkardığım tahmin de şöyle bir şey: Böyle bir ihtimal hep söz konusuydu ve dolayısıyla (bunun talimi yapılmasa da) ihtimal yürürlüğe girdiğinde neler yapılması gerektiği konusunda bir şeyler konuşulmuş, düşünülmüştü. Böyle olduğunu bilmiyorum ama tahmin ediyorum ve aynı zamanda bunun hem normal, hem de gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bunlar bir yana, girişilen hareketin bir hayli zayıf, örgütlenmenin bir hayli yalapşap olduğu kanısındayım. Görüldüğü kadar çocukça olmayabilir. İşlemediği için, olaydan sonra büsbütün saçma görünen bazı davranışların bir başka mantığı olabilir. Gene de cılız, acemi işi bir girişim. Onun için de, başından beri, başladığı anda başarısız olduğunu düşündürüyor düşünüyor ve savunuyorum. 12 Mart veya 12 Eylül gibi, bildik terimle “emir-komuta zinciri içinde” bir darbe “sokağa çıkarsak önlemesi zor” değil, “sokağa çıkması imkânsız” bir ortam yaratabilir.

Bu başka bir düzeye özgü, “yapısal”, stratejik analiz gerektiren bir konu. Girişimin başlarken başarısız olması, bundan hiçbir haberi olmadan kendini sokağa atanların cesaretini herhangi bir biçimde değiştirmiyor.

Bu da, kendi çapında, bir “makus tarihin tersine çevrilmesi” olayı sayılabilir.

“Tepkisiz” olduğunu söyleyip durduğumuz bu toplumu, koşullar evrildiğinde, pekâlâ tepki gösterebildiğini kanıtlayan bir olay bu. Onun için de çok önemli, çok da olumlu.

Dedikten sonra, işin “lütuf” diye nitelenen yanına bakabiliriz. Yarım yamalak görülen, “görülen”den öte, yarım yamalak olan demokrasiyi, Türkiye demokrasisini takviye eden, ayağını daha sağlam basmasına yardımcı olan bu olay, anti-demokratik, hukuk devletini çiğneyen uygulamaların yolunu açmasaydı.

“Darbecileri” yakalıyoruz derken Aslı Erdoğanlara, Necmiye Alpaylara bildik listedeki bütün o insanlara uzanan, demokrasiyle bağdaştırılması imkânsız baskıların yolunu açmasaydı. Baskıların değil, özgür tartışma ve uzlaşma, karşılıklı anlayışın yolunu açsaydı. Ama “o irade” değil, “bu irade” egemen.

Uncategorized içinde yayınlandı | 2 Yorum

‘Sizin de kapınız bir sabah ansızın çalınacaktır artık, hiiiç şaşırmayın’

”Neymiş? Mahkeme. Ne mahkemesi ya? Teröristin ne mahkemesi olacak ki?..”

Erdoğan’ın ABD ziyareti esnasında, bir vakıfta yaptığı konuşmada sarfettiği bu sözler, Türkiye’deki adalet ve hukuk anlayışının hangi çapta köküne kibrit suyu ekildiğinin ve ekileceğinin özeti.

16 Temmuz’dan sonra topluma narkoz gibi enjekte edilmeye çalışılan, ve maalesef ilk aşamalarda birçok aklı başında kişiyi de sel suyu misali bir süre peşinden sürükleyen ‘Yenikapı Ruhu’ da bu sözlerde gerçek anlamını bulmuş oluyor.

Herhangi bir demokrasinin bekası için belkemiği sayılan gazeteciliğin, ta Gezi protestoları günlerinden başlayarak sinsice terörist faaliyete eşitlenmesini bu sözlerin içine koyarsak, anlam daha netleşmiş oluyor.

Hem bugüne kadar hem de bugünden sonra medyada onurlu, bağımsız, özgürlük yanlısı ne kadar haberci-yorumcu varsa derdest edilmesinin ve ‘yargısız infaz’a mahkum edilmesinin özü de hiçbir yanlış anlamaya meydan bırakmayacak şekilde ayan beyan ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet gazetesinin MİT TIR’ları haberine mahkumiyet veren yargı gerekçesi nasıl bu yolda bir emsal ise, aynı şekilde Mehmet ve Ahmet Altan’ın tutuklanma getiren mahkeme kararı da düpedüz ‘faşizm’ çağrıştıran, hızlandırılmış bir süreci işaret ediyor.

Ahmet Altan’ın ‘öyle uyduramadık, böyle uyduralım’ tarzında, en ilkel yönetime sahip ülkelerde bile eşine az rastlanır bir şekilde, akıl ve iz’anın zerresini dahi taşımayan bir yöntemle cezaevine gönderilmesini bir yana bırakalım.

Asıl odaklanılması gereken konu, ikisi hakkında verilen tutuklama kararının sözde ‘gerekçeleri’dir.

Neden?

Çünkü, dönemin ruhuna – yani ‘Yenikapı Ruhu’na – damgasını vuran bu gerekçeler, Türkiye’de artık ağzını açanın, hiçbir sebep aranmaksızın kendisini hapiste bulmasının emsali olarak ‘hukuk tarihi’ kayıtlarına geçecek türdendir.

Aslında bu vahim kaymanın ön işaretlerini, Murat Belge’nin T24’te 12 Eylül 2015’te yayınlanan ‘Vermezsen 400’ü’ başlıklı makalesi hakkında Mayıs 2016’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten açılan davada fark etmiştik. Yazıda, hakaret bir yana, herhangi bir kişinin en temel anayasal eleştiri hakkını kullanmasından öte hiçbir şey yoktu. Tekrar tekrar okununca, suçlamanın nasıl bir absürtlük içerdiği ama daha önemlisi ne kadar karanlık bir ‘ağzını mı açtı, tıkın içeri’ döneminin gelmekte olduğu anlaşılıyordu.

Derken araya bir de kanlı darbe teşebbüsü girdi, cadı avının daha da büyümesi için Erdoğan’ın tabiriyle ‘Allah’ın Lütfu’ oldu, ilaç gibi geldi, ve şimdi devamını izlemekteyiz.

Bakın, Mehmet Altan’ın tutuklanması yönündeki karar gerekçesinde ne deniyor, okuyalım:

“Şüpheli Mehmet Altan’ın 14 Temmuz’da, yani darbe girişiminden sadece bir gün önce televizyon programında yaptığı konuşmada, ‘Türkiye devleti içinde de muhtemelen bütün bu gelişmeleri dış dünyada daha fazla belgeleyen, izleyen bir başka yapı da var. Onun ne zaman torbadan elini çıkaracağı, nasıl elini çıkaracağı belli değil.’ diyerek, askeri darbe ortamının var olduğunu ifade ettiği tespit edilmiştir.”

“Her özgürlük gibi basın özürlüğü de sınırsız değildir. Bizzat Anayasa ve Basın Kanunu’nda basın özgürlüğünün sınırları belirlenmiştir. Basın özgürlüğü kamu yararını hedeflemelidir. Bu anlamda kamuoyunu ilgilendirmeyen, güncel olmayan, gerçeğe aykırı olan, kişisel kin ve intikam aracı olarak kullanılan, sansasyon amacına hizmet eden, kendisine rakip olan kişi ya da kurumları çökertmeye çalışan açıklamalar kamu yararına yönelik olmaz. Askeri darbeye zemin hazırlamak maksadıyla propaganda mahiyetinde yıllar boyunca süreklilik arz edecek görüş bildirmek, yayın yapmak ve tek yanlı olarak bilgilendirmede bulunmanın haberleşme, düşünce ve kanaat hürriyeti ile düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi konusunda herhangi bir izahata gerek bulunmamaktadır.”

“Şüpheli Mehmet Altan’ın bilgi birikimi, eğitim durumu ve sosyal statüsü gereğince kolaylıkla bilebilecek durumda olmasına rağmen, yine herkesçe malum olduğu üzere örgüt kontrolünde olan televizyon programlarında örgütü açıkça desteklediği, yine çeşitli medya organlarında yazdıkları yazılarda da örgütün amacı doğrultusunda hareket ettiği, bu bağlamda ülkemizde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirilen askeri darbelere zemin hazırlanırken silah zoruyla devrilmesi hedeflenen yöneticilerin, ‘diktatör olduğu, hukuk tanımadığı’ algısının oluşturulmaya çalışıldığı, fiili olarak, ‘ülkeyi yönetenlerin her ne yolla olursa olsun iktidardan gitmesi gerektiği’ anlayışının hem ülke içerisinde hem de uluslararası toplumda yerleştirilmeye çalışıldığı, şüphelinin yazdığı yazı ve televizyon konuşmalarıyla bu algının oluşmasına katkıda bulunduğu dosyadaki delillerden anlaşılmıştır. Şüphelinin de arasında bulunduğu örgüt üyelerinin, özellikle, ‘Cumhurbaşkanı’nın diktatör olduğu, hukuk tanımadığı’ algısını yaygınlaştırmak suretiyle, ‘her ne yolla olursa olsun iktidarı bırakması gerektiği’ propagandası yaparak, toplumu askeri darbeye karşı çıkmamak üzere yönlendirmeyi amaçlamışlardır. Cuntacılar tarafından TRT’de silah zoruyla okutulan bildiride ifade edilen hususlar askeri darbeye gerekçe yapılmıştır.”

“Şüphelinin, 14 Temmuz’da Can Erzincan TV’de yayınlanan programda, açıkça darbe çağrısında bulunduğu dosya kapsamındaki tüm delillerden anlaşılmakla, şüphelinin üzerine yüklenen, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve terör örgütüne üye olma’ suçlarını işlediğini dair kuvvetli suç şüphesinin var olduğu kanaatine varılmıştır.”

altans

Ahmet Altan hakkında da ‘öyle beceremedik, böyle becerelim’ tarzında ikinci bir yakalama kararına ve tutuklanmasına zemin teşkil eden gelişme ise bundan da vahim bir durumu sergilemekte.

Karar özetle diyor ki:

Ahmet Altan darbe girişiminden haberdardır ve 14 Temmuz’da katıldığı Can Erzincan Tv yayınında ‘askeri darbe girişimine zemin hazırlamak’ ve ‘kamuoyunun algısını şekillendirmek amacıyla’ hareket etmiştir.

Bununla yetinmeyen yargıç, Altan’ın 12 Mayıs 2016’da yayımlanan “Mutlak Korku” ve 27 Haziran 2016’da yayımlanan “Ezip Geçmek” başlıklı yazılarında da ‘darbeden haberdar olduğunu ve darbeye zemin hazırladığını’ da ekliyor.

Yetmiyor.

Söz konusu mahkeme kararında, darbe günlerinde kapatılmış olan, ve Ahmet Altan’ın 12 Aralık 2012’de (yani darbeden neredeyse 4 yıl önce) istifa ettiği Taraf gazetesi bir hayalet olarak devreye giriyor.

Ve mahkeme kararında, Taraf Gazetesinin, FETÖ mensuplarının silahlı kuvvetlerde etkin olması için yürütülen Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk, Amirallere Suikast, Poyrazköy gibi davaları yürüten FETÖ’nün yargı ayağındaki mensupları ile irtibatlı olarak kamuoyu oluşturmak amacıyla habercilik anlayışının dışında yayınlar yaptığı anlatılıyor.

“Özellikle dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması sürecinde yapmış olduğu yayınlar nedeniyle hem Türk Silahlı Kuvvetleri hem de Genelkurmay Başkanı hakkında kamuoyu oluşturulduğu değerlendirildiğinde, FETÖ’nün amaçları doğrultusunda yayın yapan gazete ve genel yayın yönetmeni şüphelinin FETÖ’nün gayesinde hizmet ettiği değerlendirilmiştir.”

Bu da yetmiyor, sözümona gazetecilik dersi de verilirken dehşetengiz bir sonuca varılıyor:

‘Yapılan yayıncılığın Basın Kanunu’nda belirtilen tarafsız ve objektif haber verme anlayışının dışında icra edildiğinden suçun niteliği gereği zaman aşımı sürelerinin uygulanamayacağı açıktır.”

Ne diyor anladınız mı?

‘Zaman aşımı yoktur’ diyor!

Yani?

Yani, torbanın ağzı sonuna kadar açıldı, ona istediğimiz tarihli gazeteyi, TV kanalını paşa gönlümüz ve talimatımız ne diyorsa tıkıştırırız, diyor.

12 Eylül darbecileri bişle bu mantık karşısında, inanın, dehşete düşebilirdi.

Bağımsız Gazetecilik Platformu’nun (P24) başyazısında, bu gerekçeler hakkında şu görüşün altı çiziliyor:

”Hukuk sisteminin, hükümeti eleştiren herkesi “darbecilikle” suçlamaya yönelik yeni bir anlayışı benimsediği ve uygulamaya koyduğu Mehmet Altan hakkında verdiği kararla ortaya çıktı.’

Bu gerekçeler silsilesinin esas anlamı açıktır:

Eskiden yarı-utangaç bir dille empoze edilen ‘gazeteciliği kriminalize etme’ döneminin yerini, ‘gazetecilik de suçtur, eleştiri hakkı da’ dönemi almıştır.

Bu gerekçelerin herhangi bir gün, herhangi bir medya organı için, herhangi bir keyfe keder yayın, haber ve yorum için kullanılmasının yolları – zaten yarı açıktı – tamamen açılmıştır.

Faşizm denen şey, düşünce ve ifadenin, itiraz hakkının sıfırlandığı, ağzını açanın kodesi boyladığı bir düzen olduğuna göre, adını varın siz koyun.

Faşizm, ‘ben geldim, Türkiye’ye çöreklendim, durumdan memnuniyetsizliğini ortalık yerde belirten kimsenin gözünün yaşına bakmayacağım, ayağınızı denk alın ve susun!’ demektedir.

Bunun adını böyle doğru koyduğunuzda, akıl ve vicdan sahibi, sözünü sakınmayan bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları şu dehşetengiz gerçekle karşı karşıyadır:

‘Polis bir sabah ansızın kapınızı çalabilir.’

İçeri tıkılan da, bir daha kolay kolay dışarı çıkamaz.

Çıkamıyor zaten.

Ona buna ‘oh olsun’, ‘hak ettiler’ demenin, sessiz kalmanın bedeli ağır olacaktır. Zira Faşizm renk körüdür, onu bunu ayırt etmez, sırası gelince onu da halleder, işini bitirir.

Bilesiniz.

gsd_logo_turkce_200px

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye’nin ekonomik görünümü kararıyor: Moody’s de kredi notunu düşürdü

Türkiye ekonomisi ilgili tablo her geçen gün biraz daha kararıyor.

Peşpeşe gelen işaretler, blogu güncellemeyi gerektirdi.

Son olarak uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin görünümünü ‘durağan’ olarak belirlerken notunu ‘Baa3’ten ‘Ba1’e düşürdü. Moody’s daha önce yüzde 3’e düşürdüğü Türkiye’nin 2016 büyüme tahminini de 2016-2019 dönemi için yıllık ortalama yüzde 2.7’ye çekti.

‘Ba1’ yatırım yapılabilir durumda görülmeyen ülkelere verilen bir not.

Moody’s’den yapılan açıklamada, dış finansman yükümlülüklerine yönelik risklerin artması ve kurumsal güç ve büyümenin zayıflaması gerekçe gösterildi.

Çalışma, darbe girişiminin ardından 18 Temmuz’da başlatılmıştı.

Böylece Türkiye’nin üç büyük derecelendirme şirketinden ikisindeki notu yatırım yapılabilir düzeyin altına çekilmiş oldu.

Türkiye’nin kredi notunu daha önce de ‘yatırım yapılabilir’ düzeyin altında tutan Standard & Poor’s darbe girişimi sonrası Türkiye’nin notunu daha da indirmişti.

Diğer kredi derecelendirme şirketi Fitch ise Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir düzey’in üstünde tutuyor.

Türkiye’nin ülke notunun en az 2 büyük kredi derecelendirme kuruluşu tarafından yatırım yapılabilir seviyede değerlendirilmesi, Türkiye tahvillerinin, görece daha muhafazakar fonlar tarafından alınabilmesi anlamına geliyor. JPMorgan 20 Temmuz tarihli raporunda, Moody’s’in Türkiye’nin notunu yatırım yapılamaz seviyeye indirmesi durumunda, 7.2 milyar dolarlık devlet tahvili ve 1.5 milyar dolarlık şirket tahvilinin zorunlu satış riskinde olduğu tahmininde bulunmuştu. Bu, ilk elde toplamda 10 milyar dolarlık bir para çıkışı anlamına demek.

Haber sitesi Diken, şu noktalara dikkat çekiyor:

Riskten kaçınan bazı büyük uluslararası fonlar sadece en az iki yatırım yapılabilir nota sahip ülkelerin varlıklarına para yatırabiliyorlar. Moody’s tarafından yayınlanan değerlendirmede kredi notunun üç yıl önce yükseltilmesinden bu yana ekonomide kaydedilen gelişmelere dikkat çekilerek, “Süreklilik arz eden yüksek siyasi risk ve oynak yatırımcı güveni nedeniyle ülkenin zayıf dış pozisyonundan kaynaklanan şok ihtimali daha belirgin hale geldi” denildi.

Moody’s değerlendirmesine şöyle devam edildi: “Ülkenin Baa3 (yatırım yapılabilir) kredi notunu destekleyen kurumsal yapının yüksek gücü ve sağlıklı ekonomik görünüm gibi temeller bozuldu. Dışarıdan kaynak bulan, tüketimden güç alan ekonomiden kaynaklı sınırlamaların belirgin hale gelmesi, reform gündeminin güç kaybetmesi ve yatırım ortamının zayıf kalmasıyla birlikte Moody’s gelecek yıllarda büyümenin yavaşlamasını beklemektedir.”

Moody’s not indiriminin ardından üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu arasında Türkiye’ye yatırım yapılabilir düzeyde not veren tek kuruluş olarak Fitch kaldı.

Fitch Türkiye’yi negatif görünüm ve yatırım yapılabilir en düşük seviye  BBB- ile, S&P ise negatif görünüm ve yatırım yapılabilirin iki kademe altı BB düzeyinde derecelendiriyor.

Türkiye’nin kredi notuna baz oluşturan koşullarda gelecek iki üç yıl içinde ‘yavaş bozulma’ beklediğini ve ekonominin içinde bulunduğu durumu Ba1 kredi notunun daha doğru yansıttığını belirten Moody’s durağan not görünümünün ise ekonomik şoklara esnek tepkiler verilmesini sağlayacak güçlü bütçeden kaynaklandığını belirtti.

Kırılgan bir finansal ve jeopolitik ortamda bulunan Türkiye’nin yabancı sermayeye dayalı bir ekonomi olduğuna dikkat çeken Moody’s, son iki yılda yabancı sermaye akımlarının aniden tersine dönme olasılığının ve ‘en kötüsü düşünüldüğünde’ ödemeler krizi ihtimalinin arttığına dikkat çekti.

Moody’s daha önce de yüksek olarak nitelediği Türkiye’nin dış borçlarının artmaya devam ettiğini belirterek, “Artan dış finansman gereksinimi, iç siyasi riskteki artış ve jeopolitik risklerin süreklilik arz etmesi… Türkiye’de ödemeler dengesi krizi ihtimalini, kredi notunun (üç yıl önce) yükseltildiği döneme kıyasla artırmıştır” dedi.

Türkiye’de dış şokların etkilerine karşı koyacak ‘tampon’ların zayıflığının sürdüğüne dikkat çeken Moody’s, buna karşılık bankaların döviz rezervlerinin gelecek 12 ayki yükümlülükleri karşılamaya yeterli olacağını belirtti.

Moody’s Türkiye ekonomisini ülke dışından sermaye bulunan ve tüketime dayalı büyüme modelinden, daha dengeli bir modele kavuşturacak reformların süreklilik arz ederek uygulanabilme olasılığını düşük gördüğünü belirterek şöyle devam etti: “Güç kaybeden kurumların dikkati kısa vadede büyümeyi artırma gereksinimi, artan güvenlik risklerine karşılık verilmesi, darbe girişimi sonrası gücün konsolide edilmesi ve aynı anda anayasa değişikliği gibi konular arasında bölünecek. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda dış risklerin azalması ihtimali düşük, hatta yükselmesi olası.”

Türkiye’de ekonomi politikaları ve ilgili kurumların gücünün, kredi notuna negatif görünümün verildiği 2014 yılından bu yana erozyona uğradığını belirten Moody’s, darbe girişimi sonrası bunun hızlanabileceğini belirterek şu görüşü savundu: “Kurumların gücünün erozyona uğraması hem önümüzdeki yıllarda ekonomik büyümenin hızı; hem de daha dengeli ve sürdürülebilir büyümenin yakalanması ve dış baskıların hafiflemesi için hükümetin gerekliliğini tespit ettiği yapısal reformların uygulanması göz önüne alındığında olumsuzdur.”

Değerlendirmede hükümetin darbe girişimi sonrası başlattığı tasfiyeler ve Gülen Cemaati’yle bağlantılı şirketlere karşı attığı adımlar nedeniyle politikalarının öngörülebilirliği ve hukukun üstünlüğü konusunda endişe oluştuğu da belirtildi: “Örnek olarak yüksek sayıda memurun görevden alınması politika yapan kurumların hem yasa yapıcılık hem de reform programının uygulanması alanındaki becerileri hakkında şüphe yaratıyor. Hükümetin Gülen Cemaati’yle bağlantılı kurumlara karşı attığı adımlar da, özel yatırımın korunması ve yatırım ortamı hakkındaki endişeleri artırarak ülkenin büyüme patikasını olumsuz etkileyebilir.” 

Ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez, değerlendirmesinde, ”Moody’s’in Türkiye notunu düşürürken kullandığı gerekçeleri ayrıntısıyla ve kaynağından incelediğimizde not düşürme gerekçelerinin doğru olduğunu görüyoruz’ diyor; ‘yatırım yapılabilir ülke olma statüsünü kaybettik; asıl etki pazartesi sabahı ortaya çıkacak..”

Karara Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten gelen ilk tepki de, sorunların varlığını inkar etmek yerine, kabullenme yönünde:

”Rating kuruluşlarına vereceğimiz en iyi cevap yapısal reformları daha da hızlandırmak, mali disiplini korumaktır. Durmak yok, reformlara devam…”

‘Kırılma noktası’ anlamındaki söz konusu gelişme öncesinde, bir kaç gün önce yazdığım blog şöyle:


Nasıl oluyorsa oluyor, AKB kabinesi içinden doğrulara dokunduran bakanlar seyrek de olsa çıkıyor.

Bunlardan biri, Ali Babacan ardından ekonominin ayakta kalması için omurga görevini sürdüren Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek.

Şimşek, bir TV programında şunları söylemiş:

“Ekonomik hedeflerde revizyona gidilebilir. Büyüme hedeflerinin aşağı yönlü, cari açık beklentisi yukarı yönlü revize edilebilir.’

Eklemiş:

“Tüketici kredileri öngörümüzden daha fazla yavaşladı. Tüketici kredileri reel anlamda düştü. Ekonomideki yavaşlama temmuzdaki başarısız darbe girişiminin ardından derinleşti.”

Şimşek’e göre, vatandaşların daha çok tasarruf etmesi bundan böyle şart.

simsek-gorevden-alin-cc0e7ceb523f296486c1

Yavaşlama derinleşti demek, işler hayli kötü demek.

Tabii stüdyoda karşısında oturanlar gazetecilik nedir unuttuğu veya risk almayı sevmediği için ‘nasıl yani?’ diye üstelememişler.

Farkında mısınız bilmiyorum:

Medyanın AKP boyunduruğu altın alınmasıyla dört koldan yayılan oto-sansür dalgasının en önemli göstergelerinden biri, rasyonel ekonomi değerlendirilmelerinin yapıldığı köşelerin birer birer söndürülmesi oldu. Mesela, bu alana özel önem veren Radikal online kapanınca, orada yazan ve kamuoyunu aydınlatan uzmanlar bir anda ortadan kayboluverdi.

Peşpeşe el konan diğer gazeteleri saymıyorum bile.

İktidar gerçeklerin üzerindeki sis perdesinin kalıcılığından memnun, tozpembe gözlükle yazanların etkisinin artmasından da. Medya patronu da, ‘böyle bereketli dönemde yağcılıkla ne götürürsem kar’ kafasıyla, verilerin kamuyla paylaşılmasına hiç sıcak bakmıyor.

Herşeyi kaba, lumpenleşmiş bir siyaset ileri siyaset geri tartışmasına indirgeyen, her gün yeniden ‘iç düşman mitolojisi’ tazeleyen ülkenin zavallılaşmış sözüm ona fikir alışverişini izliyoruz içimiz acıyarak.

Geçen gün konuştuğum bir yabancı bankacının ‘medyanız bitti, artık hiçbir ekonomik veriye güvenemez hale geldik, haber akışı sağlıksız; bize de size de yazık’ demesi de, mevzunun başka bir boyutu.

istih

Önceki NAR’da OHAL uygulamalarının hukuksal ve siyasal etkilerinin kalıcı olacağını, Türkiye’ye en büyük zararı vereceğiğine değinirken, yaşatılanların sosyal boyutlarına da hafifçe değinmiştim.

21 Temmuz (OHAL ilanı) sonrası başlayan – AKP’nin Naziler dönemindeki tabiri hatırlatan – ‘temizlik’ sürecinde, devlet içindeki tasfiyeler, açığa almalar ve kovmalar, aslında muazzam bir işsizlik dalgası anlamına geliyor. Bir kaba değerlendirmeye göre bundan en az 2 milyon TC vatandaşı etkilenecek. Söz konusu rakama, Güneydoğu illerinde Temmuz 2015’den bu yana en az 350 bin kişinin işinden gücünden, yerinden yurdundan edilmesine yol açan çatışmalar, operasyonların ‘çarpan etkisi’ dahil değil.

100 yıl öncesinin Ermeni tehciri esnası ve sonrasında Osmanlı tebaası Ermenilerin malvarlıklarına zorla el konmasına benzeyen bir şekilde, Cemaat mallarının kayyum marifetiyle gaspedilmesi de sosyal çalkantıya – istihdam anlamında – ne ekler, şu anda sadece sezebiliyoruz.

Göstergeler hayra alamet değil.

seyfi

Geçen ay yayınlanan işsizlik rakamlarındaki artışta büyük alarm işaretleri gören Prof Seyfettin Gürsel, T24’teki dünkü yazısında ”Bugün açıklanan Haziran dönemi işsizlik rakamları bir ay arayla bana ikinci şoku yaşattı’ diye giriyordu konuya.

Ve şöyle yazıyordu:

Mayısta nisana kıyasla 0,5 puan birden artan tarım dışı işsizlik oranında  2008-2009 krizinden bu yana görülmemiş boyutta bir sıçrama ortaya çıkmıştı. Böyle bir şoku kimse beklemiyordu.

Mayıs dönemi sıçramasını en kötü ihtimale ılımlı bir artışın takip etmesi beklenebilirdi. Heyhat…. Haziran döneminde işsizlikte daha da güçlü bir artışın gerçekleştiği görüldü. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış rakamlara göre genel işsizlik oranı yüzde 10,3’ten 10,9’a, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 12,3’ten 12,9’a 0,6 puan arttı. İki ay gibi kısa bir dönemde işsizlik oranlarındaki artış 1 puanı bulurken,  işsiz sayısındaki artış 300 bine ulaşmış durumda. Haziran dönemi  (Mayıs-Haziran-Temmuz) itibariyle ülkede 3 milyon 324 bin kişi iş arıyor. İşin vehametini vurgulamak için genç işsizlik oranının iki ayda yüzde 17,7’den 20,5’e tam 2,8 puan arttığını de eklemek isterim.

Mayıs dönemindeki sıçrama, işgücü normal trendinde artarken istihdamda ortaya çıkan sert frenin sonucuydu… İstihdamı hizmet sektöründeki 53 binlik artış sürüklemişti. Haziran döneminde yaşanan ikinci şokun ise çok büyük ölçüde istihdamdaki gerilemeden kaynaklandığı görülüyor. Sanayi istihdamı 56 bin, inşaat ise 66 bin istihdam kaybetmiş, durumda. Hizmetlerdeki artış ise 28 binle sınırlı. Toplamda 94 bin gibi muazzam bir istihdam kaybı söz konusu. Krizden bu yana zaman zaman aylık istihdam kayıpları görülmekle birlikte bu boyutta bir kayıp olmamıştı.”

Hükümet yetkililerinin istihdam şokunu 15 Temmuz darbe teşebbüsünün neden olduğu travmatik ortama bağlayacaklarından emin olabiliriz. Haziran dönemi rakamları üç aylık ortalamayı ifade ettiğini hatırlatayım. Nisan ayı çıkıyor yerine Temmuz ayı giriyor. Temmuzun ikinci yarısında önemli sayıda firmanın işe alımları ertelemesi anlaşılabilir bir durum. Ancak bu ertelemenin istihdamdaki depremi tümüyle açıkladığı kanaatinde değilim.

Birinci çeyrekten ikinci çeyreğe GSYH artışının yüzde 0,3 gibi çok düşük bir oranda kalmasının bu duraklamada kısmen pay sahibi olması kuvvetli bir ihtimal. Ancak üçüncü çeyrekte ekonomik büyümenin de daha düşük gelmesi bekleniyor.

Ama şimdiden krizi izleyen yüksek büyüme-yüksek istihdam artışı sürecinde genel işsizlik oranının yüzde 8’e (Haziran 2012), tarım dışı işsizlik oranının da aynı dönemde yüzde 9,8’e  kadar gerilemişken dört yıl sonra sırasıyla yüzde 10,9’a ve 12,9’a yükseldiğini, ekonomik büyüme düşük kaldığı takdirde bu artışın kalıcı bir eğilime dönüşebileceğini belirtmek isterim.

Bir başka gösterge, şirket iflaslarında yükselen rakamlar. Pelin Ünker’in bugünkü Cumhuriyet’te yer alan haberi 16 bin şirketin iflasın eşiğinde olduğunu aktarmaktaydı.

Euler Hermes Türkiye Üst Yöneticisi Özlem Özüner’in verdiği bilgilere göre Türkiye için 2016 sonunda iflas artış öngörüleri 2015’e göre yüzde 8 dolayında, yani 8 puan daha yükseliş söz konusu. İflasların artmasındaki en önemli etkenlerden birinin tahsilat zorluğu ve, en sıkıntılı sektörler kimya ve perakende.

‘Tahsilat zorluğu, 44 ülkeden 22’sinde ciddi veya çok yüksek seviyede ve Türkiye, tahsilatın en zor olduğu ilk 20 ülke arasında 19’uncu sırada yer alıyor’ diyor Özüner. ”Gelişmekte olan ülkeler arasında Çin, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye en sıkıntılı olanlar.”

Cumhuriyet’in toparlamasında şu noktalar dikkat çekiyor:

  • Perakende sektöründe Türkiye’ye özgü girişimci doygunluğu ve fiyat odaklı rekabet kâr marjlarını derinden etkiliyor; hane halkı tüketim eğilimlerine etki eden kur hareketleri ve bunun sonucundaki tüketim alışkanlarında yaşanan görece ufak düşüşler bile olumsuz etkiyi artırarak perakende sektöründeki birçok firmanın ödemelerini zamanında yapamamasına yol açıyor.
  • Elektronik, Hızlı Tüketim Malları, Tekstil gibi bazı sektörlerdeki perakende oyuncu sayısının iç talebi karşılamanın da ötesinde fazla sayıda oyuncu olduğu görülüyor ve söz konusu durum geçmişte gelişmiş ülkelerde yaşandığı gibi hali hazırda yaşanan konsolidasyonların da (örneğin şirket birleşmeleri ve satın almalar) artarak devam edeceği yönündeki öngörüleri destekliyor.
  • Kimya sektörü büyük oranda ithalata bağımlı bir sektör olması nedeni ile kurdaki değişimlerden çok çabuk etkileniyor ve Türk Lirası’nın değer kaybı ya da hızlı dalgalanmalar firmaların nakit akışını bozduğundan özellikle KOBİ ve Alt ve Orta Ticari sınıflandırmada yer alan özkaynak tabanı zayıf firmalarda derin etkiler bırakabiliyor.
  • Ayrıca finansör konumdaki banka, leasing ve faktoring şirketleri de dahil olmak üzere ticari hayatın içinde olan tüm aktörleri olumsuz etkilediği görülüyor.

(Son bir ay içerisinde Türkiye genelinde mali durumu bozulan ve borçlarını ödemekte zorlanan 15 şirket konkordato davası açtı. İflas erteleme başvuruları OHAL süresince yasaklanırken, borçlarını ödemekte zorlanan şirketler iflastan kurtuluşu konkardato davası açmakta buluyor. Hukuk çevreleri son 12 yıldır kullanılmayan konkordatonun OHAL yasakları ile birlikte yeniden gündeme geldiğini vurgularken, son bir ayda 15 firmanın konkordato için başvurduğu belirtiliyor. Kanun hükmünde kararnameyle (KHK) iflas erteleme talepleri 1 Ağustos 2016 tarihi itibariyla yasaklanmıştı. Konkordato, iflas ertelemeye göre uygulaması daha zor ve iflas riski daha yüksek bir yöntem olarak biliniyor. Hukuk terminolojisine ‘İflas anlaşması’ olarak da geçen konkordato, batık durumdaki bir şirketin borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve bunu ilan etmesi sonrasında alacaklıları ile yaptığı bir anlaşma olarak tanımlanıyor. Borçlu bu anlaşma ile alacaklıların üçte ikisiyle anlaşarak borçlarının en az yarısını ödemeyi, kalanını ise belli bir plan takviminde ödeyeceğini taahhüt ediyor. Konkordato alacaklıların büyük bir kısmının rızası ile gerçekleşirken, İflas ertelemede ise Ticaret Mahkemesi’ne sunulacak iyileştirme projesi dikkate alınıyor.)

iflas

İşsizlik artışı, yükselen enflasyon ve şirket iflaslarındaki yükselişe yabancı sermaye girişindeki durgunluğu da eklersek, bazı temel göstergelerin olumsuz gidişata ne denli ışık tuttuğunu anlamış oluruz.

Sorun tabii ki yapısal, ve hızlanan bozulmanın arka planında devlet ve çevresine kümelenen siyaset sınıfının zihniyet çürümesi yatıyor.

Genel tabloyu, bir aradan sonra nihayet yazıları yayınlanmaya başlayan Uğur Gürses şöyle değerlendirmekte bugünkü Hürriyet’te:

2013 Mayıs’ından bu yana, Türkiye’de ekonomi ve mali piyasa, politik krizin de etkisiyle inişli çıkışlı çalkantılar içinde seyrediyor. O tarihten bu yana, ‘yeni hikâye’ yaratmak yerine, reform yapıyormuş gibi politik tablo, reform adıyla sunulanları da hikâyeye çevirme tablosu var. Nedeni de, reform ihtiyacının, uluslararası finans çevrelerinde ve en önemlisi kredi dereceleme kuruluşlarınca artık bir zorunluluk olduğunun çokça dile getirilmesi.

Türkiye’nin çarklarını döndürmek için sermaye çekebilmesi, daha doğrusu bol para döneminde yaptığı yüklü borçlanmaları yenilemek ve geri ödemek için ileriye dönük bir hikâye, bir sürdürülebilirlik şart çünkü.

İşin kötü tarafı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iyice açığa çıktı ki; kamudaki yönetişim yapısı, kurumlar ve kurallar çökükmüş meğerse. Hukukun üstünlüğünün çökmüş olduğu bir ortamda, liyakat yerine siyasi ve cemaat sadakatine dayanan atama yapılan adalet sisteminde, örneğin ‘ticari konularda uzmanlaşmış yargısal süreçler için reform’ çabasının anlamı tartışılır.

15 Temmuz sonrasında da, tuhaf biçimde ülkeyi yönetenleri bile rahatsız eden, OHAL şemsiyesi altında hukuktan uzak uygulamalar ortaya çıktı. Türkiye’nin küresel dalgalardan etkilenmeden kendi gemisini yürütmesini sağlayacak olan ‘yeni hikâye’ reformlardı, ne yazık ki altı boşaltıldı.

Türkiye’ye iki yatırım sınıfı kredi derecesi veren kuruluştan biri Moody’s, 2014 Nisan ayında; bu yatırım sınıfı notun ileriye dönük görünümünü de ‘negatife’ almıştı. 2015 içinde yayınladıkları notlarda, bu ambalajı gösterilen ‘reform hikâyesini’ oldukça önemseyen değerlendirmeler vardı. Ciddiye alsaydık, ‘negatif görünümü’ durağana çevirmek için çapa olarak kullanabileceklerdi. Oysa bizim açımızdan gösterilen şuydu; zaman daralıyordu. Zira genelde ‘negatif görünümde’ tutma süresi 24 ay civarında idi. Ya durağana çevrilecek ya da not indirimi yapılacaktı.

Şimdi 30. aya girdik.

15 Temmuz sonrasında doğrudan not indirimine gitmek yerine, 18 Temmuz’da ‘not indirimi için değerlendirmeye’ gitme kararı, aslında bizim için bu süreden bir avans anlamına geliyordu. Moody’s işleyişine göre not indirimi değerlendirmesi 30-90 gün arasında tamamlanıyor. Pratikteki ortalama ise yarı süre; yani 45 gün. Biz bu süreyi de heba ettik. Aradan 3 yıldan fazla zaman geçti; biz “Fed ne yapacak?” sorusuna ve sonucuna Mayıs 2013’den çok daha bağımlıyız artık.

gsd_logo_turkce_400px

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AKP artık OHAL’i kaldıramaz, çünkü…

En son söylenecek şeyi en baştan söyleyeyim:

OHAL, 2011 seçimleri ardından tepetaklak yuvarlanma trendine giren Türkiye’yi yönetme krizindeki en belalı aşamadır ve bu bela sarmalı AKP’nin kendisi üzerinden, ülkenin başına sarılan belaları katlanılamaz hale getirecektir.

OHAL bir ‘dönme dolap’tır.

Kanlı darbe girişimi ardından önünde açılan fırsat penceresini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alelacele tabiriyle ‘Allah’ın lütfu’ olarak gören AKP, ülkeyi bir tek-parti rejimine mahkum kılmak için kendisini bu dönme dolabın içine atarken, aslında herşeyiyle, çözüm bekleyen bütün büyük meseleleriyle beraber bütün Türkiye Cumhuriyeti’ni bu dönme dolabın içine atmış oldu.

Şimdi bu dönme dolap dönerken hep aynı hazin manzarayı döne döne, tekrar tekrar izlemeye mahkum edildik.

Her dönüşte daha da beter bir hal alan manzarayı izliyor herkes.

OHAL, göreceksiniz, Saray’ın ve AKP’nin ayağına dolanmakta olan bir zincirdir, ve bu zincirden kurtulması artık kolay kolay mümkün görünmemektedir.

Üç aylık sürelerle gerekirse sonsuza kadar uzatılması mevzuata göre mümkün görünen OHAL, bana sorarsanız, artık kalkmayacaktır.

Çünkü Saray ve AKP’nin eşine az rastlanır bir fırsatçılıkla gönüllü girdiği bu girdap, çıkışı olduğu takdirde partinin de sonunu getirecek, (haydi biraz da sübliminal bir mesaj vereyim (!), tozu dumanı birbirine katacak, sel suyu misali önüne çıkanı sürükleyip götürecek, istikrarsızlığa istikrarsızlık ekleyecektir.

ohal

Bu kilit meselenin üzerine gidebilen az sayıdaki bağımsız medya organından biri olan Cumhuriyet, bundan sonra olacakların işaretlerini vermekte.

21 Temmuz’da ilan edilen OHAL sürecinde bugüne kadar çıkarılan toplam sekiz Kanun Hükmünde Kararname (KHK), Meclis’in tatile girmesinin de yardımıyla, Yıldırım Hükümeti’nin serbest koşuyla bildiğini okumasına yardımcı olmuştu, ama Meclis henüz lağvedilmediğine (!) ve üç aylık süre ardından uzatma teklifi Genel Kurul’a getirileceğine göre müstakbel sarsıntılar kendisini şimdiden haber veriyor.

Bilindiği üzere, CHP, uygulamada muazzam idari, hukuksal ve sosyal sorunlar yaratan KHK’lerin Anayasa Mahkemesi’ne götürüleceğini duyurmuş, AKP’den ‘olmaz öyle şey’ yanıtı da gecikmemişti.

Ama AKP’nin işi kolay da değil. Çünkü Meclis bu konuda çok sert tartışmalara gebe. Bu nedenle yeni Alicengiz oyunları da devrede. Çatışma, KHK’lerin içeriğinin değiştirilmesi veya aynen kalması konularında yaşanacak, açık.

Cumhuriyet’in dünkü haberinden şunu okuyoruz:

”AKP, yeni yasama yılında OHAL kapsamında çıkarılan 8 KHK’de muhalefetin eleştirileri doğrultusunda değişiklik yapılması için 3 partiden oluşacak bir komisyon kurmayı planlıyor. CHP ise, AKP’nin KHK’leri komisyona havale etme tavrını ‘oyalama taktiği’ olarak görüyor. KHK’lerin Meclis’teki görüşmeleri sırasında önergelerle değiştirilebileceğini kaydeden AKP yöneticileri, bunun için AKP, CHP ve MHP temsilcilerinden oluşturulacak bir komisyon kurularak değişiklik taleplerinin burada görüşüleceğini belirtti. Ancak AKP’nin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘bal gibi olur’ dediği belediyelere kayyım atanması başta olmak üzere birçok tartışmalı düzenlemeden geri adım atması beklenmiyor.”

 ”AKP, KHK’lerin uzun süre tartışılmasını önlemek için ‘temel yasa’ yöntemiyle Meclis’ten geçirmek istiyor. Meclis tatile girmeden önce ilk KHK ile ilgili olarak bu yönde karar alındı. Diğer KHK’lerin de aynı yöntemle hızla Meclis’te görüştürülmesi planlanıyor. CHP ise AKP’nin komisyon oluşturulması düşüncesini ‘oyalama’ taktiği olarak görüyor.”

(İçtüzüğe göre ‘temel yasa’ olarak görüşülmesine karar verilen yasalar, bölümler halinde görüşülüyor. Her bölüm 30 maddeyi geçemiyor. Genel kuruldaki görüşmeler sırasında, bir bölüm tek bir madde gibi ele alınıyor ve bölüm içindeki maddeler için yalnızca önergeler üzerinde görüşme açılıyor. Maddeler üzerinde tek tek gruplar adına konuşma yapılmıyor. Böylece hükümet, örneğin 90 maddelik bir yasa tasarısını 3 bölüm halinde maddeler halinde tek tek görüşülmesi durumunda en az 3-4 hafta sürebilecek çalışmayı en fazla bir hafta içinde tamamlayabiliyor.)

Meslektaşım Çiğdem Toker, bu Alicengiz oyununu gazetedeki köşesinde açık seçik izah ediyor:

Toplumsal sarsıntı yaratan, kitlesel önemi olan herhangi bir olayla ilgili komisyon kurulması, o sorunun TBMM’ce ciddiye alındığını topluma yansıtma yoludur. Gelgelelim Meclis kulislerine aşina olan bilir ki belirli bir süre için kurulan komisyonlar çalışıp rapor üretse bile komisyon süreçlerinin “icrai” sonuçlarına ender rastlanır. “Komisyon’a havale” ifadesi tam da bu nedenle, gerçekte çözülmek istenmeyen dosyalar için kullanılan bir deyime dönüşmüştür. Realite böyledir böyle olmasına ama diğer yandan komisyon kurmak iktidar partisinin istikrarlı biçimde kaçındığı işlerin başındadır. Genel kurul arşivi, AKP’nin ilk iktidar yıllarındaki “faili meçhuller”den başlayarak, can yakıcı her konuda muhalefet partilerinin komisyon talebini ret kararlarıyla doludur.  AKP, komisyon kurup OHAL kararnamesi eleştirileri doğrultusunda düzeltme yapacakmış. Kayyım maddesini Torba Yasa’dan sözüm ona çıkarıp (19 Ağustos) sahte bir “uzlaşma” görüntüsü verdikten sadece iki hafta sonra OHAL KHK’siyle ilan etmiş parti yani.

İnsan bu çağda, mümeyyiz olmayan bir çocukla iletişiminde dahi azami açıklığı seçerken, AKP’nin kendisi dışındaki siyasi alana baktığı zekâ düzeyi sadece sorunlu değil, kendileri ve baktıkları kurum açısından açısından da hazin.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Cumhuriyet’e verdiği demeçte şunu söylemiş:

“Komisyon kurarız, konuşuruz diyorlarsa bu oyalamadır. Bugüne kadar bu tip sözlerinde hiç samimi davranmadılar. Anayasa Mahkemesi’ne gidilemez gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. KHK’lerle ilgili olarak itirazlarımızı dosya halinde hükümete sunuk. Ama bugüne kadar bir düzeltme yapmadılar. Şimdi bu iş için komisyon kuralım deniyorsa bu akla mantığa aykırı, ciddiyetten uzak. Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusu için 60 günlük süre var. Bu işi komisyona götürüp 60’ıncı güne kadar oyalamak istiyorlar.”

Yani?

Yanisi, 2011 sonrası yönetim tarzına damgasını vuran ‘bisiklet teorisi’ aynen geçerli. Bisikleti kullanan, düşmemek için var gücüyle pedala basmak zorunda.

‘Ne olursa olsun ama bisiklet devrilmesin’ telaşı, burada esas belirleyici olan faktör.

OHAL tedbirlerinin ortaya koyduğu, her geçen gün rengi kararan ‘dönme dolap’ manzarasını resmi verilere dayanarak hatırlatalım:

Devlet kurumları ve bağlı kuruluşlarda işten çıkarılanların sayısı hafta sonu itibarıyla 100 bin 482. Gözaltına alınan 42 bin 984 kişiden 23 bin 770’i tutuklandı. 19 üniversite, 2.099 yurt, okul ve dershane kapatıldı. 1.254 dernek ve vakfın kapısına kilit vuruldu. 3.465 yargıç ve savcı tasfiye edildi. 160 medya kuruluşu lağvedildi, 2.308 gazeteci işinden oldu. Tutuklu gazeteci sayısı 122.

Diğer yandan Cemaat mal ve mülküne el koyma işlemleri de astrıonomik boyutlarda. Avukat Efkan Bolaç’ın aktardığına göre bu işlemler yaklaşık 100 bin TC vatandaşını kapsıyor ve aileleriyle beraber 2 milyon insanı etkiliyor.

Yurt Gazetesi’nin haberine göre Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, mevcut ‘el koyma’ verilerini şöyle aktarıyordu geçenlerde:

”Hazineye 2 bin 514 adet taşınmaz devredilmiş. Vakıflar tarafına devredilen var. Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilen taşınmaz adedi de 2 bin 83. Kanun Hükmünde Kararname yayınlanmadığı halde özel bir gayretle arkadaşlarımızın kaçırmasını engelledikleri taşınmaz sayısı da bin 148 adet. Bütün bunların değeri kabaca, Maliye hazinesine devredilen taşınmazların 8,3 milyar lira, vakıflara devredilen 2,7 milyar lira, özel gayretle tespit edilenler 1 milyar liraya yakın. Toplamda 12 milyar liraya yakın bir mal varlığı şu anda hazine adına, devlet adına, millet adına kayda girmiş gözüküyor.”

efkan_bolac

Bianet’in sorularını yanıtlayan avukat Bolaç, ‘OHAL Kanunu’na göre, bu tür işlemlerle ilgili olarak KHK’lerin işleyişine yönelik olarak dava açılabiliyor ama yürütmeyi durdurma kararı alınamıyor. Bu nedenle bu kişiler haklarını arama yoluna gitseler dahi bununla ilgili olarak yürütmeyi durdurma kararı alabilmeleri OHAL süresince imkansız’ diyor.

Evine veya herhangi bir malına el konan kişi yıllar sonra yargı tarafından suçsuz bulunursa ne oluyor?’ sorusu üzerine de şunu söylüyor:

‘O zaman faizi ve uğradığı zararların tamamıyla birlikte bunları devletten geri isteyebilir. Bu davalar büyük olasılıkla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidecek ve muhtemelen yedi sekiz yıl sonra AİHM’den şüphelilerin lehine kararlar gelecek.’

Tabii ki benzer bir durum, ‘bölücü teröre destek’ iddiasıya açığa alınan, 9843’ü sendikalı 11 bin 301 öğretmen için de, başka durumlar için de geçerli.

Türkiye’de hukuk OHAL marifetiyle askıya alındığı için, resmi verilerini sunduğum bu tedbirlerin karşılığındaki itiraz hakkı, olur da OHAL kaldırılırsa, ne gibi sonuçlara yol açacak, bunu henüz bilmiyoruz.

AKP hükümeti, malum, OHAL ilanı esnasında, Türkiye’nin altında imzası bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) de OHAL yürürlükte olduğu süre boyunca askıya alındığını ilan etmişti.

Evet, tüm tedbirler eninde sonunda anayasal hakların ihlaline ilişkin şikayet ve temyiz başvurularına yol açacağı için, acaba sonra ne olacak?

‘Dönme dolap’ dediğim de, ‘bisiklet teorisi’ dediğim de, TBMM’de açılış sonrası sergilenecek yeni Alicengiz oyunları dediğim de tam olarak bununla ilgili.

O nedenle tam  ve doğru bilgilenmekte yarar var. Bu konuda şu ana kadar çıkan en yetkin uzman değerlendirmesi, ‘OHAL ve KHK’leri üzerine herşey’ başlığı altında, Prof Baskın Oran ve Oya Aydın’ın makalesinde yer alıyor. (Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.)

baskin-oran

Bu metinden birkaç önemli soru-cevap’a göz atalım:

  • OHAL KHK’sinin nitelikleri neler?  

 1) Konu bakımından sınırlıdır. Sadece OHAL’in “gerektirdiği” konularda ve ölçülülük ilkesi dikkate alınarak düzenlenebilir. Ör. gazete ve TV kapatma, kişilerin mülkiyet hakkına el konulması, sosyal güvenlik haklarının iptali, üniversite kurmak ve kapatmak veya adını değiştirmek vs. gibi kararlar OHAL’in gerekçesi olan şiddet olaylarının bastırılmasıyla ilgisizdir.

2) Zaman bakımından sınırlıdır. OHAL’in kalkmasıyla birlikte kendiliğinden ortadan kalkar. Bu nedenle, kalıcı kural getiremez. Ör. kalıcı şekilde kimseyi görevden alamaz. [2]

3) Getirdiği kurallar bakımından sınırlıdır. Bunlar yukarıda belirtildiği gibi Anayasa Md.15’te açıkça sayılmıştır.   

4) Yasa değiştirici bir işleve sahipse AYM denetimine tabidir. Ör. OHAL konusuyla ilgisi olmayan, üniversite kuran ve kapatan veya adını değiştiren, devlet şemasını değiştiren, yasalarda değişiklik yapan veya OHAL sonrası da geçerli olacak hükümler getiren KHK’ler AYM tarafından iptal edilir.  

5) TBMM denetimine tabidir. TBMM onayladığı anda da KHK yasa haline gelir ve AYM yargısı devreye girer.

Bunlar, olması gerekenlerdir. OHAL hukuku kurallarıdır. Bütün bunlar gözönüne alındığında, mevcut KHK’lerin Anayasa’ya aykırılıkları açıktır. En basitinden, Anayasa’nın “tatildeyse derhal çağrılır” dediği TBMM 1 Ekim 2016’ya kadar tatile sokuldu. TBMM ele alınca, o da alırsa, en iyi ihtimalle 120 gün geçmiş olacak.  

  • Bu durumda ne yapılacak? AYM’ye de gidilemiyor…

Gidilemediği bir aldatmacadan ibaret.

Bir kere, OHAL dönemindeki idari işlemlere karşı iptal davası açılabilir; [3] Anayasa Md. 125/6’ya göre kanun yürütmeyi durdurma vermeyi sınırlayabilir, o kadar. Aydın’da yürütülen “FETÖ/PDY” soruşturmasında tutuklanan 4 yargıç ve 2 savcı hak ihlali gerekçesiyle AYM’ye başvurdu ve 100.000 TL maddi, 10.000 TL de manevi tazminat talebinde bulundu. [4]

İkincisi, Anayasa Md. 148’e göre OHAL KHK’leri için AYM’ye gidilemez ama bu kural Anayasa’ya uygun çıkarılan KHK’ler içindir. Bugünkü KHK’lerin hiçbiri hiçbir biçimde Anayasa’da tanımlanan OHAL KHK’si değil. Konu, zaman, kural, hiçbir sınır tanımıyor. Hükümet isimlerini KHK koymuş, ama 1876 Anayasası’ndan önce yayınlanmış Padişah fermanlarından hiçbir farkları yok.

Onun için, bu KHK’lere karşı AYM’de iptal davası açılabilir.

Çünkü AYM, önüne getirilen metnin ismine bakıp da kendini o isimle bağlı saymaz. Noterler bile önlerine gelen her metne otomatik mühür vurmazken, AYM önüne gelmiş metnin Anayasa’nın öngördüğü gerçek bir “OHAL KHK’si” niteliğinde olup olmadığını incelemek ve bu nitelikte görmediği düzenlemeleri Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi tutmak zorundadır. 

İlginçtir ki, bu KHK’lerle işten atılan ve/veya tutuklanan on binlerce kamu görevlisinin  “suçlu” sayılması için hiçbir kanıt da gerekmiyor. Bunların terör örgütleriyle irtibatlı [bağlantılı] ve iltisaklı [birleşmeli] olduklarının “değerlendirilmesi” kafi geliyor.

  • Bu durumda hukuken yapılabilecek hiçbir şey yok mu?

Türkiye’de hukuk bu haldeyken, ulusal olarak yapılabilecek fazla bir şey yok.

Şöyle ki:

1 Ekim 2016’ya kadar tatile girdiğine göre, bu KHK’ler TBMM tarafından 30 gün içinde görüşülüp karara bağlanamayacak. Bu durumda hukuken yürürlükten kalkacaklar. Fakat bunu hangi mahkeme, özellikle de ilk derece mahkemesi bu korku ortamında uygulayacak?

Hukuka uygun ve yapılabilir en mantıklı durum, kendisine yapılacak bir bireysel başvuru sonucunda AYM’nin bunları yok hükmünde sayarak iptal etmesi.

  • AİHM’nin bu konuda tutumu ne olur?

İç hukuk böyle ihlal ediliyorsa, Avrupa hukuku haydi haydi ediliyor. Bu yüzden Türkiye AİHS’yi askıya aldığını bildirdi. Türkiye daha önce bunu 1990 ve 92’de yaptı. Bu konuda en yetkili kalem olan Dr. Rıza Türmen, askıya almanın denetimden kaçabilmek anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Üstelik arada bugün aleyhine büyük farklar var: [13]

O tarihlerde AİHS’nin belli maddelerinin askıya alındığı belirtilmiş, oysa şimdi “genel” bir askıya alma var. AİHM alınan tedbirlerin tehdit azaldığı oranda azalmasını istiyor oysa durum tersine; şimdi bir de FG plakalar toplanmaya başlandı. Ölçülü olmasını istiyor, oysa 1996’da 14 gün mahkemeye çıkarılmamak Türkiye’nin mahkum olmasına yol açmışken bugün gözaltı süresi 30 gün ve bu işkence yapmaya çok müsait; gazetelerde mor suratlı insan resimleri dolaşıyor.

Hepsi bu değil. Tutukluluğa itirazlar dosya üstünden yapılacak, oysa yargıcın tutukluyu görmesi lazım (14. yüzyıldan kalma habeas corpus; “işte vücut” kuralı). Tutuklananların mülkiyet hakkına el konuyor ve bu da 1 Numaralı Protokolün ihlali. O kadar çok ki. AİHM bunların hiçbirini kabul etmez.

Etmez de, AİHM kararlarına normal dönemde bile zorunlu din dersleri [14] ve Alevi ibadet yerleri [15] konusunda uymayan AKP’nin, hayatını bağladığı bu KHK’lerin geçersiz olduğuna ilişkin bir AİHM kararına uymasını beklemek kolay değil.

Belki de ‘AİHM karar verene kadar kim öle kim kala’ diyor AKP.


Kısacası durum şudur:

OHAL, AKP marifetiyle Türkiye’nin başına örülmüş bir çoraptır, ve bu örgünün çıkartılması, örtbas edilmiş/baskıanmış sorunların daha sert biçimde başını kaldırması mukadder olduğu için de kimse OHAL’den AKP’nin kolay kolay vazgeçeceğini düşünmemelidir.

TBMM’de tahkim edilen AKP / MHP ittifakı tam bu yönetim biçiminin ‘normalleşmesi’ için hazır gözüküyor.

Bela çok büyük, ve Türkiye’nin işi hiç mi hiç kolay değil.

gsd_logo_turkce_400px

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AP Türkiye Raportörü Kati Piri ne dedi, ne demedi, ne ‘demiş gibi’ oluverdi?

Bu konuya girmeye hiç niyetim yoktu, yeterince boğulduk, ezildik gazeteci tayfası olarak, sıkıntılar her geçen gün biraz daha büyüyor, ve OHAL’in de öyle kolay kolay bitmeyeceği de aşikar.

İşte bu kapkara boğuntu ortamında sözümona gazetecilik adına yapılan rezillikler olduğu gibi devam ederken, göz göre göre halkın manipülasyonu amacıyla haber çarpıtması gelip insanı buluyor işte.

Türkiye’de medya ve habercilik ikiye yırtılmış vaziyette, Bir yanda sırtını acımasız, hukuk tanımayan bir iktidara dayamış medya patronlarının genel yayın yönetmenciğini bizzat oynadığı, haberleri bizzat veya kendi maaşlı avanesiyle tahrif ettiği yalancı, göz boyayıcı, propagandacı gazetecilik, öbür yanda baskı üstüne baskı, vurgun üstüne vurgun yiyen, sayısı ve etkisi gün geçtikçe azalan dürüst, gerçek peşinde koşan, olup bitenleri saklamadan, boyamadan, olduğu gibi vermeye, hür seslere kendini açık tutmaya çabalayan bir gazetecilik.

Ne kadar zamandır yazıyorum, şartlar ne kadar zor olursa olsun, rüzgar iktidardan yana ne kadar kuvvetli eserse essin, gazetecinin tek bir çıkış noktası vardır: Sorulması gereken soruları ısrarla sormak, sormaya devam etmek.

16 Temmuz’dan itibaren başlatılan ‘toplumsal hipnoz’ furyasına medyada o ilk kategori içinde kapılmayan kalmadı. AKP markla bir vantilatörle estirilen yalan rüzgarıyla ‘iç düşman’ konsepti genişletildi, cadı kazanı toplumun muhalif kalmış tüm kesimlerini kapsayacak şekilde genişletildi. OHAL zeminini hazırlayarak, KHK rejimi üzerinden aklına esen herşeyi yapmaya başlayan iktidarın en öncelikli projesi her türlü, ama her türlü kötülüğün kaynağını, adını kendisinin FETÖ diye koyduğu bir yapıya bağlamaktı.

‘Bu darbe baştan aşağı FETÖ’nünn işidir’ iddiası böylece, itaatkar ve gazeteciliğin özünden iyice kopmuş uşak medya sayesinde çığ gibi yayıldı.

Ama, ne olursa olsun, gerçek bir gazeteci için soru hala aynı, çünkü gerçek çıplaklığıyla ortaya çıkmış değil:

‘Bu darbeyi planlayıp, hazırlayıp, düğmeye basan tepe kadro kimlerden oluşuyor? Kararı kim verdi, ve eğer makus darbe başarıya ulaşsaydı, cuntada kimler olacaktı?’

Başka bir soru:

‘Bugün görevden alınmış ve hemen tümü hapse atılmış olan 150 generalin tümü de mi FETÖ’cüydü? Lütfen izah ve ikna edin…’

Bu konuda sadece dolduruş mekanizmasının ürettiği bir kanaat dalgası var. Herkes gayet emin.

Sorduğunuzda, ‘inanıyorum ki’ diyorlar. Onlara göre ‘hiç şüphe yok’.

Ama ‘inanıyorum ki’ ile iş bitmiyor. Madem sizce bunu FETÖ adlı yapı baştan aşağı yaptı, bunun inandırıcı kanıtlarını, hiç değilse yeteri kadar ortaya koyacaksınız.

Ne gezer.

FETÖ ileri, FETÖ geri.

Ergenekon ve Balyoz döneminde de aynen böyle olmuştu.

Herkes herşeyin açık olduğundan gayet emindi.

Sonra işler değişiverdi.

Çünkü kanıtlama ve somut veriler üzerinden kamuoyunu ikna konusunda yargı bilmemkaçıncı kez çöktü gitti.

Gerçek bir gazeteci ‘hayır değildir’ diye kendi ‘inanıyorum ki’sini ortaya koymaz. Elbette ki sonunda FETÖ adlı yapı bunun mimarı olarak ortaya çıkabilir, ama çıkmaya da bilir. O yüzden, soracaksınız, ve sormaktan bıkmayacaksınız.

Bugün Habertürk’te gördüğüm bir mülakatın ‘niyetkarlığı’ ve yönlendiriciliği ile sunum biçimi üzerine oflayıp puflarken düşündüm bunları bir kez daha.

Muhabir, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri ile konuşmuş. Piri, bu gazetenin mevcut ortamda pek bir inandırıcılığı kalmadığını, iktidar güdümünde basıldığını bilmediği için olsa gerek, kabul etmiş, ve sonunda – göreceğiniz gibi – pişman da olmuş.

Mülakatın bir kısmı, Piri’nin ağzından ‘her belanın müsebbibi FETÖ’dür’ lafını almak amaçlı.

Raportör sorulara cevap verirken, (tabii çevirinin doğru yapıldığını umarak) o kısma göz atalım şimdi.

”…darbe girişimi gösterdi ki bir paralel devlet olduğu açık. Şahsen benim darbenin arkasında Gülen’e bağlı insanların olduğuna dair hiçbir şüphem yok” diyor Piri ve meselenin bam teline dikkatle, hemen ardına kendi sorusunu ekleyerek şöyle basıyor:

”Ama soru şu: ‘Bu ne kadar geniş bir organizasyondu?’ ‘Bu darbe girişimi Pennsylvania’dan mı yönetilmişti?’ ‘Yüzlerce hatta on binlerce Gülenci bu girişimin içinde miydi?’ ‘Yoksa sadece ordudan atılacağını bilen Gülenci askerlerin son hamle olarak yaptığı bir şey miydi?’

Bunun üzerine muhabir hemen atılıyor:

”Yani darbenin arkasında Fethullahçıların olduğuna dair hiçbir şüpheniz yok…”

 Piri, sabırla aynı noktayı bir kez daha vurguluyor:

”Evet, ama dediğim gibi, soru şu: ‘Bu darbe girişimini birkaç Gülenci mi yaptı, yoksa daha geniş anlamda organize edilmiş bir şey miydi?’ Bunun cevabını sadece yargıçlar verebilir. Zaten bir sosyal demokrat olarak da Gülencilerin Türkiye’de demokrasinin en güvenilir destekçisi olduğunu düşünmüyorum. Yine de tutuklanan ya da açığa alınan on binlerce insanın 15 Temmuz gecesi yaşananların direkt içinde olup olmadığını tam olarak bilmiyoruz. Bunlar hakkındaki düşüncelerimize ve sempatizanlarının geçmişte Ergenekon davalarında yaptıklarına rağmen, direkt suç işleyenlerle sempatizanlar arasında ayrım yapmalıyız. Hükümeti şiddet kullanarak alaşağı etmeye çalışan üst yapı adalete teslim edilmeli. Direkt suça karışmamış olanlara aynı şekilde muamele edilmemeli. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bekleyen mesele bu…’

kati

Mülakat internette arayıcısını hemen buldu ve ‘işte budur’ anlamında başlıklar, üzerine hemen yapıştırılıverdi:

”Piri: 15 Temmuz’un arkasında Gülencilerin olduğu kesin.”

Fakat gerisi de geldi.

Çok geçmeden, Türkiye Raportörü, twitter hesabı üzerinden ‘böyle demedim’ anlamında bir yalanlama yayınladı.

Kendisine bir soru üzerine yapmış bunu. Biri, “Habertürk’e röportaj verip darbenin arkasında 100% Gülencilerin olduğunu mu söylediniz?” diye sormuş.

O da,“Evet bir röportaj verdim. Fakat hayır, bunu o şekilde ifade etmedim”, demiş ve eklemiş:

”Şunu söyledim: Darbecilerin arasında Gülencilerin olması muhtemel. Fakat bunun şahsi mi yoksa organize bir eylem mi olduğunu bilemiyoruz. Bunun kararını hakimler vermeli, ve ancak bir suç işlemişseniz cezalandırılmalısınız.”

Demek ki nedir? Kafanızda suçlu üretip ‘inanıyorum ki’ diyerek onu mahkum etmekle olmuyor. Ama ne yazık ki, gerçek soruları sormayarak, bir gözleri patronda öbürü ‘reis’te çalışan gazeteci ve editörler, maalesef doğruların saklı kalması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Aklı başında insanlar da ‘bu işin içinde cevap bekleyen sorular var, bir çapanoğlu var’ diye kafa yoruyor.

Bunlardan biri, MİT eski müsteşar yardımcısı Cevat Öneş. Milliyet’te yer alan mülakatında şöyle diyor.

”Bir defa bir darbe yapılıyorsa ki eşiğine gelinmiş. Yani kıl payı kurtarılmış, denilen bir tabir vardır ya, böylesine bir ortamda yakalananlar öyle eften püften insanlar değiller, askeri kanatta rütbeli insanlar ama bunun siyasi ayağı boşlukta. Askeri kanadında dahi tereddütler var. O bakımdan henüz açıklığa kavuşmuş bir mesele değil.”

”Askeri kanadında dahi tereddütler var…”

Buna ve başka aklı başında insanlardan gelen şerhlere mim koyun.

Çünkü OHAL uadıkça, KHK kasırgası sürdükçe, hukuk enkazı büyüdükçe, bu sorular, tereddütler, zerre kadar şüpheniz olmasın, çok daha büyüyecek.

Bunları size, ‘gerçek neyse bir an önce ortaya çıksın, kim suçlu ve sorumluysa açıklansın’ diye bekleyen, sormaya devam eden bir gazeteci olarak sadece hatırlatmak istiyorum.

Merakınızı cezbediyorsa, mesela, Ümit Kıvanç’ın bu yazısından başlayabilirsiniz.

gsd_logo_turkce_400px

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Yenikapı Narkozu’ ve kayyumlar eşliğinde ‘Yeni Türkiye Faşizm Şöleni’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Temmuz sabah saatlerinden itibaren her derde deva, adeta ‘çaya çorbaya limon’, maymuncuk özelliklerine haiz bir FETÖ mitolojisi üzerinden düpedüz kandırdığı, efsunladığı AKP dışı kitleleri, onların kanaat önderlerini ancak belli bir süre akıl tutulması içinde denetim altına alabilecekti, ve bu sürenin artık dolduğu anlaşılıyor.

16 Temmuz’u izleyen günlerde ilan edilen Olağanüstü Hal’in zemininin hazırlanması ve başta CHP, Cemaat ve Kürt karşıtı, her türlü ‘iç düşman’ konseptini yutmaya her daim teşne olan kitlenin desteği için bu kollektif efsunlama gerekliydi.

Başarıya da ulaştı.

Hem de nasıl.

Bir yandan MHP’nin tabanı sindirildi, diğer yandan CHP’nin geleneksel asker hayranı tabanının, ‘vay canına FETÖ dağı taşı ele geçirmiş’ gazlaması üzerinden Ordu algılaması da deforme edildi, böylece seçmen tabanında yayılan deforme ‘milli irade’ algısı, AKP’nin devlete sırtını dayamış, bir tarafı iyice İttihatçı ‘gölge devlet’le ittifaka açılmış egemenliğini neredeyse mutlak kıldı.

‘Yenikapı Ruhu’, iyice alıklaşmış, 7 Haziran sonrası vurgun yemiş merkez muhalefetin kendine gelmesini engellemek için muazzam ustalıkla düenlenmiş bir tuzaktı. Erdoğan’dan demokrasiye, normalleşmeye dönük en ufak bir vaat gelmemesine rağmen bu zoka yutuldu, Kılıçdaroğlu’nun 12 maddelik deklarasyonu AKP erkanı tarafından müstehzi bir tavırla izlendi, kullanışlı hale getirildi.

‘FETÖ’ rüzgarına pek çok kanaat önderinin kapılması sanıldığı kadar zor da olmadı, çoğu sol ve Kemalist cenahta yazıp çizen arkadaşlarımızın hala ‘yahu tutuklu veya ihraç edilmiş 150 general de FETÖ’cü nasıl oluyor?’en baisitinden sormayı akıl edemez hale gelmesi de bunu açıkça gösteriyor zaten.

Siyaset ustası Erdoğan bu toplumun seküler elitinin büyük ksımınının ne kadar ürkek, aymaz ve idraktan yoksun olduğunu çoktan kavramış vaziyette. Oyununu rahatça bunun üzerine kuruyor ve her seferinde rahatça başarıya ulaşıyor. 15 Temmuz aslında neyin nasıl darbesiydi sorusu ilerde, belki yıllar sonra aydınlandığında, atı alanın çoktan Üsküdar’ı geçmiş olacağını en iyi Erdoğan biliyor.

Üsküdar geçildi bile.

Aslında Cumhurbaşkanı, kendisinin bizzat enjekte ettiği narkozdan seküler sağ ve sol elitin ve onları kısmen temsil eden merkez muhalafetin uyanması içn son birkaç haftadır elinden gelen yardımı yapıyor.

16 Temmuz sonrası başlatılan muazzam ‘temizlik’ elbette ki sadece – darbe teşebbüsünde kirli rolü büyük olan – Cemaat’i kapsayacaktı, ama Erdoğan’ın temsil ettiği ‘üst akıl’ elbette ‘Allah’ın lütfu’ bu fırsatı devleti tamamen AKP’nin hizmetine koşmak, İhvanlaştırmak, laik unsurlardan arıtmak – yani desekülarize etmek – için dibine kadar kullanmayı daha ilk andan itibaren planlamıştı.

Tuhaf olan, kitlesel ‘narkoz’un etkisinin bu kadar uzun zaman sonra ortadan kalkmasıdır. Yüzde 90’ı AKP emrindeki medyanın bundaki rolü yadsınamaz, ama elbette ki başta Cumhuriyet, birçok gerçek bağımsız medya kuruluşunun bu kirli ve ölümcül faşizm yürüyüşünü çoktan öngörmesi gerekirdi.

Şimdi jeton düşüyor. Bunun için çok değerli bir zamanın heba olmuşluğu da insanın içini fena ediyor. Onbinlerce kişi, ancak Hitler ve Stalin dönemlerinde yaşanan kapsamda, Nazizm dönemiyle özdeşleşmiş ‘kripto yahudi’ tarzı ‘krito FETÖ’, ‘kripto bölücü’ söylemleri eşliğinde aileleriyle sokakta sürünmeye, damgalı eşek olmaya mahkum edilirken; akademisyenler 12 Eylül dönemine has acımasızlıkla atılırken, Cemaat malları talan edilirken, Kürt öğretmenler paket halinde gönderilirken, ‘kurular-yaşlar’ söylemiyle ‘at izi – it izi’ muhabbetleri birbirine karışıyor ve evet, artık Üsküdar gerilerde kaldı.

Hakkını teslim edelim, Erdoğan ‘anlayın artık, anlamazsanız size yuh olsun’ anlamında, adım üstüne adım atıyor. NATO Genel Sekreteri, ardından AB’nin üst düzey temsilcileri, etekleri tutuşmuş halde ‘gelin bakalım bize bağlılık bildirin’ çağrılarına süklüm püklüm icabet ediyorlar, ve ertesi sabah, 117 tutuklu gazeteciye Ahmet ve Mehmet Altan ekleniyor.

Seküler sağ ve sol ‘herşey ama herşey bu alçak FETÖ yüzünden’ bestelerine koro elemanlığı yapadursun, yedeğine MHP’yi almış olan Erdoğan ve AKP Hükümeti ‘yahu anlayın artık’ dercesine, 28 belediyeye kayyum atayarak demokrasinin tabutuna son çivileri çakıyor, seçmen iradesine en ağır hakareti ederek. Ve hala, bu sağ ve sol seküler elitten akordu düzgün ortak bir ses çıkmıyor.

MHP ittifaktan memnun. Lideri Bahçeli rahat: ‘“Bu belediyelere karşı eğer bir terörle mücadele esas alınmışsa yapılan doğrudur. İsterse Milliyetçi Hareket Partisi belediyesi de olmuş olsa yapılan doğrudur.”

Bu arada, KHK rejimi ile, geri dönüşü giderek zorlaşan bir faşizm yürüyüşü hız kazanıyor.

Son 60 yılın hafızasından süzerek Tarhan Erdem yazıyor:

‘Anayasamızda, demokrasinin genel ilkelerine aykırı olsa da, ‘Merkezi idare,  mahalli idareler üzerinde …, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idari vesayet yetkisine sahiptir” hükmü bulunmakla birlikte, son çıkan kanun hükmünde kararnamelerdeki birçok hüküm gibi, hükümete ve İçişleri Bakanlığı’na belediyelere kayyum atanması yetkisi verilmesi de, Anayasa’ya aykırıdır. Hükümetin mahalli idareler üzerinde vesayet yetkisi bulunması, belediye başkan ve üyelerinin görevlerine son verme yetkisi vermez.

Halkın oyuyla seçilmiş bir kişinin tutanağı ve sonucunu ortadan kaldırmak anlamındaki “görevden uzaklaştırma hakkı” varsa, seçim tutanağını hükümsüz kılma hakkı var demektir.

Bu durumda neyi tartışıyoruz? “Milli irade” hükümetin kabulüne bağlıysa, “egemenlik milletindir” diye söylemek ve yazmanın anlamı kalmaz.

Bugün böyle bir yerdeyiz aslında!

Bu karar varken, kimse demokrasiden bahsetmesin!’

kayyum

Narkozdan çıkma belirtileri gösteren çoğu elit AKP aleyhtarlarına, HDP’li Osman Baydemir’in geçen ayki sözlerini de aktarayım ki, bu toplumun yüzde 18’ini oluşturan, HDP’ye 6 küsur milyon oy veren Kürtler kendilerine reva görülen bu katmerli zulüm karşısında ne düşünüyor, anlasınlar:

‘Ben size soruyorum: Egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir? Yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olsa, halkın yüzde 76’sının, yüzde 80’inin, yüzde 52’sinin, her neyse yüzde 55’inin oyuyla seçilmiş olan belediye başkanını İçişleri Bakanı nasıl görevden alabiliyor? O da yetmiyor, belediyenin mal varlığına valilik el koyabiliyor, bakanlık el koyabiliyor. Bu nedir Allah aşkına? Eğer biz bilmiyorsak kuliste gelin bize anlatın, bu nedir?

“Bizim algıladığımız ne biliyor musunuz? Bunun adı sömürge hukukudur, sömürge hukuku. Bir vali yetmiyor, bir diğer valiyi atıyorsunuz büyükşehir belediyesine. İlçe belediyesine bir başka kaymakamı atıyorsunuz; tabiri caizse bir başka şefi atıyorsunuz.

“Çok açık ve net, bu bir darbe hukukudur, bu bir sömürge hukukudur, bu aynı zamanda şiddete davettir. Yapmayın. Bugün bizim yapmamız gereken şiddeti tahrik etmek, teşvik etmek değil, şiddeti durdurmaktır.

“Belediyelere kayyum atamak, sömürge valisi atamak demektir. Bu çatı altında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Kürt halkına ‘Ey Kürtler, sizin yeriniz yoktur’ demektir. Kürtler ne yapacak o zaman, ben sorarım size. Ne yapacak? Ne yapmalı? Siz Kürt olsanız ne yaparsınız? Bunca işkence, bunca çabaya rağmen, bunca el uzatmaya rağmen ötekileştirme, dışlama.

Nedir bunun çaresi? Çok açık ve net söylüyorum: Bunun çaresi kavga değil; milliyetçilik, ırkçılık zırhından, zihniyetinden sıyrılmaktır; tarihten dersler çıkarmaktır.”

‘Yenikapı ruhu’, öyle mi?

‘Demokrasi şöleni’, öyle mi?

Ben yardımcı olayım öyleyse:

Ey ahali, Türkiye’ye saf faşizm monte ediliyor, farkında mısınız?

Ne zaman anlayacaksınız?

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın